DENEME BLOGU
  • Home
  • Download
  • Social
  • Features
    • Lifestyle
    • Sports Group
      • Category 1
      • Category 2
      • Category 3
      • Category 4
      • Category 5
    • Sub Menu 3
    • Sub Menu 4
  • Contact Us

Siz Yere İnebilirsiniz, Ben İnmem!
   Şeftali, badem ve kiraz ağaçları çiçeğe durdu. Cosimo ile Ursula günlerini birlikte, çiçeğe durmuş ağaçların üstünde geçiriyorlardı. İlkbahar, hısım akrabanın kasvetli komşuluğunu bile neşesiyle renklendiriyordu.
   Sürgünler topluluğunda ağabeyim hemen yararlı olmayı becerdi, ağaçtan ağaca geçmenin değişik yollarını öğreterek bu soylu aileleri her zamanki ölçülülüklerinin dışına çıkıp biraz hareket etmeye özendirdi. Daha yaşlı sürgünlere misafirliğe gitme olanağı sağlayan halattan köprüler yaptı. Böylece, yaklaşık bir yıl kadar yanlarında kaldığı İspanyolların yerleşim yerini, kendi buluşu olan su depoları, fırınlar, kürklü uyku tulumlarıyla donattı.
   Fikirler eşlik etmiyorsa mekanik yeniliklerin ne hükmü vardı, Cosimo o ölçülü asilzadelere Rousseau ve Voltaire’in düşüncelerini anlatmaya çalışıyordu. Pek de başarılı olamıyordu, çünkü hiçbiri dediklerinden hiçbir şey anlamıyordu. Ama Don Sulpicio, baronu tehlikeli bir kafaya sahip biri olarak değerlendirmeye ve Don Frederico’yu kızının onunla gezmemesi konusunda doldurmaya başladı.
   Aslında, bu soylu aileler çok sıkı geleneklerle yetiştirilmiş olmalarına rağmen, sürgünde, ağaçların üstünde sürdürdükleri hayat içerisinde pek çok şeye kulak asmıyorlardı. Cosimo’nun iyi bir delikanlı olduğunu düşünüyorlardı, soyluydu, üstelik onlara faydası vardı ve kimse kendisini zorlamadığı halde onlarla kalıyordu; her ne kadar, Ursula’yla aralarında bir sevgi bağı olduğunu fark ediyorlar, sık sık çiçek ve meyve toplamak bahanesiyle meyve ağaçlarının arasında kaybolduklarını görüyorlarsa da karşı çıkmamak için bu durumu görmezden geliyorlardı.
   Fakat Don Sulpicio’nun ortalığı karıştırmasından sonra, Don Frederico artık bilmezden geliyormuş gibi davranmayı sürdüremezdi. Cosimo’yu görüşmek için bulunduğu çınara çağırdı. Uzun, kara Don Sulpicio yanı başındaydı. [kız] ile görülüyormuşsun.”
   “Hablar vuestro idiota [sizin dilinizi] öğretiyor bana Efendimiz.”
   “Kaç yaşındasın?”
   “Diez y neve [on dokuz] sayılırım.”
   “Joven! [Genç!] Çok genç! Kızım evlenecek yaşa geldi. Por fue [niçin] ona eşlik ediyorsun?”
   “Nasıl?”
   “Kızım sana el castellano’yu [İspanyolcayı] iyi öğretememiş hombre [be adam]. Diyorum ki, kendine bir nova [eş] seçmeyi, bir yuva kurmayı düşünmüyor musun?
   Sulpicio ile Cosimo, aynı anda bir hareket yaparak ellerini öne doğru uzattılar. Konuşma öyle bir mecraya doğru akmaya başlamıştı ki, Don Sulpicio’nun istediği bu değildi, ağabeyimin de.
   “Yuvam,” dedi Cosimo, en yüksek dalları, bulutları göstererek, “işte bunlar benim yuvam, tırmanabildiğim yere kadar, yukarı çıkabildiğim…”


Italo Calvino - Ağaca Türeyen Baron

Çevirmen: Filiz Özdem, Yapı Kredi Yayınları, s.157-158



   Hayatının çekirdeğine inerek Firavun'un sırrını bozuyor olabilir miyim? Hepimizin hayatı gibi bir dokunulmaz sırrı olan bir hayatı anlattığım için ölüm cezasına çarptırılır mıyım? Bu kızın varoluşunda umutsuzca bir yakut görkemi bulmaya çalışıyorum. Belki de sonunda bulurum, henüz bilmiyorum ama umudum var.

   Söylemeyi unuttum, daktilocu kızın bazen yemek düşünürken bile midesi bulanıyorcu. Küçüklüğünden, kızarmış kedi yediğini anladığı zamandan kalmaydı. Bu, onu hep korkuttu. Ağzının tadı kaçtı, tek sahip olduğu o büyük açlıktı. Bir suç işlemiş gibi, kızarmış bir melek yemiş de meleğin kanatları dişlerinin arasında kalmış gibi geliyordu ona. Meleklere inanırdı, inandığı için de vardılar. 
   Hiçbir zaman bir lokantada öğle ya da akşam yemeği yemedi. Köşedeki barda ayakta yediği oldu. Lokantaya giren bir kadının ancak bir Fransız olabileceği ya da kötü yola düşmüş olabileceği gibi anlaşılmaz bir inanca sahipti. 
   Ne anlama geldiğini bilmediği şeyler vardı. Bunlardan biri "efemeris"ti.* Bay Raimundo o güzel el yazısıyla ondan "efemaris" mi "efemeris" mi yazmasını istiyordu? Efemeris kelimesinin tamamen gizemli olduğunu düşündü. Kopyalarken her harfine dikkat ediyordu. Gloria on parmak daktilo yazabiliyordu, hem daha fazla kazanıyor hem de patronun o çok sevdiği zor kelimelerin tek bir harfini bile kaçırmıyordu. Böylece kız "efemeris" kelimesine âdeta âşık oldu.
   Bir başka fotoğraf: hiç hediye almadı. Pek de ihtiyacı yoktu. Ama bir gün bir anlığına da olsa istediği bir şey gördü: edebiyatla ilgilenen Bay Raimundo'nun masasında bıraktığı bir kitaptı bu. Adı Ezilmiş ve Aşağılanmışlar'dı. Düşüncelere daldı. Belki de ilk kez, kendini bir sınıfa ait olarak tanımlıyordu. Düşündü, düşündü, düşündü! Aslında kimsenin onu ezmediğine karar verdi, her şey zaten öyle olduğu için öyle oluyordu, mücadele mümkün değildi, ne için mücadele edilecekti ki?
   Soruyorum: bir aşk vedasının ne olduğunu bilecek mi günün birinde? Aşkın baygınlıklarını tadacak mı hiç? Kendince o tatlı yolculuğa çıkacak mı? Hiçbir şey bilmiyorum. Herkesin biraz yalnız, biraz da üzgün olduğu gerçeği ile ne yapabilirsiniz? Kuzeydoğulu kız kalabalıkta kaybolmuştu. Otobüse bindiği Mauà Meydanı soğuktu ve onu rüzgârdan koruyabilecek bir sığınak da yoktu. Ah, ama kim bilir neye özlem duymasına neden olan kargo gemileri vardı. Sadece bazen, İç karatıcı iş yerinden çıktı, dışarıdaki alaca karanlığa verdi yüzünü ve her gün aynı saatte hep aynı saat olduğunu fark etti. Zamanın içindeki büyük saatin işleyişi durdurulamazdı. Evet, özellikle de benim için, aynı saat. Ne olmuş yani? Hiçbir şey. Bana, bir hayatın yazarına gelince, tekrarlarla başa çıkamıyorum: rutin beni yeniliklerden uzaklaştırıyor.


Clarice Lispector - Yıldızın Saati

Çevirmen: Başak Bingöl Yüce, Monokl, s.47-48



 Hardin’in arkasında bir kıpırdanma oldu ve bir iki boğuk ses duyuldu, yine de Hardin başını çevirip bakmadı.

   Bu durum Hari Seldon’ı, daha doğrusu onun görüntüsünü etkilememişti tabii. Hiçbir rahatsızlık duymadan sürdürdü konuşmasını: “Bu projenin kandırmaca oluşu, ne benim ne de meslektaşlarımdan herhangi birinin bu ansiklopedinin tek bir cildinin bile basılmadığını umursamayışından ileri geliyor. Ansiklopedi amacına hizmet etti etmesine; onun sayesinde İmparator’dan bir izin belgesi aldık, onun sayesinde planımızı uygulamaya koymak için ihtiyaç duyduğumuz yüz bin insanı toplayabildik ve yine onun sayesinde bu kitleyi bir yandan olaylar kendi kendine şekillenirken meşgul kılmayı başardık, ta ki geri dönüş için artık çok geç oluncaya dek.
   “Dürüst olmak gerekirse tamamen bir uydurmacadan ibaret bir proje üzerinde çalıştığınız elli yıl boyunca gerileyişinizin önü kesildi, bugünse ona oranla katbekat daha önemli olan asıl planımıza ulaşmak üzere ilerlemek dışında yapacak bir şeyiniz kalmadı.
   “O hedefe ulaşabilmeniz için sizi bu gezegene ve aradan elli yıl geçtikten sonra kendinizi hareket özgürlüğünüzün kalmadığı bir noktada bulacağınız bir zamana yerleştirdik. Şu andan itibaren yüzyıllar boyunca izleyeceğiniz yol kaçınılmaz olarak belirlenmiş durumda. Şu an ilkiyle yüzleşmekte olduğunuz bir dizi krizle karşılaşacaksınız ve her seferinde hareket alanınız öyle sınırlanacak ki, tek ve yalnızca tek bir yol izlemeye mahkum olacaksınız.
   “Her ne kadar bunun farkına çok az kişi varabildiyse de, geride kalan yüzyıllar süresince galaksi uygarlığı yozlaştı ve çöküş evresine girdi. Gelin görün ki, bugün sınır bölgeleri merkezden ayrılıyor; İmparatorluk’un birliği çatırdamaya yüz tuttu. Gelecek nesil tarihçiler geride kalan şu son elli yıl içinde gelişigüzel bir nokta belirleyecek ve ‘İşte Galaktik İmparatorluk bu noktadan itibaren çöküşe geçti,’ diye not düşecek.
   “Haklı da olacaklar; yine de izleyen pek çok yüzyıl boyunca o çöküşün farkına çok az kişi varacak.
   “Çöküşten sonra ise kaçınılması mümkün olmayan bir barbarlık devri yaşanacak; psikotarihçilerimizin bize dediğine göre, normal koşullar altında otuz bin yıl sürecek olan bir devir bu. Çöküş'ün önüne geçemeyiz. Geçmek de istemeyiz, çünkü İmparatorluk kültürü bir zamanlar sahip olduğu canlılık ve değeri çoktan kaybetti. Diğer yandan, takip edecek olan barbarlık dönemini kısaltmak… ve süresini bin yıla kadar indirgemek bizim elimizde.
   “Vakıf hakkındaki gerçeği size elli yıl önce nasıl söyleyemediysek, söz konusu kısaltmanın nasıl yaşanacağını ve ayrıntılarını da söyleyemeyiz. O sürecin ayrıntılarını keşfedecek olursanız planımız başarısızlığa uğrayabilir; tıpkı ansiklopediye ilişkin hileyi sezmeniz halinde olacağı gibi; çünkü o zaman, edineceğiniz bilgiler hareket serbestinizi genişletecek ve eklenecek olan değişkenlerin sayısı bizim psikolojimizin üstesinden gelemeyeceği bir rakama ulaşacaktır.
   “Ama siz bunun ne olduğunu öğrenemeyeceksiniz; çünkü Terminus’ta hiç psikolog yok, Alurin’i saymazsak hiç olmadı da… kaldı ki, o da bizden biriydi.
   “Yine de size şu kadarını söyleyebilirim: Terminus ve galaksinin diğer ucundaki ortağı Vakıf, Rönesans’ın ve İkinci Galaktik İmparatorluk’un gelecekteki kurucularının tohumlarını teşkil ediyor. Terminus’un o zirveye doğru yola çıkması ise, şu anki krizle başlayan bir süreçtir.
   “Söz açılmışken şunu da belirteyim ki, şu an karşı karlıya bulunduğunuz, oldukça yalın bir krizdir ve kendisini izleyecek olan diğerlerinin çoğuna oranla çok daha basittir. Sorunun köküne inecek olursak, durum şöyle özetlenebilir: Siz galaksinin halen uygar durumda bulunan daha merkezi bölgelerinden aniden kopmuş bir gezegensiniz ve sizden daha güçlü olan komşularınızın tehdidi altında bulunuyorsunuz. Barbarlığın alabildiğine genişleyen sınırları tarafından çevrelenmiş, bilim insanlarından kurulu küçük bir dünya sizinki. Kendisininkine oranla daha ilkel bir enerjiyle yüklü bir okyanusun ortasındaki, nükleer güce sahip bir adaya benziyorsunuz; buna rağmen güçsüzsünüz, çünkü gerekli madenlerden yoksunsunuz.
   "Gördüğünüz gibi, durumunuz oldukça zorlu, üstelik harekete geçmeye zorlanıyorsunuz. Bu hareketin niteliği -aynı zamanda içinde bulunduğunuz çıkmazın anahtarı olan şey- de apaçık ortada!" 
   Hari Seldon'ın görüntüsü boşluğa doğru uzandı ve kitap bir kez daha elinde belirdi. Kitabı açıp şöyle dedi: 
   “Geleceğinize ne denli dönemeçli bir yol izlerse izlesin, torunlarınıza daima bu yolun bir kez çizilmiş olduğunu ve yolun sonunda onları yeni ve daha büyük bir imparatorluğun beklediğini öğretin!" 
   Hari Seldon gözlerini kitaba çevirdi, ardından hiçliğe karıştı ve salondaki ışıklar yeniden yandı. 
   Hardin ise başını kaldırdığında, hüzünlü gözleri ve titreyen dudaklarıyla Pirenne'yi gördü. 
   Mütevelli Heyeti Başkanı'nın sesi kesin ama ifadesizdi. "Anlaşılan o ki, sen haklıymışsın. Bu akşam saat altıda bizimle buluşursan, Heyet ne yapılacağına dair senin görüşüne başvuracak." 
   Heyet üyeleri birbiri ardına Hardin'in elini sıktı; o ise kendi kendine gülümsüyordu. Üyeler bu durumu anlayışla karşıladılar; ne de olsa yanılgılarını kabullenecek kadar iyi birer biliminsanıydılar... ne var ki onlar için artık çok geçti. 
   Hardin saatine baktı. Vakit tamamdı. Lee'nin adamları kontrolü ele geçirmiş olmalıydı; Heyet artık kimseye emir verecek konumda değildi. 
   İlk Anacreon uzay gemisi ertesi gün gezegene iniş yapacaktı, ama bu durum da sorun oluşturmuyordu. Nasıl olsa altı ay sonra onlar da emir veremeyecek hale gelecekti. 
   Aslında, Hari Seldon'ın belirtmiş olduğu, Salvor Hardin'in de Anselm haut Rodric kendisine Anacreon’un nükleer güçten yoksun oluşundan ilk bahsettiğinde içinden geçirmiş olduğu gibi... bu krizin çözümü apaçık ortadaydı. 
   Hem de gün gibi açık! 


Isaac Asimov - Vakıf

Çevirmen: Kemal Baran Özbek, İthaki Yayınları, s.100-103



Sen Buralarda Yokken
   Bu bir özgürlük ve aşk hikâyesidir. İki hasta gencin hikâyesi. Birisi benim.
   O gece, bundan böyle üzerinde yaşayacağım ağaca bir solukta tırmandım. Bu bir mucize sayılabilirdi. Mucize dediğim şey ağaçta yaşamam değil, ağaca kolayca tırmanmamdı. Sanki güçlü kuvvetli bir rüzgâr beni itmiş, ağacın tepesine savrulmuş gibiydim. Arkamdan kovalayan varmış, birilerinden kaçarmışım gibi. Aslında öyleydi. Birilerinden kaçıyordum. Ama kimden? Kimlerden? Hayatın ta kendisinden diyeceğim ama benim gibi bir kızın hayat tecrübesine güler geçersiniz diye böyle söylemiyorum.
   Yakında on sekiz olacaktım. Kendimi bir ağacın tepesinde bulduğum o gece Cihangir’den Gülhane Parkı’na koşarak geldim. İçinde pek az eşyamın olduğu sırt çantam bile hızımı kesmedi. Niye yanıma aldıysam... Ağaçlardan birine tırmanıp orada kalmak gibi bir düşüncem yoktu. Kendiliğinden oldu bu. Sadece ne yapacağımı bilemez bir haldeydim. Acı içinde. Delirmiş gibi diyeceğim ama delirsem huzur bulurdum. Aklım başımdaydı sizin anlayacağınız.
   İnsan bir başkasının hikâyesidir. En çok da anne ve babasının. Genetiği geçtim, bu ruhen böyledir. Hiç istemezken onlar gibi olursunuz. Özünde yani. Evet, tıpkı nefeslerim gibi kesik kesik düşünüyorum. Ama anlatacaklarım öyle değil. Bir bütün. Yani en azından kafamda öyle.
   Nerede olduğumu bilmek, ağaçtaki kız olduğumu bilmek kafanızı karıştırmış olabilir. Sıkıntı yok. Karışsın. Biraz da sizin kafanız karışsın. Çünkü benim kafam hep karışık. Hayatın kendisi karışık. Robert Pattinson bile, vampir olan, “Kesinlikle kafam çok karışık,” demiş. Desin. Odamda bir posteri vardı. Giderayak göz göze geldik.
   “Dur, nereye böyle?” der gibi bir hâli yoktu. Aksine, “Siktir git!” der gibi bakıyordu.
   Bu, gecelerden bir gece kendisini bir ağacın tepesinde bulan on yedi yaşında bir genç kızın hikâyesi. Ama daha oraya var. Bir resmi iyi görebilmek için yaklaşmak değil uzaklaşmak gerekir. Anlatmaya güzel günlerden başlamak lazım. Sözgelimi 23 Temmuz 2011 gecesinden. Aslında o gece de güzel bir gece değildi. Çünkü Amy Winehouse ölmüştü. Kederli şaşkın yüzü telefonumun duvar kâğıdıydı. Bilgisayarımdaysa Robert ve Kristen vardı. Kristen sonradan vampir oldu. Ağaç tepesinde olmamı vampir edebiyatına bağlamayın sakın. Bununla ilgisi yok. Üstelik Robert’tan da o ergen vampir edebiyatından da çoktan koptum. Ben isyan ettiğim için buradayım. Onlar da modası geçmiş posterlerini sökmediğim için oradalar. Vampirler isyan etmez, kan emerler.
   Amy’nin yeri başka. Hep başka olacak. Çünkü o isyan etti ve öldü.
   Ben ölmeden ölmek istediğim için buradayım. Söylemişimdir ama bir kez daha söyleyebilirim çünkü kafam çok karışık: Buraya çıkmam bir mucize.


Şebnem İşigüzel - Ağaçtaki Kız

Can Yayınları, s.15-16



Akşam oluyor. Şehrin üstüne karanlık inerken daralan göğsümü, dünyanın muhtelif yerlerindeki gün doğumlarını düşünerek geniş tutuyorum. Masanın köşesinde yanan mumdan, kehribar rengi bir sıcaklık tüm odaya dağılıyor.  Oda dediysem ruhu olan sevgili hapishanem.  Bu kehribar renkli hale ruhumu da sarıp sarmalıyor; çünkü bilirsin ki ruhum şefkatini gördüğü her şey tarafından sarıp sarmalanmaya heveslidir. Yine bilirsin ki ruhum sarıp sarmalanmaya heves ettiği şeyler tarafından hırpalanmaya yazgılıdır. 
   Epeydir yazmıyordum sana. Aslına bakarsan epeydir hiçbir şey yapmıyorum. Hapishane addettiğim ve içinde sabahları bezgin karşıladığım dört duvarla muhabbet kurdum sana yazmadığım vakitlerde; çünkü düşmanlığımız beni yıpratırken duvarlara dokunmuyordu.  Hem o kadar uzun süredir bir aradayız ki insan koca bir zamanı bölüştüğüyle nasıl gönül bağı kurmaz? Mümkün olsaydı bu dünyadan geçtiğime dair izleri şu dört duvardan gayrısına nakşetmek isterdim. Fâniliğim pekiştikçe bâki olana meylim artıyor. Sınırları sonsuza açılan bir kâinatta mı yoksa dar dapdar hücrelerde mi daha kolay ulaşılır bâki olana? Sorular… İnsan yılmadan kendine sorular sorar mı? Soruyorum. Aklımdan şüphe duyuyorum ve bu, müthiş bir acı veriyor. Bu şüpheyi yenmenin, bu acıyı dindirmenin yolunu duvarları yıkmakta buluyorum. Yıkmak için vurdukça çoğalan duvarlar… Pencereler açıyorum, kapılar; dışarı çıkıyorum; aldanıyorum; ten duvarını aşamıyorum. Her kuvvetli arzu, ulaşılmazlığa hapseden bir mahpus oluyor; ellerimle hapishanelerimi çoğaltıyorum, hapishanelerim de yalnızlığımı çoğaltıyor. Günden güne katılaşan yalnızlığıma rağmen seni düşünmekten vazgeçemiyorum. Başımı yastığın soğuk yüzüne koyduğum ve yaşam yükünden kurtulmayı dilediğim geceler, sessizce seni anıyorum içimde. Gerçeğine erişemediğine düş de yetmiyor bazen ve o vakit rüyâ, merhametin eliymişçesine bereket saçıyor gönlümden aşağı. Hani o ilk gençlik diyebileceğimiz zamanlar, gözlerinde uçarı bir neşenin kıvılcımları, köhne bir şehirde bir akşamüstü hava ağır metallerle kirlenirken ben sarı sapsarı saçlarımla beyaz bembeyaz bir hayal gibi karşındayım. Bir yazgıyı değiştirme hevesi mi bu rüyânın tabiri? Aynı rüyâ defalarca görülebilirken hakikat sil baştan yaşanmıyor. Hakikatimiz…”

   “Hakikatimiz…” z harfinin üzerinde o kadar çok durdu ki kırmızı mürekkep dağıldı. Mürekkeple birlikte zihni de dağıldı. Masanın yanı başındaki pencereden dışarıya uzandı. Karşı çatıda tünemiş güvercinler karanlığa rağmen seçiliyordu. Kaburgalarında pervazın sertliğini hissetti. İç geçirdi. Karşı çatıdaki güvercinlerden biri havalandı. Masaya döndü.
   “Güvercinler için uçmak öyle kolay ki… Uçmaya böyle yakın durduğumda ben de uçabileceğimi sanıyorum.  Neyse ki şimdilik sandığımı biliyorum.”
   Sesli okudu: “Güvercinler için uçmak öyle kolay ki…” Tiz bir kahkaha patlattı.  Mektubu yırtmak isteğiyle doldu; kıyamadı. Sıkıntısı daha da arttı. 
   Şimdi bu halimi görse o da aklımdan şüphe etmez miydi? Hayır etmezdi. Muhtemelen benimle birlikte gülerdi. Gülüşlerimiz… Onca bâdireyi gülüşlerimiz sayesinde atlatmıştık; zamansız, sebepsiz, ölçüsüz gülüşlerimiz… Hayat geçerken bizi ilmek ilmek birbirimize kenetlemişti. İlmek ilmek… Çok az kişi böyle eğreti düğümlerle böyle sıkı tutunabilir birbirine. 
   “Hangi mesafelerde olursak olalım üç yüz altmış beş gün içerisinde kendimi sana en yakın hissettiğim zaman, bu gecenin sabaha eriştiği an. Senden bana dönen zamanın ‘tarih’ adı altında sayılarla bölünmesine içerlesem de aksi durumda bîhaber olacağım bu zamanın kayıt altına alınmış olması beni mutlu ediyor.”
   Balkondayız, sarı saçlarım omuzlarımdan süzülüyor, ara ara sağ elimle arkaya savuruyorum onları, senin gözlerinde muzip kıpırdanmalar, “Buranın havasını hiç sevmiyorum.” diyorum. “Çok kirli.”
   Nerenin havasını seviyorsun?
   Geldiğim yerde rüzgâr ferah eser, iyot kokusu getirirdi.
   “Gel” diyorsun. Tutuyorsun elimden, bir odadan çıkar gibi çıkıyoruz o Orta Anadolu şehrinden. Şen şakrak adımlarımız. Bozkırı heyecanla arşınlayıp bir kıyıya varıyoruz. Suya değiyor ayaklarımız. Birdenbire büyüyoruz. Su boyunca koşuyoruz.
   Dış. Sahil. Gün.
   Su boyunca koşuyoruz.
   Dış. Sahil. Gece.
   Su boyunca koşuyoruz.
   Dış. Sahil. Gün.
   Su boyunca koşuyoruz.
   Dış. Sahil. Gece.
   Su boyunca koşuyoruz.
   Dış. Sahil. Gün.
   Sıcacık kumlara uzanmışım, elimde kitap. “Hadi” diyorsun “Karşı adaya yüzelim.”
   Hayır, çok güzel bir öykünün ortasındayım, bölmeyelim.
   “Bereket ki uyanık rüyayı tatmamış olanlar hiçbir şeyi fark etmezler. Yoksa uyanık rüyada yaşayanları sokak başlarında linç ederlerdi.”
   Sen sıcak kumlardan yanan ayaklarının üstünde sekerek denize koşarken arkandan bağırıyorum:
   Bizi fark etmelerinden korkmuyor musun? Linç etmelerinden?
   Adaya yüzelim!
   Kitabı şemsiyenin gölgesine bırakıp arkandan koşuyorum.
   Kumlar cayır cayır yanıyormuş!
   Suya atlıyorum. Kulaç atmaktan yorgun düşüyorum denizin ortasında. Sırtüstü suya bırakıyorum kendimi, suyun üzerindeyim. Gözlerimi engin gökte gezdiriyorum. Berrak. Güneş gözümü alıyor. Gözlerimi yumuyorum.
   Gözlerimi açıyorum. Ulu bir çam ağacının altında, sırtüstü uzanmışım toprağa. Çam dallarından parçalı düşüyor yüzüme güneş. Sana doğruluyorum.
   Neredeyiz?
   Dilburnu’nda.
   “Nerede olursak olalım, birlikteyiz: bazı akşamlarda, bazı sıkıntılarda, bazı rüyâlarda, bazı dualarda, bazı kalp atımlarında, bazı acılarda, bazı umutlarda… Belki de değiliz. Birlikte değiliz. Bu sadece bir avuntu belki de. 
   Tarihten bahsediyordum, bugünden ve yarından. Geçmişte kalmışken şimdiyi ve yarını bu kadar çok sayıklıyor olmam… İyileştiremediği ağrıyla yaşamayı öğreniyor insan. Yaşamak… Yaşam. Yaşa! 
   Az kaldı, birazdan ağaran günle bir çivi daha çakacağım. 
   On bin beş yüz doksan üçüncü çiviyi.” 
   Elini mektubun yanına koyarak parmaklarını gerdi. Ayasının içindeki kavisli çizgilere baktı. Işıl ışıl bir çiviyi düşledi. Heyecanlandı. Elini duvarın yüzünde gezdirdi. Çoğunlukla kuvvetli bir nefret duyduğu bu duvarlara şimdi merhamet doluydu. 
   “Ummaktan doğan duyguyla dünya ağrımız esenlik buluyor. Ne iyi etmişiz ‘her vaziyette umut etmeyi’ birbirimize öğreterek.”
   Umut ve intizar. Başka türlü olsaydı böyle hoşnut olur muyduk? 
   Sayıklamalarla dolu mektubu teşekkür ederek bitirmek istedi. Hayatında olmasından duyduğu memnuniyeti teşekkürden başka nasıl ifade edebileceğini bilemedi.
   “İyi ki…         26 Kasım şafak vakti.”
   Pencereye vuran cılız ışıkla odanın rengi kehribardan maviye döndü. Masanın sağ tarafındaki çekmeceden kırmızı mühür mumunu aldı; ucundan kırdığı parçayı mum eritme kaşığına koydu ve kaşığı hala söndürmediği mumun üzerine tuttu. Kaşığın içindeki mühür mumu büsbütün eridiğinde onu, mektubu koyduğu zarfın ağzına döktü. Gün doğmadan az evvel kanadını muma yandırıp alevin yanına düşen pervaneyi zarfın ağzını kapatan eriyik muma iliştirdi ve ahşap  gövdesini sımsıkı tuttuğu mührün pirinç alaşımlı ucunu eriyik muma  var gücüyle bastırdı. Pirinç mührün ağırlığının altında pervanenin tek kalan kanadı da kırılmış ve mühür öylece katılaşmıştı. 
   Mektubu elime alıp bakışımı mühre yönelttim. Pervanenin yok denilecek kadar ince ve saydam kanadı üçe bölünmüş, cansız vücudu bu dünyadan geçtiğinin zarif nişanesi olarak mührün üzerinde donakalmıştı. Açık pencereden giren sabah rüzgârı masanın köşesindeki mumu söndürüverdi.


Merve Sevde Selvi - Şizodüş

Ayarsız Dergi, Kasım 2018

,

   Toz ve toprak. Eteğinin ucunda yedi renk. Atlas dağlarının temiz havası toprağı havalandırıyor. Çöllerden, uzak iklimlerden, seyyahların yorgunluklarından, savaş meydanlarından, aşk yuvalarından, hastalardan bir ses getiriyor buralara. Uzakta kımıltı halinde ilerleyen şey de ne? Babaannesi, her akşam olduğu gibi khobzları kırışık elleriyle bölüp, bir onun önüne bir kendi önüne koyuyor. Annesini hatırlamak istiyor Lavinia. Gözleri tavanda bir tur atıp gelip tabağın içinde duruyor. Hatırlayamıyor. Ya babası, şimdi hangi şehrin gölgesinde oturmuş da yanmış alnını siliyordur. Sahra çölüne çok yakın olan bu ev, Lavinia’nın kaderi. Kumral saçlarının büklümleri, çemberin avuçladığı yuvarlak yüzünün iki yanına düşüyor.

   Tabağa haşlanmış kuzu eti ve onun suyunu döküyor babaannesi. Lavinia, hâlâ aynı hızda, bir ilerleyip bir duraksayan kımıltıya bakıyor. Kaşığı daldırıp ağzına götürüyor. Huzursuz bir yutkunma. Babaannesi isteksizce ve yorgun halde elbisesinin kollarını çemreyip, kısa bir öksürükten sonra yemeye başlıyor. “İkindi güneşi sıcacık kumları nasıl da okşuyordur şimdi,” diye geçiriyor içinden Lavinia. Fransız köylülerin, soyluların, daima konuşanların, ağlayanların ve gülenlerin bir arada olduğu Hama mahallesinden ayrılıp buraya yerleşeli çok zaman oldu. Babaannesinin yanında, sulhun ve serinliğin içinde genç bir kız olalı sekiz sene oluyor.
   Yemeği bitiriyorlar. Bulaşıkları bir çırpıda yıkıyor. Sedirin olduğu odaya geçip, pencereden kımıltıya bakıyor. Daha önce hiç bu kadar dikkatini çekmemişti. Oysaki buralara hep seyyahlar uğrar, su deposu boşalan develerine evlerinin önündeki arktan su içirirlerdi. Böyle zamanlarda Lavinia kapıya, pencereye çıkmaz, elbisesine uyumlu olarak iliştirdiği çemberden başına bağlayıp, sedirli odada otururdu. Yabancılardan korkardı ama onlarla muhabbet etmek de isterdi. Geldikleri ülkelerde neler vardı, hangi kuşlar hangi otlar, hangi böcekler yaşardı? Oralarda geceler ve gündüzler nasıl geçerdi? Yemekler nasıldı mesela? Anne ve babalar çocuklarına nasıl sarılırdı, babaanneleri var mıydı? Evlerindeki pencereler nerelere bakardı?



Betül Ok - Cezayir Menekşesi

Post Öykü 25. Sayı, s.105



Peşinen İtaat Etmeyin
   Geleceğe yönelik beklentilere dayalı bir itaat, siyasi bir trajedidir. Belki de yöneticiler ilk başlarda vatandaşların bu değer ya da ilkeyi tehlikeye atmaya hazır olduklarını bilememişti. Ya da belki de ilk başlarda bu yeni rejim vatandaşları o ya da bu yöne çekmek gibi bir yola girmemişti. Almanya'da Adolf Hitler'e hükümet kurma yetkisinin verildiği 1932 seçimlerinden ya da Çekoslovakya'da komünistlerin zaferiyle sonuçlanan 1946 seçimlerinden sonraki en önemli adım beklentiye dayalı bir itaatin oluşturulmasıydı. Çünkü birçok insan, komünistlerin veya Nazi liderlerinin mevcut rejimi tümden ve çarçabuk değiştirebileceklerini fark ettiklerinde, her iki gruba da gönüllü olarak hizmet etmeye başlamışlardı. Ancak bu dönemdeki o ilk düşüncesiz mutabakatların, sonradan geri alınmaları pek de mümkün değildi.
   1938 başlarında Almanya'daki hükümetini garantiye alan Adolf Hitler, komşu ülke Avusturya'yı ilhak etmekle tehdit ediyordu. Avusturya hükümetinin teslimiyetinden sonra halkın gösterdiği bu beklentili itaat biçimi, Avusturyalı Yahudilerinin kaderini belirlemişti. Avusturya'nın yerli Nazileri, Yahudileri yakalayarak onlara zorla caddeleri yıkatıp, bağımsız Avusturya sembollerini temizlettiler. Bu insanları ilgi ve keyifle izleyenlerin Nazi olmamaları ise gerçekten önemliydi. Yahudilerin ellerindeki malların listelerini çıkartan Naziler, çalabildikleri her şeyi çalmışlardı. Hatta Nazilerden olmayan insanlar da bu yağmaya karıştı. Tıpkı politik kuramcılardan Hannah Arendt'in hatırlattığı gibi: "Alman birlikleri ülkeyi işgal edip, Yahudi olmayan komşuları da Yahudi mahallelerinde isyanlar çıkartmaya kalkışınca, Yahudiler kendi canlarına kıymaya başladı." 
   Avusturyalıların 1938 martında gösterdikleri bu beklentili itaat, önde gelen Nazi liderlerine neyin mümkün olduğunu gösterdi. Aynı yılın Ağustos ayında, Adolf Eichmann Viyana'da Yahudi Göçmenlik Bürosu'nun merkezini açmıştı. Mart'taki bu Avusturya örneğinin ardından, Kasım 1938'de Alman Nazileri Kristallnacht* diye bilinen ulusal soykırımı hayata geçirdiler.
   1941’de Almanlar Sovyetler Birliği'ni işgal ettiği zaman, SS'ler herhangi bir emir almaksızın kitlesel katliamlar yapabilmek için yöntemler geliştirme konusunda inisiyatifierini kullandılar. Üstlerinin ne istediklerini önceden tahmin ettiler ve bunu gerçekleştirmek için de ellerinden ne geliyorsa onu yaptılar. Bu, Hitler'in düşündüklerinin bile daha ötesindeydi.
   İlk başlarda beklentiye dayalı bir itaat, yeni bir duruma tepki vermeden, kendiliğinden alışmak anlamına geliyordu. Sadece Almanlar mı böyle bir şey yapar? Yale Üniversitesi psikologlarından Stanley Milgram, Nazilerin gerçekleştirdikleri vahşet hakkında düşünmeye niyetlenerek, Almanların neden bu şekilde davranmış olabileceklerini açıklamak istedi. Bu meseleyi test edebilmek için bir deney geliştirdi fakat bunu Almanya'da yapmasına izin vermediler. 0 da, belirli bir otoriter karakter ortaya koyabilmek için, deneyini 1961 yılında Yale Üniversitesi binalarından birinde yapmaya başladı - Adolf Eichmann'ın Yahudilere uygulanan Nazi katliamlarındaki payı yüzünden Kudüs'te yargılandığı zamanla aynı dönemlere denk gelmektedir. 
   Milgram, deneklerine (bazıları Yale öğrencisi, bazıları da New, Haven sakinlerindendi) öğrenmeyle ilgili bir deneyde, diğer katılımcıların üzerinde elektrik şoku uygulayacaklarını; Söyledi. Gerçekte, camın arkasında kabloya bağlıymış gibi duran insanlar Milgram'la anlaşmış ve yalnızca şok geçiriyormuş gibi davranmışlardı. (Sözde) Denekler (öyle olduklarını düşündükleri) öğrenmeyle ilgili bir deneydeki katılımcılara şok uygularken, korkunç bir manzarayla karşılaştılar. Hiç tanımadıkları ve hiç bir şekilde düşmanlık beslemedikleri insanlar, büyük acılar çekiyormuş gibi görünüyordu - camlara vurarak, kalp ağrısından şikayet ediyorlardı. Buna rağmen, deneklerin büyük bir çoğunluğu Milgram'ın talimatlarına uydular ve kurbanlarına, ölüm tehlikelerine rağmen daha ağır şoklar uygulamaya devam ettiler. Kurbanını (görünürde) öldürecek raddeye gelmeden bırakanlar bile, karşı taraftaki insanın sağlık durumu hakkında bilgi almadan oradan ayrıldı. 
   Milgram, insanların yeni bir ortamdayken yeni kuralları daha çabuk kavradıklarım anladı. Şaşırtıcı bir biçimde, yeni bir amaca hizmet edebilmek uğruna, farklı bir otoritenin verdiği emirlere uyarak başkalarına zarar vermeye ve onları öldürmeye hevesliydiler. Milgram, "Öylesine güçlü bir itaatle karşılaştım ki, deneyi bir de Almanya'da tekrar etmeye hiç gerek duymadım," dedi. 


Timothy Snyder - Tiranlık Üzerine

Çevirmen: Zeynep Enez, Olvido Kitap, s.17-19



Yürümek 
   Yeryüzünde hiçbir şeyin yeri yok. Oradan oraya yürümelerim, gezinmeler, bir yerde ayakta dikilerek sonsuza kadar durma kalma, kendini sabitleme ve artık oraya ait olma, oranın olma, oranın ayrılmaz parçası olma denemelerimin hepsi boşa çıktı. 
   Yürümek sanıldığı gibi bir hedefe ulaşmaya yaramıyor. Nitekim bunun için bir hedefinin olması, senin kendine bir hedef oluşturman ve artık orayı varılacak bir hedef haline getirmen değil, bu hedefin, hedef olarak adlandırılan yerin seni çağırması, istemesi, kendine çekmesi ve eğer ulaşılabilirse artık bir hedef olmaktan çıkması ve seni kendi parçası kılarak yerleşeceğin yer olması, yerin olması, senin yerinin orası olması gerekiyor. 
   Fakat bütün yürümelerimin sonucu olarak ortaya çıktı ki, yürümeye başladığım nokta ya da yer bir anlam içeriyor değil. Değil mi ki bir adım geriden de başlanabilirdi ve orası bambaşka bir başlama noktası olurdu, bir adım ileriden de başlanabilirdi ve orası bambaşka bir başlama noktası olurdu. Ve yürürken her adımla geçilen yerler seninle kesinlikle ilgilenmiyor; sen de orasıyla, o yerle, her an değişen ve farklılaşan bu alanlarla, zeminle, toprakla, çamurla, taşlık ya da otlak olan, ilgilenmezsin çünkü bu yerde bulunma amacın orayı geçmektir, seni oraya dahil eden tek şey bu geçici geçme eylemidir, geçerek sürekli bir eylem içindesindir, bu eylem süreklilik içerir ama geçilen her bir yer için tamamen geçicisindir, geçerek gerçekten geçersin ve bu kadar; geçme eyleminin sürekli geçiciliği, seni geçtiğin herhangi bir yerle ilişkilenme konusunda tamamen engelleyen bir niteliğe sahiptir. 
   Yürümenin her anında içinde bulunduğun yer yenileniyor, bir anlama gelmiyor çünkü sen orayı, o yeri, o küçük bulunma yerini, koyağı konaklamak için seçsen bile bu yeterli sonuca yol açmıyor, yani koyağı kolayca terk edebiliyorsun, kolaylıkla terk edilemez olmalı değil, kolaylıkla ya da zorlukla asla terk edilebilir olmamalı çünkü bu karar sana ait olmamalı, artık koyak seni kendine ait kılmalı, başka herhangi bir yerde bulunmak mümkün olmamalı ve bunu hissederdim, kendimi tam ve ait bilirdim, orası olduğunu eksikliğini hissettiğim yerin ve o yerin benim eksikliğimi hissettiğini elbette, koyak bensiz yeterince koyak olamamış olurdu, benim şu an eksik ve yetersiz ve boşuna ve ne yapacağını bilmezlik içinde oluşum gibi olurdu koyak, böyle olmasa ve ben tam o koyağın eksikliğini hissettiği varlık olsam ve onun serinletici varlığına katılsam koyak esneyerek beni bedenine alır, kendini açar ve bedenine yerleştirirdi, bensizliği mümkün bulmazdı, böylece tam bir tamamlanış gerçekleşirdi ve bu konu hakkında konuşulamazdı; tam şeyler hakkında konuşmak esasen mümkün değildir, konuşma bir tamamlama çabasıdır, çabanın kendisidir, yürümek çabasının kendine yer bulmak çabası olması gibi böyledir, yeryüzünde her şey tam ve yerinde olsa etrafındaki her şeyle tam ve sonsuz bir uyum ve aitlik içinde olsa ve tek bir adım bile atılmasına ihtiyaç kalmazdı, düşünülmez olurdu fakat düşünülüyor çünkü yeryüzünde hiçbir şey tam ve tamam değil, yerinde değil olanları yürümekte bulunmalarından, bu hallerinden anlayabiliriz, tam da bu yüzden zaten sürüyor; yürümek.


Hüseyin Kıran - Bir Çaba

Yapı Kredi Yayınları, s.7-8



   Fabris konuşmaya başlamadan önce onların uzaklaşmasını bekledi. "Marta, olanları sana nasıl açıklayacağımı bilemiyorum. Şimdi de bilmiyorum, o an da bilmiyordum. Son buluşmamızda, gösteriler sırasında seni korumaya çalıştım ama kaybettim. Birbirimizi kaybettik. İnsanlar dört yöne koşuyordu, hiçbir şey göremiyorduk, atların soluklarını ensemizde hissediyorduk, kılıçların şakırtısını duyuyorduk, düşenlerin çığlıklarını. Sonra seni aradım, hiç kimse senin nerede olduğunu bilmiyordu. İnsanların çoğuyla konuşamıyordun, çok tehlikeliydi. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilmiyordum. Biri bana seni alıp güneye götürdüklerini, orada birine âşık olduğunu söyledi. Annem babam beni Roma’ya gönderdi. Senden yıllarca haber alamadım. Sonra bir gün senden bir mektup aldım, oğlunun vaftiz babası olmamı istiyordun. O gönderdiğin mektup sen gönderdikten aylar sonra elime geçti. O mektup sen gönderdikten aylar sonra elime geçti. O mektup bana nasıl ya da kimin sayesinde ulaştı bilmiyorum. Kâğıdı eski ve buruşuktu, zarfı pis ve yırtık. Mektup benim gözümde paha biçilmez bir şeydi, Roma’daki antikacı dükkanımda sattığım antikalardan biri değerindeydi; birinin topraktan çıkardığı, bir zamanlar kime ait olduğunu ya da ne anlama geldiğini öğrenme girişiminde bulunmadan, hayasızca, utanmazca meydana çıkardığı bir şey. Mektubunu ezberleyinceye kadar okudum. Değerli bir şeymiş gibi onu sakladım, senden bana kalan tek şeydi o. O mektuptan sonra sana ne olduğunu öğrenmeye çalışmadım, belki de birinin bana bunu söyleyeceğinden korktuğum için.”

   Sonunda Marta konuştuğu zaman çok alçak, neredeyse duyulmayacak bir sesle konuştu, yerleri süpüren salkımsöğüdün dallarının çıkardığı yüksek seste boğulan sözcüklerimi duyabilmek için Fabris kulaklarını dikti.
   “Kaçtığını gizlemeye çalıştın, tek söz söylemeden ayrılmak istedin. Uzun süre, bütün o kış boyu o yolculuğu planlamıştın, biliyorum. Kaçmaya mı çalışıyordun? Beni arkanda bırakman umurunda değil miydi, birbirimize verdiğimiz sözleri tutmamak umurunda değil miydi, seni onca mutlu ettiğini söylediğin varlıktan yoksun kalacak olmak? Ben seninle birlikte olduğum için ötekiler beni aşağıladılar, beni düşmanları bildiler. Beni kimlerin eline bıraktığını sanıyordun, beni, ölmek üzere olan beni?" 
   “Böyle olmasını istemedim, gitmeyi ben seçmedim, Roma’da kalmayı ben seçmedim. Bana inanmalısın,” dedi Fabris. 
   “Yalan. Tanıştığımız zaman yıkkın biriydin, zavallı, yoluna kaybetmiş biri, sana bizimle gel, bize katıl diyen bendim. Daha sonra gideceğini anlayınca, dua ettim, yalnız kaldığında, nerede olursan ol, benim adımı tekrarla, umutsuzluk içindeyken benim adımı tekrarla diye. Ne kadar uzağa gidersen git belleğimin senin peşini bırakmaması için dua ettim. Öldüğün zaman benim gölgem seni rahatsız etmeye devam edecekti. Ben öldüğüm zamansa, senin başına gelen felaketlerin öyküsü mezarımın dibinde yatarken bana ulaşacak, ben o öyküyü duyacak ve sevinecektim." 
   “Marta, farkında değildim."
   “Beni ne kadar az tanıyordun. Beni şimdi de ne tanıyorsun." 


Alberto Manguel - Dönüş

Çevirmen: Ülker İnce, Kırmızı Kedi Yayınları, s.75-77



  Danışman François Bellanger’ye göre zaman, “herkesin tüketimini ve devingenliklerini yönetmekte kullandığı gündelik taktiklerle temel bir öğeye” dönüşmüştür. Bunun sonucu olarak, alışveriş zaman kaybını önleyerek tüketiciye zaman kazandırmayı (kuyrukların, mağaza içindeki dolambaçların ortadan kalkması, hemen el altındaki ürünler vb.) ve bu engel-zamanı haz-zamana, yani serbest zamana dönüştürmeyi kendine görev bilmelidir. Hazcılığa ayrıcalık tanınmalıdır. Alışveriş angaryasının eğlenceyle, keşifle, oyunla birleştirilmesi shoppertainement  ya da retailtainment gibi yeni sözcükler uydurmaktan çekinmeyen dağıtımcıların amacı haline gelmiştir. Çılgınca bir iştir bu, nasıl da eğlenilir: bir sinema, bir lokanta ve alışveriş arabasıyla yarış! Marcq-en-Barceil’deki Auchan’ın Chronodrive drive-in’inde arabaya yiyecek almak istemiyorsanız eğer, internet üstünden sipariş verip evinizde teslimatçıyı bekleyebilirsiniz. E-alışverişin önünde güzel günler var. Ama toplumculluktan yoksun bir yöntem bu, herkesin siparişi kendine!

   Dolayısıyla, buyurun size çok eski bir düşünce: negotium’a kesinlikle olamayacağı şeyin, otium’un süsünü vermek. Her şeyin sözcüklerine bağlı olduğunu söyleyeceksiniz bana. Aslında, boş zaman insanın kendisi için ve önemsiz şeyler için, karşılıksız olarak serbest bırakılmış bir zamandır -özgür bir zaman değildir-, tüketim ediminin dinamiğinden kaçar; değiş tokuşun, yani kımıldamanın, taşımanın dinamiği içinde kalır. Buna karşın tüccarlar, kimi zaman olağanüstü buluşlarla, alışverişleri daha hoş kılmaya, onları oyunlu uygulamalarla süslemeye çalışırlar. Kimdir enayi olan? Müşteri yanılsama da dahil olmak üzere, kendisine verilen her şeyi, olanaklıysa faizsiz krediyle alır! Kimi zaman pazara gidip satıcıyla çene çalmaktan hoşlanır görünür. Başka zamanlarda, köşedeki küçük tüccara öncelik tanıyacaktır -oysa o daha pahalıdır ve daha az kısıtlı belli bir ürün yelpazesi sunar. Tüketici gezintiye çıkar. Elbette arabayla, kent merkezindeki belli ürün yelpazesinde uzmanlaşmış bir mağazadan, önce kenar mahalledeki bir alışveriş merkezine, oradan varoştaki hipermarkete geçerek bakınır. Bu seçim yapma olasılığı (kaldı ki bir hayli sınırlıdır bu olasılık) en azından onun gözünde kendi özgürlüğünün kanıtıdır, özgürlük de onun eşsizliğinin simgesidir. Onu bundan caydırmak mı gerekir? Yoksa bu tutumundan ötürü kınanmalı mıdır? Felsefe, hizmet ahlakçısını oynamak, hileyi yakalamaya çalışmak, çıkar gözetmeleri ortaya çıkarmak zorunda değildir; o temel olarak kişinin kendiyle barışmasına, eleştirel bir zihne sahip olmasında, dünyaya ve ötekilere açılma yetkisini her zaman güçlendirmeye yardımcı olur. “Kişi tüketirken de bu geçerli midir?” diye sorar kuşkucu kişi.
   Tüketim, en azından tüketim tarzlarından biri, değiş tokuşa, Öteki’yle karşılaşmaya yarayan o özel iletişim biçimine benzer. Tüketim gerekliliği hiçbir şekilde üst üste yığılmış mallarda değil, destekleyebileceği ilişki sistemlerinde yatar. Üretkenlik ideolojisi, gelip geçici ürünleriyle, aşırı donatımıyla, kolay kredisiyle vb. birlikte, gittikçe daha çok geçersiz sayılmaktadır, özellikle de çok daha büyük bir çevre duyarlılığıyla “İlerleme’nin zararları”na karşı koymak isteyenler tarafından. Tuhaf bir biçimde, yeni değiş tokuş uygulamalarının açığa çıkışı, tüketici derneklerinden değil de İnsanlık’ın yazgısını dert edinen “değişken” bir topluluktan ileri gelir. Öyle görünüyor ki, otium bu yoldan negotium’un içine girmektedir. Bununla birlikte, gereksizin gerekliliği kendini kabul ettirmiş midir?


Thierry Paquot - Lükse Övgü

Çevirmen: Orçun Türkay, s.53-55



   Akşam senden ayrıldıktan sonra dolmuşla Şişli’ye geldim. Ordan Taksim dolmuşuna bindim. Ordan otobüsle Dolmabahçe’den geçerek sizin dairenin önünde durdum. Nihal’e uğradım. Sadi Bey ordaydı. Beş dakika oturdum. Sonra dolmuşla Karaköy. Ordan vapur. Memo geldi. Hemen seni sordu. Annemi artık üzmeyeceğim dedi. Gerçekten bu çocukta büyüklere özgü bir yan var. Her şeyi biliyor, her şeyin farkında. Sabahleyin erken kalktı, ona mavi çizgili blûzuyla lacivert pantolonunu giydirdim.
   Sen ordasın. Ve ben burda hayatımızı düşünüyorum. Giderken cebime 100lirayı gizlice koymanı hiç unutamam. Beykoz’a ilk gittiğimiz gün kazan ve kovalarla su taşıdığımızı, hortumla su taşıdığımızı, asıl onu hiç unutamam. Doğukapısı otobüsüne yetişmek ne güzel oluyordu. Kısacası, tadamayacağı bazı mutlulukları da tattık, sanırsam. Sonunda gelip kentin iyice magazinleştiği bir semte yerleştik yeniden. Şimdiyse başkente yolcuyuz.
   Anlamalısın beni, birtakım büyük şeylerin peşindeyim. Bazı iddialarım var, onları gerçekleştirmek istiyorum. Bunun dışında çok şeye niyetim de, vaktim de olmuyor. Bu konuda işte, asıl bu konuda anlamalısın beni. Hiçbir yönden kuşkulanmamalısın benden. Ben ki sana senin şahdamarından daha yakınım, nasıl kuşkulanırsın benden? Destekle beni (zaten hep desteklemişsindir) bak neler yapıyoruz. Nelerden ne sular akıtıyoruz. 
   Sabah. Saat 7.15. Radyoda bizim türküler.
   Saat 7.30. Memo gitti. Bu sabahki kahvaltısı oldukça parlak: 2 köfte, 1,5 yumurta, 5 adet üzüm. Öğretmen sana selâm söyledi, ne zaman ameliyat olacağını sordu. “Perşembeye” dedim.
   “Saadet bir çimendir bastığın yerde biter.” (Oktay Rifat)
   İşi bırakmalısın Zuhal. Senin için şart bu. Bak o zaman hayatın nasıl daha rahat, daha güzel olacak. Sabahları 9’a kadar uyursun. Çocuğu daha iyi yetiştirebilirsin. Daha önemlisi:
   ELİF

   Elif diye bir kızımız olsun. Romantik bir filmin gösterdiği bir sinema dönüşü olsun o da. Ya da bir bale dönüşü. Bunu istiyorum ben. Malî durumumuz her şeyi elverir şimdi. O yönlerden hiçbir kaygın olmasın.
   Elif
   Sen ne güzel bir Elif doğurursun. Başına kurdeleler bağlarsın.


Cemal Süreya - Onüç Günün Mektupları

Yapı Kredi Yayınları, s.25-29



  “Bunu bir tiyatro oyunu olarak düşün,” demişti İrem. “Sen metin yazarısın. Hem yazar hem de yönetmen. Tek kişilik bir oyun yazıyorsun. Belli konulara yoğunlaşmış biri olarak düşün kendini. Ama her seferinde istediğin gibi sahneliyorsun oyununu. İstediğin dekorda, istediğin ışıkla. Şöyle bir ses düzeni istiyorum diyorsun, ânında oluyor. Kostüm böyle olsa daha iyi olur diyorsun, pat diye halloluyor. Bu konuda hiçbir bütçe sıkıntının olmadığını düşün.”
   Heyecanlanmıştı. Arada ayağa kalkıyor, arada oturuyor, soluklanmak için şarabından iri bir yudum alıyor. Sonrada elleriyle havada daireler çizerek anlatmaya devam ediyordu.
   “Ben bu oyunun yapımcısıyım. Sen bana şunu istiyorum diyorsun, ben hemen hallediyorum. Sahneyi bulmak, seyircileri ayarlamak, paranın peşinde koşmak falan hep benim işim. Elimizde harika bir oyun var, benim sorumluluğum da bunu doğru yerlere satmak. İşin orasına sen hiç karışmayacaksın.”
   Ne yalan söyleyeyim, öylesine büyük bir coşkuyla anlatıyordu ki, izlerken büyülenmiştim. Tiyatro oyunu benzetmesiyle beni ânında avucuna almıştı. Sedat ayağa kalkana kadar İrem’in sözlerinin hiçbir noktasını sorgulamamıştım.
   “Bu oyuna bir de oyuncu gerekiyor,” derken abartılı bir hareketle kollarını iki yana açmıştı Sedat. “O noktada da devreye ben giriyorum. Sahne, ışık, hareket, replikler ve perde…” İrem’in alkışları arasanda selamını verip gururla bana bakmıştı.
   Sedat’ın şaklabanlığıyla kendime gelmiştim. “Bu dediklerinizde ciddi değilsiniz değil mi? Böyle anlatınca oldukça eğlenceli ama gerçek hayatta karşılığı yok bu oyunun.”
   “Ben gayet ciddiyim,” demişti İrem, “denemekten ne çıkar? Sedo’dan bir kişisel gelişim uzmanı yaratabiliriz. Sen yazarsın, ben pazarlarım. Sahneye ondan daha çok yakışacak birini düşünebiliyor musun?”
   “Saçmalama İrem. Ben ne anlarım kişisel gelişimden? Hem kim inanır Sedat’ın anlattıklarına?”
   “Bütün gün bana anlattıklarını yazsan yeter. İnsanların kendilerini iyi hissettirecek hikâyelere ihtiyacı var."


Yekta Kopan - Sıradan Bir Gün

Can Yayınları, s.114-115



Caffó cephaneye doğru atıldı, ama mermi sandığıyla arasına girdim

   “Yine ne oldun?” diye çıkıştı. “Fenere saldırıyorlar, mermi gerek bana!”
   “Gözlerime bakın.”
   “Niçin?”
   “Gözlerime bakın.”
   “Ne istiyorsunuz?”
   “Gözlerime bakmanızı.”
   Baktı. Silahını aldım ve göğsüme dayadım.
   “Beni öldürmek mi istiyorsunuz? Hemen öldürün. Uykumun ortasında öldürülme ihtimali sinir bozucu. Beni öldürmeyi düşünüyorsanız hemen öldürün. Bu bir cinayet olacak, ama hiç olmazsa sizi hain olma zahmetinden kurtaracağım.”
   Soluklandı ve örtülü bir hakareti yanıtlamak için doğru sözcükleri bulamayan birinin öfkesiyle iç çekti. Ani bir hareketle silahı elimden çekip aldı. Şakağıma dayadı. Çok soğuktu. 
   “Sonsuza dek yaşamak isteyenlerdensiniz siz. Saygıdeğer pederler size İsa’nın sözlerini okumazlar mıydı? Bir gün mutlaka öleceğimizi size defalarca söylemediler mi?”
   Silahı indirdi. Bakışlarını kaçırdı.
   “Hepimiz ölmek zorundayız. Bugün, yarın, Tanrı ne zaman isterse. İkimizin de silahı var. İsterseniz kendinizi öldürün.”
   Aşırı sert yüz hatlarının bir gülümsemeye dönüşmesini beklemiyordum. Durumun vehametine karşın bir an durdu ve sessizlik. Dışarıdaki ulumaları dinlerken, hangi ölçüte göre bilinmez, beni değerlendiriyordu. Sonunda:
   “Fenerde saklanmak istiyordunuz, işte şimdi buradasınız. Sizi kutlamamı ister misiniz? Hiçbir şey anlamıyorsunuz.”
   “Siz, cezaevinin demir parmaklarına parmaklıklarına yaklaştıkça özgürleştiğini sanan insanlardansınız.” Sertçe elini oynattı. “Evet, şimdi mermiler. Kurbağa suratlar kapıya vuruyorlar.”
   Ne istediğini anlayıp geri çekildim. Silahını, Remington’lardan birini ve mermi sandığını yüklendiği halde merdivenleri kuş gibi çıktı Batís. İki boş çuval gördüm. Şilte yerine kullandım. Canavarlar uluyordu. Batís  yüksek bir yerden ateş ediyordu. Tek düşüncem uyumaktı; artık uyu.
   Uyu
   Uyu
   Uyu


Albert Sánchez Piñol - Soğuk Deri

Çevirmen: Yıldız Ersoy Canpolat, Jaguar Yayınları, s.74-75

Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

ABOUT ME

I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out.

POPULAR POSTS

  • "Narla İncire Gazel" - Bilge Karasu
    "Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne...
  • "Bile Bile Bilinmeze Gelmiş Olmak" - Şafak Akyazıcı
    Şu lanet olası göz kalemini altıncı defa yüzüme yayılmış şekilde görmeye tahammül edemiyorum. Üniversite sınavını bile ilk girişimde kazandı...
  • "Mezarımdan Yazıyorum" - Machado de Assis
      Bildiğim kadarıyla şimdiye dek kendi hezeyanlarını anlatan kimse yok. Bunu ben yapacağım, bilim dünyası da bana minnettar kalacak. Okur, p...
  • "Ağaçtaki Kız" - Şebnem İşigüzel
    Sen Buralarda Yokken    Bu bir özgürlük ve aşk hikâyesidir. İki hasta gencin hikâyesi. Birisi benim.    O gece, bundan böyle üzerinde yaşaya...
  • YEDİGÖLLERDE KAMP
    Batı Karadeniz Bölgesi’nin vazgeçilmezi Yedigöller, oldukça engebeli ve büyük bir arazi içerisinde oluşmuş. Sık ormanlarla çevrili Yedigölle...
  • "Bahar İsyancıdır" - Onat Kutlar
     Bu özelliğimi ilk kez, çocukken fark ettim. Evimizin avluya bakan ikinci kat odasının penceresi önünde oturmuş, garip bir olayı izliyordum....
  • "Şizodüş" - Merve Sevde Selvi
    Akşam oluyor. Şehrin üstüne karanlık inerken daralan göğsümü, dünyanın muhtelif yerlerindeki gün doğumlarını düşünerek geniş tutuyorum. Masa...
  • INTERRAİL’DA NASIL SEYAHAT EDİLİR?
    Adından da anladığımız üzere interrail bizim Avrupa boyunca tren ile yaptığımız bir seyahat şeklidir.Genel olarak interrail’a başlamayı düşü...
  • "İç Dünyamdan Notlar" - Paul Auster
     3 Ocak 2012, son kitabını yazmaya başladığın günden tam tamına bir yıl sonra. Bedenin konusunda yazmak, fiziksel varlığının yaşadığı sayısı...
  • "Rappaccini'nin Kızı" - Nathaniel Hawthorne
    Giovanni o gün kendisine hitaben yazılmış bir tavsiye mektubu getirdiği, üniversitedeki tıp profesörlerinden Sinyor Pietro Baglioni'ye b...

Advertisement

Follow us on Facebook

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

EREN ARDA GÜLER. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Featured Post (Slider)

Kötüye Kullanım Bildir

Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan ( 44 )
    • ►  Mart ( 17 )
    • ►  Şubat ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım ( 43 )
    • ►  Ekim ( 43 )
    • ►  Eylül ( 53 )
    • ►  Ağustos ( 6 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 9 )
    • ►  Mayıs ( 16 )
    • ►  Nisan ( 56 )
    • ►  Mart ( 15 )
    • ►  Şubat ( 7 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık ( 7 )
    • ►  Kasım ( 8 )
    • ►  Ekim ( 7 )
    • ►  Eylül ( 3 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 3 )
    • ►  Mayıs ( 1 )
    • ►  Nisan ( 4 )
    • ►  Mart ( 3 )
    • ►  Şubat ( 5 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık ( 1 )
    • ►  Ekim ( 10 )

Bu Blogda Ara

Blog Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs 2020 ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan 2020 ( 44 )
    • ►  Mart 2020 ( 17 )
    • ►  Şubat 2020 ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım 2019 ( 43 )
    • ►  Ekim 2019 ( 43 )
    • ►  Eylül 2019 ( 53 )
    • ►  Ağustos 2019 ( 6 )
    • ►  Temmuz 2019 ( 2 )
    • ►  Haziran 2019 ( 9 )
    • ►  Mayıs 2019 ( 16 )
    • ►  Nisan 2019 ( 56 )
    • ►  Mart 2019 ( 15 )
    • ►  Şubat 2019 ( 7 )
    • ►  Ocak 2019 ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık 2018 ( 7 )
    • ►  Kasım 2018 ( 8 )
    • ►  Ekim 2018 ( 7 )
    • ►  Eylül 2018 ( 3 )
    • ►  Temmuz 2018 ( 2 )
    • ►  Haziran 2018 ( 3 )
    • ►  Mayıs 2018 ( 1 )
    • ►  Nisan 2018 ( 4 )
    • ►  Mart 2018 ( 3 )
    • ►  Şubat 2018 ( 5 )
    • ►  Ocak 2018 ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık 2017 ( 1 )
    • ►  Ekim 2017 ( 10 )

Combine

Horizontal

Vertical1

Vertical2

Gallery

Portfolio

  • Home
  • Features
  • _Multi DropDown
  • __DropDown 1
  • __DropDown 2
  • __DropDown 3
  • _ShortCodes
  • _SiteMap
  • _Error Page
  • Learn Blogging
  • Documentation
  • _Web Documentation
  • _Video Documentation
  • Download This Template

Footer Menu Widget

  • Home
  • About
  • Contact Us

Social Plugin

Contact us

About

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Categories

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

PGA Head Teaching Professional

Fotoğrafım
erenardaguler
Profilimin tamamını görüntüle

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Subscribe To Sarah Bennett Blog

Kayıtlar
Atom
Kayıtlar
Tüm Yorumlar
Atom
Tüm Yorumlar

Slider Widget

5/recent/slider

CATEGORIES

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Advertisement

Main Ad

Trend Tags

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Pages

  • EV
  • EV
  • EV

Most Trending

  • "Babam Beni Şah Damarımdan Öptü" - Ozan Önen
       İnsan, babası hayattayken, sanki tüm babalar hayattaymış gibi bir yanılgıya; babası öldüğündeyse sanki sadece kendi babası ölmüş gibi bir...
  • "Kadın Yok Savaşın Yüzünde" - Svetlana Aleksiyeviç
     İnsan savaştan büyük...     Büyük olduğu sahneler akılda kalan. Savaşta insanı yönlendiren bir şey var ki tarihten bile güçlü. Daha derinde...
  • "İpekli Mendil" - Sait Faik Abasıyanık
    Vakit geçiyor. Gün akşama, akşam geceye dönüyor ve bütün bunlara kuşlar şahit, gök şahit, insan şahit. Yaşlanıyoruz. Sait Faik nasıl anlatıy...
  • Tolstoy - Polikuşka
     Tam da o sırada Yegor Mihayloviç konağın kapısında gözüktü. Şapkalar art arda başlardan alındı, kâhya yaklaştıkça ortasından, önünden dazla...
  • Rebecca Solnit - Karanlıktaki Umut
      Neden-sonuç ilişkisi tarihin ileri doğru hareket ettiğini varsayar ama tarih bir orduya benzemez. Tarih, yanlamasına seğirten bir yengeç, ...
  • "Pan" - Knut Hamsun
     Üçüncü Demir Gece; olanca gerginlik içinde bir gece. Hiç değilse biraz don olsaydı! Don yerine gündüzün güneşinden kalma bir sıcaklık; ılık...
  • UKRAYNA'YA GİTMEK
    ARABA İLE GİTMEK… Mail kutuma yoğun bir şekilde gelen bir diğer soru, Ukrayna’ya araba ile gitmek. Her ne kadar Ukrayna’ya araba ile yolculu...
  • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
    Ulaşım Düzce merkezine, İstanbul yada Ankara'dan otoban yoluyla ulaşmak mümkün. İstanbul - Düzce otoban çıkışı 210 km. Merkeze ulaştığın...
  • "Şizodüş" - Merve Sevde Selvi
    Akşam oluyor. Şehrin üstüne karanlık inerken daralan göğsümü, dünyanın muhtelif yerlerindeki gün doğumlarını düşünerek geniş tutuyorum. Masa...
  • KAMP MATI NEDİR VE NASIL SEÇİLİR?
    Özellikle uzun süre yürüyerek seyahat ederken yaptığım doğa kampları sırasında karşılaştığım en keyif bozucu durum kamp çadırını kuracak uyg...

Featured Posts

About Me


I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out. Great things in business are never done by one person. They’re done by a team of people.

Popular Posts

  • "Narla İncire Gazel" - Bilge Karasu
  • "Bile Bile Bilinmeze Gelmiş Olmak" - Şafak Akyazıcı
  • "Mezarımdan Yazıyorum" - Machado de Assis

Advertisement

Designed By OddThemes | Distributed By Blogger Templates