DENEME BLOGU
  • Home
  • Download
  • Social
  • Features
    • Lifestyle
    • Sports Group
      • Category 1
      • Category 2
      • Category 3
      • Category 4
      • Category 5
    • Sub Menu 3
    • Sub Menu 4
  • Contact Us

Kış Kampı Yaparken Bunlara Dikkat Edin!
Kamp yapmak her zaman vazgeçilmez ve macera dolu olsa da kışın kamp yapmak, yaz kamplarına göre biraz daha ciddiyet gerektirir. Maddi ve fiziksel olarak kış kampına hazırlıklı olmak şarttır. Unutmayın gerekli ekipmanınız ve bilginiz yoksa kampınız zehir olabilir.

Doğru Ekipman
Kışın kamp yapmak doğru malzemelerle sandığınızdan hem çok daha keyifli hem de çok daha kolaydır. Kış kampı yapmadan önce mutlaka kışlık malzemeler edinmeniz gerekmektedir. Aksi halde kampınız adeta işkenceye dönebilir. En az dört mevsim çadırlar, eksi dereceli tulumlar (ekstrem ve konfor derecelerine dikkat edin), içlikler, tozluklar vs.

 Termal Battaniye  Hayat Kurtarır!
Termal battaniyeler hem çok uygun fiyatlı olması hem de hafif ve küçük olması nedeniyle çok tercih edilmektedir. Bu battaniyeler vucut ısınızı korumaya yardımcı olacaktır.

Termal Çoraplar
Kışın soğuk günlerinde kamp yaparken en önemli şeylerden biri ayaklarımızı sıcak tutabilmektir. Özellikle uyurken ayaklarımızın sıcak olması uyku kalitesi açısında vazgeçilmezdir. Bu durumda normal çoraplar çok da işe yaramayacaktır. Termal çoraplar hem çabuk kuruma özellikleri hem de düşük sıcaklıklara karşı dayanıklılıkları bakımından kış kampları için adeta biçilmiş kaftandandır. Termal çoraplar konusunda önemli olan ayrıntı ise kullanılan malzemedir. CoolMax gibi özel kumaşlardan üretilen termal çoraplar size çok rahat bir kamp imkanı verecektir.

Bere ve Boyunluklar
Kış kamplarının vazgeçilmezleri bere ve boyunluklardır. Özellikle rüzgarlı havalarda hem boynunuzu hem de kafanızı koruyabilecek bere-boyunluk takımları kış kampında sizin can kurtaranınız olacaktır. Gece çadırda uyurken bere kullanımı vucüdunuzun ısı kaybını önleyerek üşümenizi en alt seviyeye inderecektir. İç kısmı pamuklu ve yumuşak bere ve boyunluklar tercihen sizi daha sıcak tutacaktır.

Termal Balaklavalar
Kafanızı ve yüzünüzü tamamen koruyan termal balaklavalar özellikle kışın rüzgarlı havalarda yapılacak kamplarda mutlaka yanınızda bulundurmanız gereken bir ekipmandır. Bu balaklavaların alt kısmı biraz uzun olarak boyun kısmınızı da koruyabilemektedir.

Normal bir mat kullanıyorsanız kış kamplarında işiniz biraz zor demektir. Kışın zemin her zamankinden daha soğuk olacağı için normal matlar sizi zeminden gelecek soğuklara karşı koruyamaz. Bu nedenle kış işin en uygun olan manlar ısı yalıtımlı matlardır. Ayrıca kış kamplarında şişme matları doğrudan zemine sermek sizi soğuktan korumayacaktır. Tercihen ısı yalıtımlı mat üerine şişme mat serilmesi ile kış kamplarında hem çok sıcak hem de çok konforlu şekilde uyuyabilirsiniz.

Sıcak İçeçekleri İhmal Etmeyin
Soğuk havada vücut ısısını dengede tutabilmek için daha çok enerji harcar ve tabi bununla beraber su da kaybedersiniz. Öyle ki, çok soğuk bir havada, dinlenme halinde iken bile 5-7 litre su kaybedebilirsiniz. Bu nedenle sık sık su için ve enerjinizi korumak için karbonhidrat ağırlıklı yiyecekler tüketin. Böylelikle daha sıcak kalabilirsiniz. Bol bol sıcak içecekler için. Vücut ısınız bu şekilde çok daha kolaylıkla dengelenir.

 Bölgenin Rüzgâr Almamasına Dikkat Edin veya Karlardan Siper Yapın
Çadırınızı kuracağınız bölgenin düz ve sert olduğundan emin olun, eğer karla kaplı bir zeminse karları ezmeniz gerekebilir. Aksi takdirde karın erimesi durumunda çadırınız bozulabilir. Ağaçların altına kurmak ne kadar hoşumuza gitse de bir o kadar da riskli olabilir. Dalların üzerinde biriken karın ağırlığı ile ağaç dalları kırılabilir. Bundan dolayı karlı dallara dikkat! Rüzgardan korunaklı bir yer yoksa şayet kendi korunağınızı inşa edin! Bunu bir kürekle yapabilirsiniz. Çadırın çevresini kapatan ,karlardan bir siper yaparak, rüzgarı kesebilirsiniz.

Hava şartlarına uygun bir uyku tulumu alın
Uyku tulumunu almadan önce mutlaka içine girip deneyin, çünkü size dar ve küçük gelecek bir uyku tulumu içerisinde sıkıntı basacaktır. Kaz tüyü dolguya oranla sentetik uyku tulumlarını tercih edin, çünkü kaz tüyü uyku tulumlarının ıslanması durumunda içinde sıcaklığı sağlayamazsınız.Uyku tulumuna girdikten sonra ayaklarınızı sırt çantanızın içerisine sokarsanız ayaklarınızı sıcak tutabilirsiniz.Uyku tulumunda uyurken asla yüzünüzü tulumun içine sokmayın. Nefesinizle ortaya çıkan nem uyku tulumunun izolasyonunu ortadan kaldırır, sabaha ıslak ve soğuktan titreyerek uyanmanıza sebep olur. Çöp torbaları ile sıcaklık sağlayabilirsiniz çorabınızın üstüne çöp poşeti geçirerek ısıyı korumaya yardımcı olabilirsiniz. Aynı zamanda eldivenlerinizin altına ameliyat eldivenlerinden de giyebilirsiniz.

Çantanızda mutlaka vazelin bulundurun
Vazelini açıkta kalan bölgelerinize sürerek soğuğa karşı bir koruyucu tabaka elde edebileceğiniz gibi, aynı zamanda çadır ya da tarp iplerinize sürerek, donmaya karşı koruyabilir ve düğümleri kolaylıkla çözebilirsiniz.

Çadır içi sıcaklığına dikkat
Çadırın içinde yakacağınız küçük bir tealight mum, çadırın ısısını 4ºC arttırır. Ancak mumun içerideki oksijeni de tükettiğini unutmayın. Yani “madem öyle ben 4-5 mum yakıp ısınayım” demeyin. Sadece çok üşüdüğünüzde tek bir mum yakın. Mum yanarken uyumayın ve bu arada çadırı da yakmayın. ? Kimyasal reaksiyonla çalışan el/ayak/vücut ısıtıcıları ile cep sobaları, çadırda ısınmak için iyi bir seçenektir. Bunlar 40-45°C dereceye kadar ısı üretirler ve yaklaşık 6 saat bu ısıyı korurlar. Uyku tulumu içine alacağınız bir iki ısıtıcı konforunuzu arttırır. Isınmak için gerektiğinde su kaynatıp, bir pet şişeye doldurarak uyku tulumunun içine alabilirsiniz yada sıcak su torbası taşıyabilirsiniz.

Tuvalet ihtiyacınız ve vücut sıcaklığınız
Tuvalet ihtiyacınız geldiğinde soğukta dışarı çıkmaktan çekinip, tutmayın mutlaka dışarı çıkıp o ihtiyacı giderin. Çünkü idrarı sıcak tutabilmek adına vücudunuz ilave enerji harcar ve bu üşümenize neden olur.

Diğer önemli unsurlar
Eğer çadırda birden fazla kişi ile uyuyorsanız birbirinize mümkün olduğunca yakın uyumaya çalışın. Böylece çadır tabanından gelecek soğuk havayı azaltırsınız.

Yatmadan önce kafeinli içecekler içmeyin. Uyumanızı zorlaştırır ve soğuğu daha çok hissetmenize neden olur.

Yatmadan önce enerji verici bir şeyler yemek, geceyi daha rahat geçirmenizi sağlar.

Kulaklarınızı da kapatan bir şapka, boyunluk ve eldiven giymek ısı kaybınızı ciddi oranda azaltır. Unutmayın insan en çok boynundan ısı kaybeder.

Soğuk geliyor diye çadırınızın havalandırmalarını sakın kapatmayın. Yoksa çadırın içinde ciddi bir yoğunlaşma olur ve her şey ıslanır.

Her türlü pili, cihazından ayırın ve iç ceplerinizde taşıyın. Aksi takdirde soğuk nedeniyle kullanılmaz hale gelebilirler.



Kampta elektrik üretimi nasıl yapılır?
Size biraz maliyetli ancak sık sık kamp yapan bir kamp müdavimi iseniz JUO 21W veya JUO 28W adlı ürün tüm enerji ihtiyacınızı tek başına karşılamaya yetecektir. Buna telefonlarınız, fotoğraf makinalarınız ve hatta powerbank’larınız da dahil.

İster yürürken ister kamp esnasında


Katlanabilir paneli ister yürürken sırt çantanıza asabilir, yürürken elektrik üretebilirsiniz. Panelin dört köşesinde yer alan kanca yuvalarından isterseniz kamp alanınızda JUO’yu güneş gören bir yere asabilir, yere de koyabilirsiniz.

Taşıması basit ve pratik
JUO’nun 21 watt ‘lık ürünü 3 bölmeli, 28 watt’lık olanı ise 4 bölmeli katlanabilir yaklaşık 400gr ağırlığındadır. Özellikle uzun süreli kalınacak kamplarda bu ağırlık, yanınızda ne olur ne olmaz diye taşınan ekstra pillere kıyasla çok da ağır bir miktar sayılmaz.

Muadili ürünler de mevcut
Özellikle Amazon.com ‘da benzeri işlevsellikte pek çok alternatif ürün mevcut. Ancak bu ürünlerin çoğunun Türkiye’de bir distribütörü yok ve haliyle satışı Türkiye’de ne yazık ki yok. Türkiye’de satılmakta olan muadili ürünler de mevcut ancak tüm bu ürünler arasında en başarılı olanın JUO olması sebebiyle bu ürünü bir çözüm olarak sizlere tanıtmayı uygun gördük.

Sizin çözümünüz nedir? Enerji sorununu nasıl çözüyorsunuz?
Sizlerin kendinize has farklı yöntemleri varsa şayet bunlardan yorum alanında söz ederek, gezgin kampçı arkadaşlarımıza yardımcı olabilirsiniz.




  Ruhumun derinlerine indim ben bugün. Buz gibi bir zemine çarptı nefesim. 
   Aklımdan çıkan dumanların nasıl da buz kestiğini gördüm ve ilerledikçe çarptım, çarptıkça tuz buz oldular. Üzerlerine bastım, ayaklarım kesildi. Ayaklarım çıplaktı. Terliklerim bile yoktu ben ona giderken. Beden denen zırhımı kapıda çıkardım. Öyle, öz ruh olarak, saf olarak, masumca kalakaldım yanında. Dokunduğunda soyuldu kabukları ruhumun. Bir köpek yavrusu gibi ıslak ve titrek... Merhametli baba ellerinden öptüm. Gül kokan bileklerinden... Pudra kokulu boynu vardı. Çay tomurcuğu saçları, buram buram... Gözleri deniz... Gözleri tuzlu, yakan... Dua gibiydi onun sesi; cuma günleri camiden saçılan. Ana rahmine dönme isteğiydi o. Duşun altında öylece kalakaldığım... Durduk yere onun için ağladığım... Bakışlarının daldığı yerde bittiğim... Su gibi, öyle kana kana içmek istediğim… Öylesine inandığım... Bende inanmak eksikti, onunla tamamladım. Kahvemin telvesindeki her şekil... Kabaran ve taşan özüm... Parmak uçlarına asmak istedim geleceğimi. Tırnaklarının arasına kaçsındı derim. Yeşilim, mavim, beyazım... Siyaha boyadı ruhumun duvarlarını. Elleriyle inşa ettiği, renklendirdiği koridorlarımı... Şimdi, onu benden alanlar için dilediğim penceresiz evlerde sıkışıp kaldım. Havasız, karanlık. 
   Öyleydi o... Böyle değildi. 
   İçin mi karardı? Hoş geldin aklıma... Buralar çok tenha. Alış işte tüm bunlara. Senin yaşayacakların bunların yarısı daha. Sesim geliyor mu? Dünya başıma yıkıldı. Önce çocukluğumun evleri çöktü ayaklarıma, sonra gençliğimin binaları, şimdi de benimle beraber büyüyen gökdelenler temellerinden çöküyor. Ezildim, kırıldım, yarıldı kasıklarım. Şakaklarıma su boruları girdi, gözlerimden şehrin suları akıyor. Duyuyor musun? Çekmiyor mu? Kıyamet benim başıma koptu. İsrafil, ‘sur’unu benim kulaklarıma üfledi. Sırat köprüsünde intihara meyilliyim, izliyor musun beni? Kaç ivme kazanırım, kaç beton etkisi bu atlayış? 
   Onlar ittiler beni.
   Ayakta uyutulmuş olmanın yorgunluğu çöktü üzerime. Tuvaletin mermerine uzandım. Aynalar üzerime dağıldı az önce, neden, hatırlamıyorum. Çirkinmişim, sevilince güzelleştim sanıyordum. Aşksızlıkla, sevgisizlikle erittiler beni potalarında. Uzun, ince kalıplara döktüler beni. Malzemelerimi çaldılar. Çaldıklarını kendilerine kattılar. Ben eksilirken onlar tamamlandılar. Nasıl güzellerdir şimdi. Nasıl da tamdırlar. Kahkahaları Japon bahçesindeki kuş sesleri, nefesleri denizden esen tatlı meltemdir. Gözyaşları bile güzeldir onların, mutludur gözyaşları.  Yaz sonu yağmurları gibi özlenen... Karanlığı bile severler onlar şimdi, biliyor musun? Mum gibi aydınlatırlar birbirlerini, mum gibi erirler. Karışırlar kaplarına. Dökülürler tenlerine, çıkmazlar, kalırlar, düşünebiliyor musun? Bizi acıtıp bizi unutup kendilerini hatırlatırlar. 
   Biraz uzandım ben, yorgunum. Kan oranım eşitçe yayıldı bedenime. Şimdi daha net. Zihnim daha açık sanki, görüyorum. Gülümsediğinde fotoğraflarda bile çıkan gamzen düştü yanaklarından.  Önünde bir mezar gibi açılıyor git gide. İçine girip uyumak dileğin, biliyorum. Üzerini annen örtsün. Kurumuş kedi çişi kokulu topraklara gömül. Ciğerlerin amonyaktan şişsin. Onun acısıyla durmaktansa ölmeyi tercih eder misin? Net misin? Gerçekten acıyor musun söyle? Parmağındaki yüzük, işlemediğin bir suçun kelepçesine dönüştü mü? Kaç çentik attık duvarlara? Kaç günün daha var aydınlığa? Kaçış yolun var mı senin? Yoksa sen de benim gibi umudu kestin mi? O hapishanede yaşayacak mısın? Yoksa gerçek bir suç işleyip firar edecek misin? Bana planlarından bahsedemez misin? 
    Yalnızım. 
   Hayatımda hiç bu kadar yalnız kalmamıştım. Saf bir yalnızlık bu. Sevdiğin insanların yanında ya da kalabalıkların arasında yaşadıklarından değil. Varoluşun derin yalnızlığı işte. İnsanın kendi yalnızlığı... Dünüyle, bugünüyle, şimdisi ve geleceğiyle baş başa kalışı... Kan akışının sesini duyması, kalbinin atışını ağzının orta yerinde hissetmesi gibi bir yalnızlık. Derin ve ruhsal bir sessizlik ama içindeki karmaşanın tek bir notasıyla bile kulakları patlayacak gibi acıtan. Şöyle düşün: Yerin 13 kat altında daracık bir odada oksijenin tükenmek üzere bekliyorsun. Ne beklediğini bilmeden... Oraya nasıl girdiğini, dışarıda neler olduğunu bilmeden. Düşüncelerinden başka ses yok. Kendini yüzlerce senden dinlemek zorundasın. Dün mü, bugün mü, gece mi, gündüz mü, bilmiyorsun. Öldün mü, yaşamak bu mu, haberin yok. Aklını kaybetmişsin, hafızan silinmiş, tek bildiğin korku. İşte, tam o anda karanlığın diğer ucundaki benle tanıştın. Buyum ben, bana bunu hissettiren ise onlar ve onlar bunun farkındalar. Acımasızlık… Haksızlık... Yeni doğmuş bir bebeğe süt vermek istemeyen anneler gibi… Ölüme terk edilmiş, bir nehrin üzerine bırakılmış, ayaz vurmuş, çıplak, daha göbek bağı düşmemiş bir enik gibi... Düşün işte, nasıl aciz ve terk edilmişim. 
   İnsan ne olursa olsun bağlanmak istiyor bir şeye. Kökleriyle olmasa bile, batarken atılan bir ipe tutunmak istiyor. Kopsa bile umut etmek istiyor.  Onlar, ezdikleri üzümlerin şarabını yudumlarken, ben onları gördüm.  Sen, benim kadar yara almayacaksın belki, kim bilir? Ben bilirim elbet. Onların yüzündeki hazzı ben bilirim. Mutluluğu, benim hak ettiğim mutluluğu onların yaşamasını ben bilirim. Bu acıları çekmesi gereken onlarken neden ben? Geriye kalan kırıntıları topladım ve yetindim diye mi ben? Kandığım, inandığım için mi benim hatam? Onların hiç mi suçu yok? Hayır, aşka da saygım yok. Onlarınki aşk değil. Onlarınki düpedüz kasıtlı darp, kasten adam yaralama. Kasten başkasının vücuduna acı veren, sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan bir suç. İnsanı sevdiğinden ayırmanın öldürmeye elverişli bir araç olduğu kuşkusuz değil mi? Kendi aşkı için, kendisini veya onu korumak için bile rast gele bıçağını sallayan failin, öldürme kastıyla hareket ettiğini söylemek mümkün olmaz mı? İyi de ben onlara hiç saldırmadım ki. Ben onlara hiç bulaşmadım ki. Sevmek nasıl bir tehdit unsuruydu onlar için. Onlar, sadece kendilerini ve birbirlerini sevenler benim gibi kendini bile sevmekten aciz, tüm hayallerini ve anlamlarını bir başkasına yükleyenleri anlayamazlar. Sen anlayabiliyor musun? 
   Sen de bizim fotoğraflarımıza baktın mı? Biz de mutluymuşuz, değil mi? Evet, eminim sen de fark ettin. Benimle beraberken asla gülen bir fotoğrafı yok. Sanırım onda bıraktı gülüşlerini, bana gelirken. Kahkahalarını, gülerken kıvrılan dudaklarını ona hediye etmiş olmalı. Hatıra olarak... Peki, sen hiç anlamadın mı? Ben hep hissediyordum ama asla sormaya cesaretim olmadı. Birisinin maskesini düşürmeden önce gerçek yüzünü görüp görmemek istediğimi sorgularım. Sanırım gerçek yüzünü görmeye hiç hazır olmadım. Bundandır asla soramadım. Ne büyük aptallık!
   Neyse tamam... Zaman çoktan doldu. 
   Benim acımla kendi acını bir tutma artık. Belki gün olur, yıl sonra aynı gökyüzüne bakar, aynı yıldızlarda birbirimize teşekkür ederiz. Yıldızlar sırdaştır, yıldızlar modern zamanın retro habercileri. Ben balkonumda bir akşamüstü, kötürüm bir ruhla geleceğe bakamazken, sen bir deniz kıyısında bugünü düşünür, kurtuluşunu kutlarsın. Göz kırpar bir parlaklık bana, son düşen gözyaşıma çarpar, ellerime vurur aydınlıklar. Yüzüme sürerim ve belki yeniden yaşamaya tenezzül ederim. Ne dersin? Bana bir gün yeniden umut ettirmeye kast eder misin? 
   Etme!
   Seni içimdeki yüzlerce kadına böldürüp ve hatta öldürtüp unutmaya meyil ettim ama sen etme. Beni bir başıma koyup terk etme. Hiçbir kadın, hiçbir günah, hiçbir sabah yoktur ki seni böyle alsın içine, özüne. Böyle sevmelere, benim gibi istemelere niyet etme. Canın yanar, bak yandı benim çoktan. Ama ne olur, sen gitme. 


Yıldız Ertan - Öylesine

Masa Dergi, 10. Sayı



   Mayreni başörtüsünün kenarıyla gözyaşını sildi, iki yanına sallandı: “Agop da burda olsaydı… Yavrum. Askerim!”
   Dünyanın verdikleriyle ve aldıklarıyla bir ibret yeri olduğunu düşünen Mayreni, insanın elindekiyle böbürlenmesini suç sayar ve bundan çok korkardı. Onun kafasındaki Allah, böyle durumlar için pusuya yatmış birine benzerdi, neyle böbürlendiysen onunla cezalandırırdı seni. Bu nedenle istavroz çıkardı ve bir yıldır Çanakkale’de askerlik eden oğlunu koruması için Allah’a dua etti. Gülgaran’ıyla Siranuş’u  için de iyilik diledi ama en çok oğlu içindi duaları. “Aslanım” dediği, “Asker yavrum” diyerek özlemiyle yanıp kavrulduğu Agop için.
   Hatice, yemek ve is kokusunu savura savura geldi. Baktı ki herkes ağlıyor, elini çenesine bastırarak gülümsedi. Sonra ineğin başına çöktü; Mayreni’yle göz göze geldiler. Kadınlar, kaş gözle de birbirini anlar. Hele onlar iki dostsa… Biri çocuksuz olsa da birbirine benzeyen iki kadındılar: Yaşını belli etmeyen yüzleri ve her zaman yaşlı duran gövdeleri vardı. Anadolu kadını, üç çocuk doğurunca cinsiyetsiz kalmayı başarır; hem cinsiyeti aklından çıkmaz, hem de erkeğin peşinde koştuğu şeyi taşımaktan hoşlanmaz…
   Kirkor, sigara yakıp ayağa kalktı, Memet’e tabakasını uzatırken, ağzından burnundan duman çıkararak konuştu. Şakacı bir hali vardı, küçük kızı Siranuş’a sarıldı, onu mıncıkladı: “Çocuğum yok diye ağlanır mı akılsız! Gülgaran gibi kızın olacağına hiç olmasın!”
   Gülgaran utandı, annesine baktı.   
   Memet tabakayı dizine koyarken, Kirkor ineği gösterdi: “Şunun buzağısını evlat edin, daha iyi.”
   Tabakanın içinden bir kağıt aldı Memet, “Halt etmişsin! Huysuz!” dedi.
   “Nerem huysuz ulan benim?”
   “Huysuzsun işte! Dikran’ı boşuna azarladın! Huysuzluktan…”
   Kirkor karısını kızdırmak istemiyordu. Dün sabah silah sesleriyle uyandıklarında kadının nasıl ağladığı hâlâ aklındaydı. O yüzden işi şakaya vurdu, Memet’e çıkışırken kızlarına sarıldı: “Böyle konuşma. Bak, bunları terbiye edemiyorum senin yüzünden!”
   Memet de işi yumuşatmak istedi: “ Hadi ordan testere sapı!”


Gürsel Korat - Unutkan Ayna

Yapı Kredi Yayınları, s.103



 Üçüncü Demir Gece; olanca gerginlik içinde bir gece. Hiç değilse biraz don olsaydı! Don yerine gündüzün güneşinden kalma bir sıcaklık; ılık bir bataklık gibiydi gece. Bir küçük ateş yaktım... 
   Eva, arasıra saçlarından çekilip sürüklenmenin de bazı yararları vardır hani. İnsanın aklı öylesine çelinmiş olabilir. İnsan, saçlarından çekilerek dere tepe aşarken, ne oluyor böyle, diye birisi sorarsa, memnun mutlu, şöyle cevap verebilir: “Saçlarımdan sürüklüyorlar beni!” “Kurtarmak için yardımına geleyim mi?” diye sorulunca da, “Hayır!” cevabını verir. “Peki dayanabiliyor musun?” diye sorarlarsa, “Evet, dayanıyorum, çünkü beni çeken eli seviyorum,” cevabı verilir... Sen bilir misin Eva, ummak ne demektir?
   Evet, sanırım. 
   Bak Eva, ummak garip bir şeydir, bambaşka bir şeydir. İnsan bir sabah bir yol boyunca yürüyüp sevdiği kimseye o yolda rastlayacağını umabilir. Ona rastlar mı? Hayır. Neden rastlamaz? Çünkü sevilen kimse o sabah ya bir işle meşguldür, ya da bir başka yerdedir... Ben dağlarda yaşlı ve kör bir Lâpon’la tanıştım. Elli sekiz yaşından beri gözleri hiç görmüyordu, yetmişini aşmıştı. Ama o zaman geçtikçe daha iyi gördüğünü sanıyor, kendince görmesi düzenli bir biçimde iyileşiyordu. Bir terslik olmazsa birkaç yıl içinde güneşi görebileceğini umuyordu. Saçları henüz siyahtı, ama gözleri bembeyaz. Çadırında oturmuş tütün içerken, bana kör olmadan önce gördüğü çeşitli şeyleri anlatırdı. Diri ve sağlıklıydı; duyarlığı bir yana bırakmış, yıpranmamıştı; umudunu kaybetmemişti. Gideceğim zaman beni geçiriyor, bana çeşitli yönleri gösteriyordu. Şu taraf, güneş diyordu, şu taraf kuzey. Önce şu yönde yürü, aşağı dağa indin mi şu yöne sap! diyordu. En ufak yanlış yok, cevabını veriyordum. Lâpon sevinip gülüyor, “Bak!” diyordu. “Kırk, elli yıl önce ben bunları bilmezdim; demek ki şimdi o zamanlardakinden daha iyi görüyorum, zamanla daha da iyileşiyorum.” Sonra eğiliyor, çadırına giriyordu; yeryüzündeki yurduna, çadırına giriyordu. Yine eskisi gibi, birkaç yıl içinde güneşi mutlaka görebileceği umuduyla yine ateşin başına oturuyordu... Eva, umut dediğin pek tuhaf bir şey. Örneğin ben şimdi geziniyor, bu sabah yolda rastlayamadığım o kimseyi unutacağını umuyorum. 
   Ne garip konuşuyorsun! 
   Bu Üçüncü Demir Gece. Sana söz veriyorum, Eva, yarın ben bir başka adam olacağım. Şimdi yalnız bırak beni! Yarın beni tanıyamayacaksın, güleceğim ve seni öpeceğim, benim güzeller güzeli sevgilim! Düşün, bir bu gece kaldı benim önümde; bu geceden sonra ben başka bir adam olacağım; birkaç saatim kaldı. İyi geceler, Eva! 
   İyi geceler. 
   Ateşime daha yakın uzanıyor, alevleri seyrediyorum. Daldan bir çam kozalağı düşüyor, zaman zaman da kuru bir dal parçası. Gece dipsiz bir derinlik gibidir. Gözlerimi kapıyorum. 
   Bir saat sonra duyularım belli bir ritimle sallanmaya başlıyorlar, bu büyük sessizlikteki yankıya ben de katılıyorum, ezgiye ben de karışıyorum. Yarım aya bakıyorum, ay bir beyaz sedef gibi gökte; içimde aya karşı bir aşk duyuyor, kızardığımı hissediyorum. Sessiz ve tutkulu, “Bu ay!” diyorum. “İşte ay!” Yumuşak vuruşlarla kalbim aya karşı çarpıyor. Bu durum birkaç dakika sürüyor. Hafiften bir esinti, bir yabancı rüzgâr bana doğru geliyor, havada tuhaf bir basınç. Nedir bu? Çevreme bakıyor, kimseyi göremiyorum. Rüzgâr beni çağırıyor ve ruhum çağrıyı kabul ederek eğiliyor; ilişkilerimden koparıldığımı, göze görünmeyen bir göğüse bastırıldığımı hissediyorum; gözlerim yaşarıyor, titriyorum. Tanrı, yakında bir yerden bana bakıyor. Bu durum da birkaç dakika sürüyor. Başımı çeviriyorum, havadaki o tuhaf basınç kayboluyor, bir hayalet sırtına benzer bir şey görür gibi oluyorum; sessizce ormana dalıp gidiyor hayal...
   Kısa bir zaman için, ağır bir uyuşuklukla savaşıyorum. Heyecanlardan bitkin düşüyor, uyuyakalıyorum. 
   Uyandığımda gece sona ermişti. Ah, uzun bir süre acınacak halde, ateşler içinde dolaşıp durmuş, hep bir hastalıkla yıkılıp kalmayı özlemiştim. İkide bir gözlerimin önünde her şey sağa sola sallanıyor, her şeyi kızarmış gözlerle görüyordum. Derin bir iç üzüntüsü eziyordu beni. 
   Şimdi hepsi geçti.


Knut Hamsun - Pan

Çevirmen: Behçet Necatigil, Can Yayınları, s.120-122



   İnsan, babası hayattayken, sanki tüm babalar hayattaymış gibi bir yanılgıya; babası öldüğündeyse sanki sadece kendi babası ölmüş gibi bir küskünlüğe meyillidir.
   Bu yanılgıya ben de kapıldım. Ama bu yanılgımın farkına varınca da, hakiki evime dönmek istedim. Okul hayatımı ya da iş hayatımı pek de takmadan, annem babam halen hayattayken, onlarla daha çok vakit geçirebilmek istedim. Truva atına bakarak uyuyakalmayı daha da arzular oldum... 
   Coğrafi olarak, efsanevi güzellikteki Troya topraklarında kalan, “bin pınarlı, vahşi hayvanlar anası” İda Dağları’nın, Troya zamanlarında Antandros olarak anılan kıyı kenti Altınoluk’taki o küçük yazlığımız, “araya giren hayat”ın sahte peygamberlerinden arınmayı istediğim her an, kaçtığım hakiki sığınak haline işte bu sebeple geldi... Kimi zaman, okulu bile aylarca astığım oldu. 
   Eve her gelişimde babam, “O okulu artık bitir” diyordu: Bense yine, tıpkı küçüklüğümde “Baba, eve erken gel: Ben senin öleceğinden korkuyorum” demeye utandığım için, babam eve gelsin de, beni yine şahdamarımdan öpsün diye bekleyen “o çocuk” gibi susuyordum: Babama, “Okulu bile sen artık yaşlandığın için, ölüme çok yaklaştığını hissettiğim için, bile isteye asıyorum” diyemiyordum... Utanıyordum.
   Utanç duygusunun, aslında ne kadar görkemli bir yanı olduğunu, işte böyle anlarımda daha da iyi kavrıyordum: İzah edilemeyenin utancının gizlice yaşamanın, insanın hayatta aldığı kararları, tek öpücükle bile yerle bir eden dudakları vardı; biliyordum. 
   Tıpkı babamın bir zamanlar yaptığı gibi; kendi gönüllü sürgünümü yaratıyordum.


Ozan Önen - Babam Beni Şah Damarımdan Öptü

Destek Yayınları, s.359-360



 İnsan savaştan büyük... 

   Büyük olduğu sahneler akılda kalan. Savaşta insanı yönlendiren bir şey var ki tarihten bile güçlü. Daha derinden kavrama'', yalnızca savaşın değil hayatın ve ölümün gerçeğini yazmalıyım. Dostoyevski'nin sorusunu sormalıyım: İnsan ne kadar insan ve o içteki insanı nasıl korumalı? Kötülüğün cazibesi su götürmez. İyilikten maharetli, çekici. Giderek savaşın sonsuz âleminin derinlerine gömülüyorum; diğer her şey biraz donuklaştı, olduğundan da sıradan bir hal aldı. Muazzam ve vahşi dünya. Artık savaştan dönen insanın yalnızlığını anlıyorum. Başka gezegenden ya da öbür dünyadan dönmek gibi bir şey bu. Başkalarında olmayan, ancak orada, ölümün yanı başında kazanılabilen bir bilgi var savaştan dönmüş kişide. Bir şeyi kelimelere dökmeyi denediğinde felaket hissine kapılıyor. Dilsizleşiyor. O anlatmak istiyor, başkaları anlamaya meyyal, fakat herkes âciz kalıyor. 
   Anlatıcılar hep dinleyiciden farklı bir âlemdeler. Görünmez bir dünya tarafından kuşatılmışlar. Konuşmaya en az üç kişi katılıyor: halihazırda anlatan kişi; anlatıcının o zamanki, olayların vuku bulduğu andaki hali; bir de ben. Amacım her şeyden önce o yılların gerçeğini ortaya çıkarmak. O günlerin. Duyguların hilesine aldanmadan... Herhalde karşımdaki insan, olayların hemen sonrasında konuşsak başka bir savaş anlatırdı. Onlarca yıl sonra elbet bir şeyler değişmiştir, artık tüm hayatını katar anılarına. Olduğu gibi kendini karar. Bu seneler içinde nasıl yaşadığını, ne okuduğunu, ne gördüğünü, kime rastladığını. Nihayet, mutlu olup olmadığını...


Svetlana Aleksiyeviç - Kadın Yok Savaşında Yüzünde

Çevirmen: Günay Çetao Kızılırmak, Kafka Kitap, s.17



 Yaşamımızdaki sarsıcı durumları dile getirmek istediğimizde, ağırlık belirten eğretilemelere başvurmak eğilimindeyizdir. Bir şeyin bizim için büyük bir yük olduğunu söyleriz. Ya taşırız bu yükü ya da beceremez, okkanın altına gideriz, bu yükle didişir, kazanır ya da kaybederiz. Ya Sabina - sahi ne olmuştu ona? Hiç. içinden terk etmek geldiği için bir erkeği terk etmişti. Erkek onun peşinden mi gelmişti? Ondan intikam almaya mı çalışmıştı? Hayır. Sabina'nın dramı ağırlığın değil hafifliğin dramıydı. Onun payına düşen yük değil, varolmanın dayanılmaz hafifliğiydi. 
   O zamana kadar ihanetleri heyecan ve neşeyle doldurmuştu içini. Çünkü yeni ihanet serüvenlerinin yolunu açıyordu önünde. Peki, ya bütün bu yolların bir sonu varsa? İnsan ana babasına, kocasına, ülkesine, aşkına ihanet edebilirdi ama ana baba, koca, ülke ve aşk elden gidince - ihanet edilecek ne kalıyordu geriye? 
   Sabina çevresinde bir boşluk hissediyordu. Ya bu boşluk, bütün ihanetlerinin varacağı yerse? 
   Doğal olarak bunun farkına varmamıştı şimdiye kadar. Nasıl varabilirdi ki? Peşine düştüğümüz hedefler hep bir parça sislerle örtülüdür. Evliliği özleyen genç kız bilmediği bir şeyi özler. Ün peşinde koşan gencin ün denen şey hakkında en ufak bir bilgisi yoktur. Attığımız her adıma anlamını veren şey o adım hakkında hiçbir şey bilmememiz gerçeğidir. Sabina ihanet etmeye duyduğu isteğin ardında yatan hedefin farkında değildi. Varolmanın dayanılmaz hafifliği - hedef bu muydu? Cenevre'den ayrılması onu bu hedefe iyice yaklaştırmıştı.  


Milan Kundera - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Çevirmen: Fatih Özgüven, Can Yayınları, s.136



KIRMIZI RUGAN AYAKKABILAR

   Görünmez bir elin uçlarını sivriltip çatılara yerleştirdiği buz yığınlarından sakınarak yürüyor. Kulaklarından aşağı kadar çektiği beresi ve yüzünün yarısını kapatan atkısı ile tanınması kolay değil. Sadece yürüyüşü ele veriyor kendini, dikkatli atılan minik adımları, kolların dengeyi sağlamak için zaman zaman zarifçe yana açılması ve küçük elleri. Başkaca kimsenin duymadığı bir müzikle buzun üzerinde dans eder gibi. 
   Kar günlerdir yağıyor. Geceleri daha katlanılır olan görüntüsü, gündüz tüm acımasızlığı ile kaplıyor dünyayı. Hava buz gibi. Verdiği her nefes, bir buhar seli olarak taşıyor ağzından. Soğuk hava içinin sıcağını emiyor. Beyazdan nefret edecek hale geldi. Güneşi özlüyor, çimenlerin yeşilini görmeyi, güneşin altındaki bir bankta minik kedi yavruları gibi gerinip oturmayı, toprak kokusunu, yağmur serinliğini… Soğuktan, ayazdan bıkmasından başka sulanmış karların ayakkabısına sızmasından, kaldırımlara kürenmiş kar tepeciklerinin üzerinden atlamaktan, seke seke yürümeye çalışmaktan  bezdi. 
   Fakülteye vardığında, her zaman olduğu gibi, kimseye görünmeden tuvalete gidiyor. Islak botlarını ve çoraplarını çıkarıp, hocanın verdiği yüksek topuklu kırmızı rugan ayakkabıları giyiyor. İlk günlerde fakültedeki öğrencilerin alay konusu olmuştu. On iki puntluk topukların üzerinde dengesini sağlamaya çalışırken kambur duruyor, karnını dışarı çıkarıyor, ayakları -yeni doğmuş buzağılar gibi- her adımda titriyordu. Evde herkes uyuduktan sonra giydiği ve ses çıkmasın diye üç metrekarelik halının üzerinde, dolap beygiri gibi döndüğü gecelerde öğrendi topuklu ayakkabıyla yürümeyi. Çıkardıklarını sırt çantasına tıkıştırıp aynada görüntüsünü kontrol ediyor. Babasından aldığı hafif kemerli burnu ve yanakları soğuktan kızarmış iri gözleri, olduğundan daha kara. Üşümemek için boğazına kadar iliklediği beyaz gömleğin üstten üç düğmesini açınca, iki minik tepeciğe inen vadi görünüyor. Başını öne eğerek saçlarını şöyle bir karıştırıp hızlıca geri kaldırınca iri bukleler, olması gereken yerlere gidiyorlar. Dudak parlatıcısını özenle sürüyor. Artık hazır. 
   Lise son sınıftayken babasına aylarca dil dökmüştü, güzel sanatlar fakültesine girmek için. Adam Nuh demiş peygamber dememişti. Sanatçı sözünden korkmuştu en başta. İlkokul ikiden terk babası için sanatçı, televizyonda bar çıkışlarındaki sarhoş hallerini gördüğü, açık saçık giyinen, ipe sapa gelmez insan topluluğuydu. Nasıl “He” desindi ki? “Yok,” dedi o da. Günlerce dökülen yaşlara, annesinin araya girmelerine, kızının yalım yalım yalvarmalarına direndi de yine dönmedi kararından. 
   Tuvalet kapısı -üzerine yerleştirilen aparat marifetiyle- arkasından kapanırken topuk sesleri, kendinden son derece emin, yankılanıyor koridorda. Dar pantolonun üzerine bıraktığı beyaz gömlek, iç gıcıklayan göğüs dekoltesi, sırtından aşağı gürüldeyerek dökülen bukleleri ile herkesin başı kendisine dönüyor; bakan her gözde hayranlık, ışık olup parlıyor. Az önce kapıdan giren, soğuktan büzüşüp kalmış kızdan eser yok şimdi. 
   Dersin başlamasına daha zaman olduğunu fark edince kantine yöneliyor. Kimseyle konuşmuyor. Hiç arkadaşı yok. Zaten buraya da arkadaş edinmeye gelmedi. Sessiz sedasız, çayını ve sigarasını içerek bekliyor. Gözleri, onca insanı görmüyormuş gibi, hep uzaklarda bir yerlere bakıyor. Biliyor, birine yüz verse, biriyle göz göze gelse hepsi üşüşecekler yanına. Kızlar değil ama. Onlar aralarına almak şöyle dursun, konuşmaya dahi tenezzül etmiyor, gözlerini mecbur oldukları zamanlar dışında kendisinden uzak tutuyorlar. Ama erkekler… Göğüslerinin diriliğini, omuzlarının kıvrımını, belinin çizgilerini, kalçasındaki gamzeyi, kasıklarından aşağı inen gizli yolu bilen erkekler. Her ayrıntısını bildikleri vücuduna bakarken, aklından geçenler yüzlerine yılışık bir tebessüm olarak yansıyor. Görmezden geliyor. 
   Sevdiği geliyor aklına. Mehmet. Uzun boylu, çakır gözlü, erkek güzeli Mehmet. Eli eline değmemiş, gözünü gözünden sakınmış, “Kıyamam,” deyip dudağının kenarına kondurduğu minik bir öpücükle bugüne kadar yetinmiş Mehmet. Mahallenin gözdesi, bekâr kız annelerinin en baş namzedi. Gözleri doluyor. Bilse! O kadar sakındığı sevgilisine değen onlarca gözü. Ah bir bilse! Evlenmek bir yana, yüzüne bakmaz bir daha. Ama ahdetmişti bu okula gelmeye. Dönemezdi. Başını öne eğip fark ettirmeden siliyor akmasına izin vermediği yaşları. Sigarasını söndürüp kalkıyor. Herkesten önce sınıfa girmesi gerek. Onu bekliyorlar, biliyor. 
   Aynı umursamaz tavırlar, görmeyen gözler, aynı güvenli adımlarla geçiyor kantinin kalabalığından. Sınıfa giriyor. Kendisi gibi erken gelmek zorunda olan birkaç kişi daha var. Aldırmıyor. Pantolonunun fermuarını indirip sıyırıyor. İç çamaşırını çıkarıp pantolonunun katları arasına saklıyor. Gömlek düğmelerini açıyor, telaşsız. Sütyenini çıkarınca göğüsleri tüm güzelliğiyle çıkıyor ortaya. Soluk lambada parlıyor teni. Sınıfın ortasına yürüyor, çıplak vücudu ve kırmızı rugan ayakkabılarıyla, iki basamaklı kürsüye çıkıyor. 
   Kapı açılıyor, öğrenciler geliyorlar yavaş yavaş. Hayran bakışlar, küçümseyen bakışlar… Çıt çıkmıyor. Herkes yerine geçip hazır olunca, evvelsi günkü duruşunu tekrarlıyor. Baş hafif sağa dönük, çene yukarıda, geriye atılmış omuzlar, bacaklar aralık, elleri en mahrem noktada birleşmiş. Ayaklarından biri düz, diğeri öne uzatılmış, sadece parmak ucu değiyor zemine. 
   Kıpırdamandan dururken, göz kapaklarına Mehmet’in hayalini yapıştırıp yumuyor gözlerini…


Arzu Bahar - Kovulmadım, Ben Ayrıldım!

Alakarga Yayınları, s.69-74



Ayna ve Çan

   
   Sekiz yıl kadar önce; Totomi, Mugenyama denilen yerde, rahipler tapınaklarını büyük bir çanla süslemek istemişlerdi. Bu yüzden, çan yapımı için gerekli malzemeyi elde etmek için; tapınak cemaatindeki kadınlardan eski bronz aynalarını tapınağa bağışlamalarını rica ettiler.
   (Bugün bile, Japonya'daki tapınakların avlularında bu amaçla toplanmış ve üst üste yığılmış eski bronz aynaları görmeniz mümkündür. Benim gördüğüm en büyük ayna bağışı, Kyüşü bölgesindeki Hakata şehrinde bulunan bir Cödo mezhebi tapınağının avlusundaydı. Bu aynalar, otuz üç şaku - yaklaşık on metre - yüksekliğinde bir Amida Heykelinin yapımı için bağışlanmıştı.)
   Mugenyama'da yaşaya ve bir çiftçinin hanımı olan genç bir bayan, çan yapımına küçük de olsa bir katkı olması dileğiyle aynasını tapınağa bağışlamıştı. Ancak kadın, bağışı yaptıktan sonra çok geçmeden bu yaptığına pişman oldu. Kendi kendine '' Ne yaptım ben! Keşke aynamı bağışlamasaydım!'' diye hayıflandı.
   Kadın, annesinin o aynanın geçmişiyle ilgili anlattıklarını hatırlamıştı. Ayna, sadece annesinden kendisine miras kalan bir şey değildi. Annesinin annesi de, annesinin büyükannesi de bu aynayı kullanmıştı. Bu insanların gülümsemeleri, işte hep bu aynaya yansımıştı. Kadın, kendisinin gülümseyişinin de defalarca bu aynaya aksettiğini düşündü. Elbetteki, bu aynanın yerine rahiplere bir miktar para verip, aynayı geri alması mümkündü. Ancak, kadının o kadar parası yoktu. Tapınağa her gidişinde, avluyu çeviren çitin ilerisinde yığılı duran yüzlerce ayna arasında öylece duran kendi aynasına bakıyordu. Aynanın arkasındaki şö-çiku-bai kabartmasından dolayı, kendi aynası olduğunu kolayca anlamıştı. Mutluluk getirdiğine inanılan bu çam, bambu ve erik çiçeği motifi; daha bir bebekken annesi tarafından kendisine ilk kez gösterildiğinde, kendisini ne kadar da neşelendirmişti!
   Kadın, aynayı çalıp bir yere gizlemeyi düşündü. Eğer böyle yaparsa, sonsuza dek kendi hazinesi olarak bu aynaya sahip olabilecekti. Ancak, kadının eline böyle bir fırsat bir türlü geçmedi. Kadın, kendini çok kötü hissetmeye başlamıştı. Çünkü kendi yaşamının önemli bir parçasını , çok ahmakça bir biçimde başkalarına vermişti. Kimi zamanlar, aklına şu atasöz geliyordu: ''Ayna kadının ruhudur.'' (Ruh anlamına gelen Çince karakter, pek çok aynanın arkasında yazılıdır. Bu atasözünün tüm gizemi, işte bu tek karakterde gizlidir.) Bu atasözünün, düşündüğünden çok daha fazla gerçekliğe sahip olabileceği düşüncesi kadını korkutmuştu. Buna rağmen, bu derdini kimseyle paylaşmadı.
   Sonunda, çan yapımı için bağışlanan aynaların hepsi dökümhaneye gönderildi. dökümhanedeki işçiler, aynalardan birinin bir türlü erimediğini fark ettiler. Defalarca uğraşmalarına rağmen ayna bir türlü erimemişti. Bu durum, aynayı bağışlayan kadının bağıştan dolayı pişman olduğunu gösteriyordu. Kadın, aynayı içtenlikle bağışlamadığı için kadının benliği aynaya yapışıp kalmıştı. Bu yüzden de, ayna; alevlerin ortasında soğukluk ve sertliğinden bir şey kaybetmiyor ve ermiyordu.
   Olay, çok geçmeden dilden dile yayıldı. Herkes, bir türlü erimeyen aynanın sahibinin kim olduğunu çok geçmeden öğrenmiş; böylelikle, kadının sırrı açığa çıkmıştı. Bu durum, kadın için büyük bir utanç kaynağıydı. Derin bir utanç ve öfke içinde kıvranan zavallı kadın, çevresindekilerin kendisine karşı soğuk davranışlarına daha fazla dayanamadı. En sonunda, bir mektup yazarak; kendini nehrin derin sularına bıraktı.
   Mektupta şunlar yazılıydı:
   
   Ben ölürsem, aynayı eritmek ve çana katmak kolay bir iş olacaktır. O çanı çalarak parçalayacak kişiye ise, ruhum büyük bir servet hediye edecektir.
   Herkesin bildiği gibi; öfke içinde çıldırarak ölenlerin veya intihar edenlerin, son istek ya da taahhütlerinin tabiatüstü bir güce sahip olduğuna inanılır. Ölen kadının aynası eritilip çan döküldükten sonra; insanlar, mektupta yazılı olanları anımsadılar. Ölen kadının ruhunun, çanı parçalayacak olan kişiye büyük bir servet bahşedeceğinden kimsenin şüphesi yoktu. Bu yüzden, yeni çan, tapınak avlusuna asılır asılmaz; insanlar tapınağa adeta hücum ettiler. Herkes, büyük bir hevesle var gücüyle çanı çalıyor ve çanı kırmaya çalışıyordu. Ancak yeni çan, son derece sağlamdı. Aldığı güçlü darbelerden, hiç de etkilenmiş gibi görünmüyordu. Fakat insanlar bundan dolayı yılmamışlardı. İnsanlar her gün, sabahtan akşama kadar; çıldırmışçasına çanı çalmaya devam ettiler. Rahipler , bu çılgınlığı engellemeye çalışsalar da; kimse rahiplerin dediğine kulak asmıyordu.
   Bir türlü susmak bilmeyen ve günün her saatinde büyük bir gürültüyle çalan çan, artık herkesi canından bezdirmişti. Rahipler de, artık bu sese tahammül edemez hâle gelmişlerdi.
   Rahipler, en sonunda çanı olduğu yerden söktüler ve dağ yamacından aşağıya yuvarlayarak bir bataklığın içine attılar. Derin bataklık, çanı yutmuştu. Böylelikle, çan ebediyen karanlığa gömülmüş oluyordu. 
   Çandan geriye ise, sadece efsanesi kalmıştı.
   Bu çan, Mugenyama çanı  olarak anılır.


Okan Haluk Akbay - Lafcadio Hearn'dan Japon Halk Hikâyeleri

Çizgi Yayınevi, s.132-134



El ele, Hakk’a.

   Ocağı bina zanneden, taşla sınanırmış. Ali Seyit okudu, bir kere daha okudu duvara nakşettiğini. Sabahın ışıkları vurmuştu sultanlar köyüne. Ali Seyit bir ufak kuşun tedirgin ötüşünü duydu, sanki sıva çekilmiş duvarın içinden geliyordu. Dinledi huşu içinde. Dervişlerin mekânında bir küçük kuşun diyeceği çoktur, Ali Seyit’in Sultanlar köyünde varacağı, göreceği çoktur.
   Elli senedir bu sıvalı duvarların arasında yatar, hemen karşısındaki kaya oyuğunda tek pencereli çilehanede kırk gün kırk gece gün sayar. Birinci gün kırk, kırkıncı gün bir zeytin. Zeytin, nefs, delik, nefes, çekirdek, kaynak, delik, zeytin, derviş, nefs diye diye kırkı eder. El almıştır ama verememiştir Ali Seyit. Tek oğlu ocakta kul olmaktansa, Sultanlar’da münafık olmayı kafasına koymuş ve köyü terk-i diyar eylemiştir.
   Ali Seyit o zamandan beri bir giden oğluna, bir de öte tarafta göçen karısı Zehra’ya içerlemiş, yanmış kırk etmiş, bir kırk daha eklemiş. Sultanlar köyü Ali Seyit’e sırt çevirmiş; onun atasını tanımayan evladı Hüseyin’i duyanlar, ocağa da, dervişe de inanmaz, kapıyı aşındırmaz olmuşlar. Ali Seyit o gün bugündür ocağın kapısını biri çalsın diye beklemiş ama bir tek adım duyulmaz olmuş. Babasından el alırken de, dost meclisinde söz duvarlara vururken de hep aynı rivayeti dinlemiş. Her sabah olduğu üzere, bu sabah da yalnız hanesinde babasının sesinin kayıtlı olduğu kaseti teybe takmış ve tarihin ince çizgisinde kırılan rivayet dile gelmiş:
   “Büyük büyük dedem Veli tarlasını geyiklerle sürerken, o zamanlar İran’a sefere çıkmış Yavuz Sultan Selim de bizim Sultanlar köyünden geçmekteymiş. Dedemi gören padişah askerlerine el edip yola devam etmelerini emretmiş, kendisi de Veli dedemin yanına varmış. Veli dedem, ben çok ufaktım, şöyle böyle hatırlarım amma pehlivan gibiydi… Neyse nerede duralamıştık… Karşısında koskoca padişahı görünce geyikleri çiftten sürüp, onlara yol vermiş ve padişaha ‘Hoş geldiniz,’ demiş. Padişah, dedem Veli’ye ‘Hoş gördük Derviş,’ diye hitap edince, dedem sakince ‘Derviş olduğumu nereden bildin padişahım,’ diye sormuş. Padişah da şöyle hafif göz süzüp ‘Sen benim padişah olduğumu nasıl bildiysen, öyle bildim bende,’ deyivermiş. Laf bu ya, uzamış uzamış, tarlada kendi başlarına eyleyen geyiklere çarpmış. Padişah havanın sıcaklığıyla söyle bir silkelenip, bir taşa ayağını koyarken ‘Davrandın mı?’ diye sorunca, dedem Veli ‘Davrandım yel aldı,’ diye cevap vermiş. Padişah bir dedeme, bir de uzakta duran geyiklere bakıp ‘Uzakla nasılsın?’ diye sorunca, dedem ‘Uzağı yakın eyledim,’ diye cevap vermiş. Padişah kaftanını söyle bir arkasından toplayıp ‘ikiyle nasılsın?’ diye sorunca, dedem Veli ‘İkiyi üç eyledim,’ demiş. Padişah dedemin gözlerinin içine bakıp ‘Kaz göndersem yolar mısın?’ diye sorunca derviş dedem ‘Ustasıyım,’ deyivermiş. Bir ilerlemekte olan askerlere bir de padişah ile dedemin konuşmasına bakan vezir, padişah gidince dedeme soruların ve cevapların anlamalarını sormuş. Derviş dedem, akıllı adam, bedavaya kelam eder mi heç? Bir kese altın istemiş karşılığında. Vezir de kabul edince  dedem bir bir açıklamış: ’Padişah ilk soruda erken evlensen oğlun olsaydı deyince ben kızım oldu oğlum küçük dedim. İkinci soruda uzağı yakını görüp göremediğimi sordu, ben de vaktiyle gözlerimin iyi gördüğünü ancak yaşlanınca sadece yakını görebildiğimi belirttim. Üçüncü soruda gençliğimi yaşlılığımı sorunca bastonla yürüdüğümü, yani üçlediğimi söyledim. Son sorduğu soruya verdiğim cevap ise senden aldığım altınlar içindi. ‘”
   Kasetin daha dinleyecekleri varken teyp “tık” edince Ali Seyit senelerdir babasından kendisine kalan tek yadigârı korumak için bir hekim titizliğiyle uğraşmış. Teybe takılan kaseti itinayla çıkarıp, nazikçe sardıktan sonra çıkıp tavuklarının yanına varmış. Onlara hep aynı şeyden bahsedermiş: Ocağın kapısının açılıp, dervişe derviş demeye, yüz sürmeye, selam vermeye gelecek olanlara duyduğu özleminden. O günü kurarmış kafasında yıllardır.


Gamze Arslan - Çerçialan

Varlık Yayınları, s.47-49



 Evet, büyük bir sanatçı olmayabilirim. Fakat hayatı bir sanat eserine dönüştürecek küçük duyarlıklar sayesinde hayatımı yaşama sanatında bir ustalığa erişebilirim. Bir elmayı, o ilk yasak meyve nasıl bir heyecan ve merakla yendiyse, öyle yiyebilme hazzını bana çok görmezsiniz umarım. Elma tadının, o lezzeti hiç almamış bir bilinçte çözülmesini yaşayabilsem her elma yediğimde keşke. Eğer gurmelik bir sanatsa, bir portakalın en lezzetli dilimini bulabilmekle yetinebilirim. (Bir portakalın tüm dilimleri lezzet bakımından eşit değildir.) Bir şehrin, insanlarıyla birlikte oluşturduğu fakat yapay kokularla bastırılmamış hakiki kokusunu alabilir; trafik ve inşaat gürültülerini aşarak şehir halkının keyifli sohbetler arasında attıkları ufak kahkahaları duyabilirim. Bir şehrin kahkahalarını işitebilmek bana göre hiç de basit bir sanat değildir, ne var ki insanoğlunun sanatsal ihtirasları arasında görünmeyecek kadar ufak kalacağını söylememe gerek yok sanırım. Birileri, tam da umutsuzluğa düşmek üzereyken veya bir konuşma yavaş yavaş tatsızlaşmaya başladığında ortaya çıkıp insanları farkında olmadıkları bir senfoniden haberdar edebilseydim... "Bir saniyenizi rica ediyorum hanımefendi. Şu uzaktaki kuş cıvıldamasını duyuyor musunuz? Biraz daha dikkatli lütfen... Hah, evet, kesik kesik ve çok zor duyulan o cıvıldamayı... Ne hoş ama değil mi? İşte bakın bir de kahkaha eklendi şimdi ona, çok güzel olmadı mı?"        Sokaklar, insan kalabalıklarının uğultularına, korna, motor, veya iş makinesi seslerine boğulmuş olsa da, her zaman dinlenecek güzel bir ses vardır, inanın bana. Umarım o insanlardan biri kılarak sevindirirsiniz beni. Şehir demişken... Her şehrin olmasa da , bildiğim birkaç şehrin tam kalbinden geçen rotayı bulup insanları harika bir turistik geziye çıkarabilirim. Şehrin tarihini değil, şehrin ruhunun tarihini anlatırım: "Yan tarafta Roma döneminden kalma bir hamamın yıkıntıları olsa da, hemen yanı başındaki küçük pastanede bundan tam otuz yıl önce birbirlerine gerçekten âşık bir çift, ilk kahvaltılarını yaptı. Kimseler bilmese de, gök kubbesi altında yaşanan bu muazzam duygu alışverişiyle şehrin çehresi önemli ölçüde değişti. Adamın, kadını birçok kez beklediği bu pastanenin çalışanlarıyla yaptığı sohbetlerde şehre dalga dalga insan sevgisi yayıldı. Hemen karşıdaki apartmanda birkaç gün önce yaşlı bir çift torunları olduğunda birbirlerine ne çok sevdiklerini, gençliklerinde hissedemedikleri kadar hissettiler. (Ve laf aramızda, bunu itiraf etmeyi kendilerine yediremediler.) Biraz ileride göreceğimiz küçük bahçeli evin ise başka türlü bir hikâyesi var. Bir erkek, annesi tarafından bazen ince ince, bazen hakaretler eşliğinde aşağılanmak bahtsızlığını tam kırk beş yıl boyunca aralıksız yaşadı. Hazin dersek şiddetini hayli hafifsemiş olacağımız bu acı hikâye, kahramanının geçirdiği bir cinnet sonucu, aralarında annesinin de olduğu yarım düzine insanı katletmesiyle daha acı bir şekilde devam etti. Hapishanede şişlenen adam, şehirdeki fırıncılık standartlarını yükseltmesiyle biliniyordu. Şey... Doğrusu, hiç kimse bu gerçeğin farkında değildi. Fırıncılar Odası'nın üyeleri hariç elbette. Zaten bu üyelerin de ona diş bileyen rakiplerinden ibaret olduğunu  ilave edip hemen şu sokakla devam edebiliriz turumuza. Ya, evet, haklısınız, hayat işte..."

Ferhat Özkan - Yoksunlar

Yapı Kredi Yayınları, s.14-15





 Buraya yeni ve evcimen bir şeyler yazabilmek için Rosa'yla tartışmaya karar verdim, ne de olsa zor bir şey değil. Bu işin en kolay yolu mutfağa girdiğinde beni elimde ikinci dry martini kadehimle görmesiydi. İşte bu fazla kolaydı. İşlediğim alkol suçunun tüm izlerini ortadan kaldırırken yakınlarda okuduğum bir biyografiyi hatırladım, alkol batağına saplanan bir adamın biyografisiydi bu, fakat  adam sağlam bünyesi sayesinde bu bağımlılığını kontrol altına almayı, içtiği miktarı azaltmayı başarıyordu. Hiçbir zaman öğlen on ikiden önce içmiyordu ve öğlen içtiklerinin ardından beşe kadar bir daha ağzına içki koymuyordu. Adam bunun bunun zorlu bir mücadele olduğunu ve her zaman da öyle olacağını biliyordu. Hafta sonları kapıları boyuyor, odun kesiyor, çimleri biçiyor ve içki vaktinin gelip gelmediğini öğrenmek için her on dakikada bir saate bakıyordu. Beşe beş kala, kan ter içinde ve elleri titreye titreye içki karıştırıcısını çıkarıp kendine bir dry martini hazırlıyordu. 

   Neyse, Rosa'nın mutfakta beni yakalamasına izin verdim ama elimde dry martini kadehi değil bir bardak su vardı. "İşler pek de iyi gitmiyor," dedim ve böylece bu günlüğe az biraz öfke içeren gündelik bir olayı yazabilmemi sağlayacak tartışmayı ateşlemiş oldum. "Ne demek istiyorsun?" dedi. "Sence bizimki sağlıklı bir ilişki mi?" diye sordum. "Hayır," dedi. "O zaman konuşalım." Yüzü gergin ve solgundu, gözleri şiş değil ışıl ışıldı, kaşlarını hafif kaldırmıştı; çok yorgun olduğu her halinden belliydi. "Tongoy nasıl?" diye sordu.
   "Sana selam söyledi ve yarın ofise seni görmeye geleceğini hatırlatmamı istedi," dedim. "Sevdiğin her şeyi mahvediyorsun," dedi birden. Tuzağa bu kadar kolay düşmesini beklemiyordum doğrusu. "Çocuklarımı seviyorum ve onları mahvetmedim," diye yanıtladım şaka yollu; gerçekten kavga etmek gibi bir niyetim yoktu ne de olsa. "Ne çocukları Tanrı aşkına? Montano'yu buna karıştırma, edebiyata bulaştırarak ona yeterince kötülük yaptın zaten, zavallıcık kitap gibi konuşuyor, kitap gibi konuşmak ne demek biliyor musun?" Bir an durup düşündüm ve bu tartışmayı sırf bu günlük için planladığımı söylemeden, "İyisi mi Şili'den döndüğümden beri sürdürdüğümüz o huzurlu hayata dönelim," demeden önce- benim gibi bir edebiyat eleştirmeninin, sorduğu soruya yanıt vermekten aciz olduğunu düşünmemesi için- "Kitap gibi konuşmak dünyayı sonsuz bir metnin uzantısı gibi okumaktır," dedim.


Enrique Vila-Matas - Montano Hastalığı

Çevirmen: Seda Ersavcı, Jaguar Kitap, s.51-53



Siz Yere İnebilirsiniz, Ben İnmem!
   Şeftali, badem ve kiraz ağaçları çiçeğe durdu. Cosimo ile Ursula günlerini birlikte, çiçeğe durmuş ağaçların üstünde geçiriyorlardı. İlkbahar, hısım akrabanın kasvetli komşuluğunu bile neşesiyle renklendiriyordu.
   Sürgünler topluluğunda ağabeyim hemen yararlı olmayı becerdi, ağaçtan ağaca geçmenin değişik yollarını öğreterek bu soylu aileleri her zamanki ölçülülüklerinin dışına çıkıp biraz hareket etmeye özendirdi. Daha yaşlı sürgünlere misafirliğe gitme olanağı sağlayan halattan köprüler yaptı. Böylece, yaklaşık bir yıl kadar yanlarında kaldığı İspanyolların yerleşim yerini, kendi buluşu olan su depoları, fırınlar, kürklü uyku tulumlarıyla donattı.
   Fikirler eşlik etmiyorsa mekanik yeniliklerin ne hükmü vardı, Cosimo o ölçülü asilzadelere Rousseau ve Voltaire’in düşüncelerini anlatmaya çalışıyordu. Pek de başarılı olamıyordu, çünkü hiçbiri dediklerinden hiçbir şey anlamıyordu. Ama Don Sulpicio, baronu tehlikeli bir kafaya sahip biri olarak değerlendirmeye ve Don Frederico’yu kızının onunla gezmemesi konusunda doldurmaya başladı.
   Aslında, bu soylu aileler çok sıkı geleneklerle yetiştirilmiş olmalarına rağmen, sürgünde, ağaçların üstünde sürdürdükleri hayat içerisinde pek çok şeye kulak asmıyorlardı. Cosimo’nun iyi bir delikanlı olduğunu düşünüyorlardı, soyluydu, üstelik onlara faydası vardı ve kimse kendisini zorlamadığı halde onlarla kalıyordu; her ne kadar, Ursula’yla aralarında bir sevgi bağı olduğunu fark ediyorlar, sık sık çiçek ve meyve toplamak bahanesiyle meyve ağaçlarının arasında kaybolduklarını görüyorlarsa da karşı çıkmamak için bu durumu görmezden geliyorlardı.
   Fakat Don Sulpicio’nun ortalığı karıştırmasından sonra, Don Frederico artık bilmezden geliyormuş gibi davranmayı sürdüremezdi. Cosimo’yu görüşmek için bulunduğu çınara çağırdı. Uzun, kara Don Sulpicio yanı başındaydı. [kız] ile görülüyormuşsun.”
   “Hablar vuestro idiota [sizin dilinizi] öğretiyor bana Efendimiz.”
   “Kaç yaşındasın?”
   “Diez y neve [on dokuz] sayılırım.”
   “Joven! [Genç!] Çok genç! Kızım evlenecek yaşa geldi. Por fue [niçin] ona eşlik ediyorsun?”
   “Nasıl?”
   “Kızım sana el castellano’yu [İspanyolcayı] iyi öğretememiş hombre [be adam]. Diyorum ki, kendine bir nova [eş] seçmeyi, bir yuva kurmayı düşünmüyor musun?
   Sulpicio ile Cosimo, aynı anda bir hareket yaparak ellerini öne doğru uzattılar. Konuşma öyle bir mecraya doğru akmaya başlamıştı ki, Don Sulpicio’nun istediği bu değildi, ağabeyimin de.
   “Yuvam,” dedi Cosimo, en yüksek dalları, bulutları göstererek, “işte bunlar benim yuvam, tırmanabildiğim yere kadar, yukarı çıkabildiğim…”


Italo Calvino - Ağaca Türeyen Baron

Çevirmen: Filiz Özdem, Yapı Kredi Yayınları, s.157-158


Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

ABOUT ME

I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out.

POPULAR POSTS

  • "Narla İncire Gazel" - Bilge Karasu
    "Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne...
  • "Bile Bile Bilinmeze Gelmiş Olmak" - Şafak Akyazıcı
    Şu lanet olası göz kalemini altıncı defa yüzüme yayılmış şekilde görmeye tahammül edemiyorum. Üniversite sınavını bile ilk girişimde kazandı...
  • "Mezarımdan Yazıyorum" - Machado de Assis
      Bildiğim kadarıyla şimdiye dek kendi hezeyanlarını anlatan kimse yok. Bunu ben yapacağım, bilim dünyası da bana minnettar kalacak. Okur, p...
  • "Ağaçtaki Kız" - Şebnem İşigüzel
    Sen Buralarda Yokken    Bu bir özgürlük ve aşk hikâyesidir. İki hasta gencin hikâyesi. Birisi benim.    O gece, bundan böyle üzerinde yaşaya...
  • YEDİGÖLLERDE KAMP
    Batı Karadeniz Bölgesi’nin vazgeçilmezi Yedigöller, oldukça engebeli ve büyük bir arazi içerisinde oluşmuş. Sık ormanlarla çevrili Yedigölle...
  • "Bahar İsyancıdır" - Onat Kutlar
     Bu özelliğimi ilk kez, çocukken fark ettim. Evimizin avluya bakan ikinci kat odasının penceresi önünde oturmuş, garip bir olayı izliyordum....
  • "Şizodüş" - Merve Sevde Selvi
    Akşam oluyor. Şehrin üstüne karanlık inerken daralan göğsümü, dünyanın muhtelif yerlerindeki gün doğumlarını düşünerek geniş tutuyorum. Masa...
  • INTERRAİL’DA NASIL SEYAHAT EDİLİR?
    Adından da anladığımız üzere interrail bizim Avrupa boyunca tren ile yaptığımız bir seyahat şeklidir.Genel olarak interrail’a başlamayı düşü...
  • "İç Dünyamdan Notlar" - Paul Auster
     3 Ocak 2012, son kitabını yazmaya başladığın günden tam tamına bir yıl sonra. Bedenin konusunda yazmak, fiziksel varlığının yaşadığı sayısı...
  • "Rappaccini'nin Kızı" - Nathaniel Hawthorne
    Giovanni o gün kendisine hitaben yazılmış bir tavsiye mektubu getirdiği, üniversitedeki tıp profesörlerinden Sinyor Pietro Baglioni'ye b...

Advertisement

Follow us on Facebook

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

EREN ARDA GÜLER. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Featured Post (Slider)

Kötüye Kullanım Bildir

Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan ( 44 )
    • ►  Mart ( 17 )
    • ►  Şubat ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım ( 43 )
    • ►  Ekim ( 43 )
    • ►  Eylül ( 53 )
    • ►  Ağustos ( 6 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 9 )
    • ►  Mayıs ( 16 )
    • ►  Nisan ( 56 )
    • ►  Mart ( 15 )
    • ►  Şubat ( 7 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık ( 7 )
    • ►  Kasım ( 8 )
    • ►  Ekim ( 7 )
    • ►  Eylül ( 3 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 3 )
    • ►  Mayıs ( 1 )
    • ►  Nisan ( 4 )
    • ►  Mart ( 3 )
    • ►  Şubat ( 5 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık ( 1 )
    • ►  Ekim ( 10 )

Bu Blogda Ara

Blog Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs 2020 ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan 2020 ( 44 )
    • ►  Mart 2020 ( 17 )
    • ►  Şubat 2020 ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım 2019 ( 43 )
    • ►  Ekim 2019 ( 43 )
    • ►  Eylül 2019 ( 53 )
    • ►  Ağustos 2019 ( 6 )
    • ►  Temmuz 2019 ( 2 )
    • ►  Haziran 2019 ( 9 )
    • ►  Mayıs 2019 ( 16 )
    • ►  Nisan 2019 ( 56 )
    • ►  Mart 2019 ( 15 )
    • ►  Şubat 2019 ( 7 )
    • ►  Ocak 2019 ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık 2018 ( 7 )
    • ►  Kasım 2018 ( 8 )
    • ►  Ekim 2018 ( 7 )
    • ►  Eylül 2018 ( 3 )
    • ►  Temmuz 2018 ( 2 )
    • ►  Haziran 2018 ( 3 )
    • ►  Mayıs 2018 ( 1 )
    • ►  Nisan 2018 ( 4 )
    • ►  Mart 2018 ( 3 )
    • ►  Şubat 2018 ( 5 )
    • ►  Ocak 2018 ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık 2017 ( 1 )
    • ►  Ekim 2017 ( 10 )

Combine

Horizontal

Vertical1

Vertical2

Gallery

Portfolio

  • Home
  • Features
  • _Multi DropDown
  • __DropDown 1
  • __DropDown 2
  • __DropDown 3
  • _ShortCodes
  • _SiteMap
  • _Error Page
  • Learn Blogging
  • Documentation
  • _Web Documentation
  • _Video Documentation
  • Download This Template

Footer Menu Widget

  • Home
  • About
  • Contact Us

Social Plugin

Contact us

About

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Categories

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

PGA Head Teaching Professional

Fotoğrafım
erenardaguler
Profilimin tamamını görüntüle

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Subscribe To Sarah Bennett Blog

Kayıtlar
Atom
Kayıtlar
Tüm Yorumlar
Atom
Tüm Yorumlar

Slider Widget

5/recent/slider

CATEGORIES

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Advertisement

Main Ad

Trend Tags

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Pages

  • EV
  • EV
  • EV

Most Trending

  • "Babam Beni Şah Damarımdan Öptü" - Ozan Önen
       İnsan, babası hayattayken, sanki tüm babalar hayattaymış gibi bir yanılgıya; babası öldüğündeyse sanki sadece kendi babası ölmüş gibi bir...
  • "Kadın Yok Savaşın Yüzünde" - Svetlana Aleksiyeviç
     İnsan savaştan büyük...     Büyük olduğu sahneler akılda kalan. Savaşta insanı yönlendiren bir şey var ki tarihten bile güçlü. Daha derinde...
  • "İpekli Mendil" - Sait Faik Abasıyanık
    Vakit geçiyor. Gün akşama, akşam geceye dönüyor ve bütün bunlara kuşlar şahit, gök şahit, insan şahit. Yaşlanıyoruz. Sait Faik nasıl anlatıy...
  • Tolstoy - Polikuşka
     Tam da o sırada Yegor Mihayloviç konağın kapısında gözüktü. Şapkalar art arda başlardan alındı, kâhya yaklaştıkça ortasından, önünden dazla...
  • Rebecca Solnit - Karanlıktaki Umut
      Neden-sonuç ilişkisi tarihin ileri doğru hareket ettiğini varsayar ama tarih bir orduya benzemez. Tarih, yanlamasına seğirten bir yengeç, ...
  • "Pan" - Knut Hamsun
     Üçüncü Demir Gece; olanca gerginlik içinde bir gece. Hiç değilse biraz don olsaydı! Don yerine gündüzün güneşinden kalma bir sıcaklık; ılık...
  • UKRAYNA'YA GİTMEK
    ARABA İLE GİTMEK… Mail kutuma yoğun bir şekilde gelen bir diğer soru, Ukrayna’ya araba ile gitmek. Her ne kadar Ukrayna’ya araba ile yolculu...
  • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
    Ulaşım Düzce merkezine, İstanbul yada Ankara'dan otoban yoluyla ulaşmak mümkün. İstanbul - Düzce otoban çıkışı 210 km. Merkeze ulaştığın...
  • KAMP MATI NEDİR VE NASIL SEÇİLİR?
    Özellikle uzun süre yürüyerek seyahat ederken yaptığım doğa kampları sırasında karşılaştığım en keyif bozucu durum kamp çadırını kuracak uyg...
  • "Şizodüş" - Merve Sevde Selvi
    Akşam oluyor. Şehrin üstüne karanlık inerken daralan göğsümü, dünyanın muhtelif yerlerindeki gün doğumlarını düşünerek geniş tutuyorum. Masa...

Featured Posts

About Me


I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out. Great things in business are never done by one person. They’re done by a team of people.

Popular Posts

  • "Narla İncire Gazel" - Bilge Karasu
  • "Bile Bile Bilinmeze Gelmiş Olmak" - Şafak Akyazıcı
  • "Mezarımdan Yazıyorum" - Machado de Assis

Advertisement

Designed By OddThemes | Distributed By Blogger Templates