DENEME BLOGU
  • Home
  • Download
  • Social
  • Features
    • Lifestyle
    • Sports Group
      • Category 1
      • Category 2
      • Category 3
      • Category 4
      • Category 5
    • Sub Menu 3
    • Sub Menu 4
  • Contact Us

Bir Adam! 
   Yüzü sıkıntılı, elleri cebinde, boyu uzun. İnce ama, zayıf değil. Yapılı. Yokuş yukarı çıkarken, omuzlarını kısıp, kendine yumulmuş. Sanırsın, ne zeytin ağaçları, ne yol boyu açmış beyaz zakkumlar, ne çardaklardan taşan bugenviller var. 
   Kızıl saçları, omuzlarına inen kadın, set üstündeki evin camlarını açarken gördü onu. Önce, 
   "Bu da kim” dedi, güneşten yüzünü kırıştırarak. Ayırdında olmadan saçlarını düzeltti, acele geceliğinin yakasını örtmeye çalıştı. Sonunda, 
   "Ha, yukarki yalnız adam bu. Nereden çıktı. Ortalarda yoktu. Hoş ötekiler de yok ya" diye düşündü. Ama baskın olan,yüreğini oynatan düşünce,
   "Hoş adam" oldu. 
   Adam yokuş yukarı çıkarken, (hani omuzlarını kısıp kendine yumulmuş) sözcükler, görüntüler, karmakarışık duygular halinde, bir görünüp bir kayboluyordu. 
   Zeytin, mandalina, bugenvil, yokuş, deniz, yabancı bir gemi gelmiş, üç gemi, mevsim daha açılmadı diye düşünürken işte bahçe, işte ev. (Yolun başında, zeytin ağacının yanındaki o kuş yuvası evin penceresindeki kadının ayırdına bile varmadı.) 
   Mavi mavi değildir. Esintinin neresine yüzünü çevireceğini bilemez insan. Esinti ne? Ne ki? Var mı ki? Hani? 
   Evi ot bürümüşse, kepenkler açık değilse, içerlerden konuşma sesleri gelmiyorsa gülüşmelerle karışık... (O hep gülerdi, bazan, suya, yüksekten boncuklar atılıyormuş gibi tek tek; cup cup cup; bazan pencere camlarında yağmur tıpırtısı; pıttıdı pıttıdı.) Bahçede tekir. Daha yavru. Adı, Gümüş. Kulaklarını dikmiş kuş yakalama gayretinde; kafa, sanki bir güvercin; bir o yana hafifçe, bir bu yana belli bile olmadan. Büyük hala sabah kahvesiniiçerken gülümsüyor: 
   "Şu maymuna bakın" diyor. "Nasıl da pür dikkat. Bacak kadar boyuna bakmadan, aklı sıra kuş avlayacak. Hah ha! Ay maymuuun!" 
   Çoluk çocuğun, telefonların, kız seslerinin sabah şamatası nerede? (Hani hiç dayanamazdı. Çıkıp deniz kenarına, Abdi'nin kır kahvesine kaçardı; gazeteleri ve kitabıyla.) Sesleri duyuyor mu? Duyuyor. İç içe, birbirine girerek, arasına gülüşmeler karışarak, yarım yarım, yaz evine denizden gelen, eve çarpıp dağılan ses yumağı, mutfaklardan gelip bahçede oyalanan dumanlı koku, seslenmeler, küçük çığlıklar, ah, aaaaaay, vahlanmalar, gülüşüvermeler. Karnıyarık dibini tuttu, gene, gene mi, gene gene gene, Suna, Ayşin, Müge kızlaaaaaaar... Vah vah vah yemek dibini aldı. Oh, mis gibi toprak kokusu. İbrahim abi, hani gül almaya gidecektik. Erkan abiler geliyor yarın. Çocuk nerde? Aman bu kızların kıkırdaması. Gene kavga ederler karısıyla valla... Zil sesi var. Koşup bakın şuna. Sucudur bu, kaçırmayalım. Gene yürüyüş varmış. Bu elbise sana çok yakışıyor, sarı herkese yakışmaz. Tadını kaçırdılar Aman hadi be halaaaaaaaaaaa! Konuşma. Annen oyuna gidiyor mu bugün? Kaçırır mı! Bu Erkan'ın karısı da! Çok kıskanç kadın canım. Erkeğin üzerine bu kadar düşülmez ki. Kızlar bana da bir kahve yapın. Hadi denize gidiyor muyuz? Akşamüzeri ben oyundayım. Olmaz! O genç kız, sen daha çocuksun. Bence Hüseyin abi çok haklı. İşçilerden sonra, memurlar da yürüyecekmiş. Babamın yazısını okudun mu anne? Heeeeey süt taşıyor. Okusa da anlamaz ki be! Aa! Gülseren ablalar geliyor. Yihhuuuu! 
   Sadece sıcak 'hükümran!' Bir de ağustosböcekleri, yüreği sıkıştıran bir tekdüzeliğin ağır sıkıntısıyla birarada. 
   Şimdi ev... Sarı, kuru, sessiz, tozlu, eskimiş, terkedilmişliğin yoğunlaşmış, kabuk tutmuş... Bir ağıt, denizin dibine dibine karanlık, kararsız, belirsiz, boğuntulu, tuzlu, ölümcül... 
   O kargaşanın, o çoluk çocuk... 
   O çoluk çocuk şamatasının... 
   Şamata. 
   Evet! 
   Onların ortasında, onlarla birlikte yalnız olmak vardı. 
   Evet, onların arasında... 
   Oysa, şimdi... 
   Artık.. 
   Artık hep üç nokta! 
   Tek başına yalnız olmak, renklerin, seslerin, şamatanın (baş üstüne) gülüşlerin, küçük çekişmelerin, tatlı dedikoduların... 
   O gülüş suya, ta yukardan, tek tek boncuk atılıyormuş gibi tek tek tek tek, peşpeşe peşpeşe... 
   Alıp başını, yumulup kendine çekip gitmeli.  
   Ne bu şimdi? Ne? 
   Onlarla birarada yalnızken, şimdi böyle, tek başına... 
   Zaten mutluluk ya da mutsuzluk tanımlanabilinir mi? Yaşamın bir ucundan tutmak gerek. 


Nezihe Meriç - Çisenti

Yapı Kredi Yayınları, s.75-77



   Bir şey göremiyorum külçeleşmiş anıların içinden. Takamıyorum gözlerime anıları. Anılar da gözüme kelepçelik ediyor olmasın? Ne var şu sıra, eskiden bahçeye asılı penceremin önünde? Bir ağaç duruyor mu gerisin geri orada? Can çekişmelerime bakaraktan yapraklarını döküyor mu sadakalık? O son yaprağını harcadığında ben de canımın sapından kopmuş mu olacağım? Öyle mi gerçekte? O zaman bu ne biçim yaprak sadakası? Dökülen yapraklarla saat mı tutuluyor? Bu ağaç mı cellat mı? 
   Dallı budaklı bir alışverişim olmuş muydu ağaçla? Salt bir kez tepesine çıktıydım. Onu da ne zaman yaptım bilemiyeceğim. Birisine ya da bir şeye kızmış olacaktım ürkütülen ağzımın en kuytu bir köşesinden. Ayaklarıma düşman düşman bakan yerden, oranın yeryüzülüğünden, kurşun suratlılığından, koskoca bahçenin içinde beni oburlamasına yalanlayan duvarlardan bıkmıştım. Onun için tırmanmıştım ağacın tepesine. Başka görüler içre boşalmalara.
   Ne ki sakıncalıydı bu. Tüm görülerden kuşkulanıyor, alışmaktan korkuyordum. Hiçbiri yerinde durmuyor ki. Bahçeye dışarıdan bir görü çağıracak olsam hemen sepetlenecek, biliyorum. Defol git, denilecek. Feyzi'ye verdiğimiz tanıdığımız görüler Feyzi'ye yeter. Kaçak görülerin içeri girmesi yasaktır, denilecek. Ağaca çıkınca gözlerimi kapadım. Kendi içimde tatile çıkmış gibiydi gözlerim. Bahçeyi taşımaktan hiç olmazsa bir ağaç boyu kurtulmuşlar. Tüy gibiydim. Tüyden de azdım. Sanki bütün dokularımın kaynaklaştığı kök hücrenin içinde uçuyordum. Hücrenin zarını delip doku-öncesi bir hafifliğe erişecektim sanki. Bu çok hoşuma gitmişti. Gülmüştüm. Alkışlamıştım ağacı. Hücrenin içinden elimi uzatıp dalını öpmüştüm. Artık senli benli olalım, demiştim. Benim görmediklerimi sen de görme, demiştim. Senli benli olalım özsularında. 
   Ve ben bunları kapanık gözlerimin arkasındaki bakışlarla söylemiştim sözcükler ve heceler dışında. 
   Ses çıkarmamıştı ağaç. Ben buna kızmadımdı. Kızamazdım da. Anlıyordum o kadarcığını. Ağaçla arkadaşlığa lüpten konulur mu? 
   Ağaç, karatahtaya tebeşirlenmiş uslu bir resim değildi. Ağacın göbek adı vardır kimse görmez. Ağacın kuş defteri vardır kimse okumaz. Ağaç isterse sınıfa geç gelir ve asar bütün dersleri dallarına. 
   İlkin eğlendirmeye başladım. Bir yağmur buldum. Onun sesini kuşandım. O sesle gitmeliydim ağacın suyuna. Masallar söyledim ağaca, öyküler. Bir ağacın sevebileceği, ısınabileceği türden. (Bir ağacın üç kızı vardı...) Ve bunları kuşdili ile anlatıyordum. Söylemesi bu yüzden iki üç kat uzuyordu. Ama gene de insanların delgiye, kazmaya, kerpetene benzer sözcüklerinden çok daha güzellerini buluyordum. Ağaç için neler neler kurdum. Örneğin: 
   yaprak çarşıları 
   saklambaç çiçekleri 
   rüzgâr odası 

   böcek yazısı 
   Dal sokağı 
   Postacı kırlangıç 
   Kuş kapısı... 
   Bütün bülbüllerin toplancası olmuştu dilim. Ağaç ses etmiyordu gene. Bülbüllerle arası iyi değildi belki. Şiirlerden çıkmazlıklarını biliyordu herhalde. Sonra bir bir bildiğim bütün kuşları denedim. Boş yere. Oralı olmuyordu. İşte orada bıktım. Ağaç leşlerine konan akbaba oldum. Korkunç fil-kargası oldum. Kapkara bir sesle, uğursuz, şom-dudaklı, balta-gagalı ötüşler, hortlak ormanlar çıkardım içimden.


Feyyaz Kayacan - Çocuktaki Bahçe

Kırmızı Kedi Yayınları, s.13-15



   Kışlar giderek uzar, yazlarıysa sanki trans hâlinde geçiririz. Her şey hızla akar ve akıp giden her şey akılda olduğu gibi kalır. Bunun anılarla ilgisi yoktur, anılar solar, belleğimizde onlara ulaşmak giderek güçleşir, zaman da, tıpkı mekân gibi çözülmeye başlar. İkisi de hem daralır hem de sonsuza kadar esner. Evimizi giderek daha az terk ederiz. Bedenimiz büzüşür, ağrımaya başlar. Başlarda doktora gider, hap içer, krem ve merhemler kullanırız, nihayetindeyse artık yemek, içmek bile istemez canımız. Toz hâline gelinceye dek kururuz. Gıda alıp dışkı atmaya indirgenmiş bu döngü bizi yıldırmıştır. Aslında değişen bir şey olmamıştır, sadece merak ve mutluluk duymuyoruzdur. Bazen öleceğimize seviniriz ama genellikle korku hâkimdir. Ölümün bile bize armağan edilmeyeceğini tahmin ederiz. Bütün gücünüzü alacağını biliriz. Ama gücümüz azalır. Bununla başa çıkamayacağımızı hissederiz. Bu da yeni bir şey değildir. Hangi işle başa çıkabilmişizdir ki? Zaten ta baştan beri başarısız olmamış mıyızdır? Doktorların muayenehanelerinde bekleyen yaşlı insanlar iyimser oldukları izlenimini yaratmaya çalışırlar. Üstelik ara sıra bir ilaç, herhangi bir merhem ya da doktorun bir sözü nedeniyle rahatladığımız ve ümide kapıldığımız da olur. Ama ümit yaşlı insanların harcı değildir. Genç insanlar bunu anlamaz. Ümit edemediğimizde bize öfkelenir, bizi kendimizi bırakmakla itham ederler, bize ümit aşılamaya çalışırlar. Yaşamamıza neden olan ümitlerin bize neye mal olduğunu ve her şeyin neredeyse bittiği şu günleri ne pahasına yaşadığımızı bilmezler. Her bir ümit ölmemizi engeller, silinip gitmemizi geciktirir, bize ağrılar verir. Ama bunu genç insanlara anlatmayız, çünkü onları ümitsiz bırakamayız. Çürümemizi onlara bulaştırmamak zorundayızdır. Bu zor bir iştir ve tüm konsantrasyonumuzu gerektirir. Yaşlılığın izlerini taşıyan karşımızdaki bu insan da kim? Babamız mı, annemiz mi yoksa oğlumuz ya da kızımız mı? Yüz hatları birbirine benzer, aynı şekilde kullandıkları sözcükler de. Kim derdi ki, bir zamanlar tüm dünyamız olan ana babamız bir gün, işin sonuna geldiğimizde bizi böylesine ortada bıracak? Önce bize yürümesini, yemek yemesini, konuşmasını öğretirler, sonra da bizi öylece ortada bırakıp artık tek başımıza yemek yiyecek, konuşacak, yürüyecek hâlde olmadığımızda kimsesiz kalmamıza neden olurlar. Her şeyin sırası aslında ters değil mi, yaşlı insanlar olarak dünyaya gelip doğumumuza kadar gençleşmemiz daha doğru olmaz mıydı? Ama zaten öyle. Doğumumuza yaklaşarak ölüyoruz. Ölmemizin ya da doğmamızın bir önemi yok, önemli olan tamamlanması, biz değiliz. "Ben", büyük döngüyü kabullenemeyecek kadar dardır, bu yüzden de çözülür. Yaşlı insanlar giderek birbirine benzer. Bu yüzdendir ki gençleri hâlâ kendimiz olduğumuza inandırabilmek için en belirgin özelliklerimizi canlı tutarız. Gençler en korkunç yönlerimiz olarak nitelendirdikleri bu özellikler onları kandırmak için elimizdeki son silahtır. Sürekli saatin kaç ya da günlerden hangi gün olduğunu sorarız. Aynı hikâyeleri defalarca anlatarak sinirlerini bozarız. Yardım kabul etmez, ağzımıza tıktıkları lapayı tükürürüz. Onlarsa böyle yaparak hayatta kaldığımızı bilmezler.

Margit Schreiner - Hayal Kırıklıkları Kitabı

Çevirmen: Ogün Duman, Metis Kitap, s.71-73



 "Ey yüce tanrım, sen yaşayan ve hisseden tüm varlıkları seversin."
   Neden günah işlemek ve haç çıkarmak zorundayım? "Şimdiden sonu olmayan geleceğe doğru ilerleyen başlangıçsız zamanda biriken uçsuz bucaksız düşüncelerin arasında tek bir düşünceyi, tek birini bile kavramak imkânsızdır."
   "Aslında hayat gerçek değil" meselesi kadim  bir mesele, bilirsiniz, ama işte güzel bir kadın görürsünüz ya da karşınıza öyle bir şey çıkar ki onu arzulamaktan kendinizi alıkoyamazsınız, oradadır çünkü - 28'lik bu genç kadın, naif bedeniyle karşımda duruyor (Bunu (bir önlükten bahsediyor) boynuma takıyorum ki kime bakıp da güzel bedenimi görmesin." Kendince espri yapıyor çünkü aslında güzel olduğunu düşünmüyor) ve ah, yüzü çilesini nasıl da dışa vuruyor, nasıl da güzel, payı olmalı şu ölümcül dünyanın hamurunda bu yüzün - kumların üzerinde durup düşüncelerinizde Wagner'in Büyülü Ateş Müziği'ni çalarken denize doğru bakmanıza sebep şahane bir gündoğumu misali - Zavallı Tristessa'nın kırılgan, kutsal çehresi, uyuşturucu öyle bir canına okumuş ki, bedeni bir erkeğin iki metre havaya savurabileceği denli ufak tefek, dehşetli ve atak olsa dahi - ölümün ve güzelliğin bileşimi - karşımdaki sırf Biçim; cinsel çekiciliğin tüm eziyetleri ve işkenceleri; göğüsleri, bedeninin kıvrımları, bir kadında kollarınızın arasına alacağınız şeylerin hepsi; 1.80 boyunda bile olsa, ki öyledir kimisi, yine de geceleyin başınızı onun göbeğine yaslayıp uyuyabilir, o düş görürken kıyısına uzanıp şekerleme yapabilirsiniz - 80'indeki Goethe gibi aşkın boşuna olduğunu biliyor ve omuz silkiyorsunuz - Sıcak bir öpücüğe, dile dudağa, o ince bele sarılmaya, sımsıkı sarıldığınızda kollarınızın arasında süzülen sıcacık varlığın tamamına hayır diyorsunuz - küçücük bir kadın - nehirler onun uğruna akıyor, erkekler merdivenlerden aşağı yuvarlanıyor - Tristessa'nın ince uzun, buz gibi kahverengi parmakları, aheste, rahat ve bezgin, kavuşan dudaklar misali - Dipsiz aşk yuvasının İspanyol Gecesi Tristessa, size dair düşlerinde boğa güreşleri, başıboş yanakta miskin bir kızartı, yağmurdan çıkma - Ve tüm bu sevimli özelliklerin bileşimi, çok uzak diyarlardan gelen genç bir adamın burada kalmak istemesine neden olan güzel bir kadının tüm letafeti - badirenin birinden diğerine sıçrayarak gezmekteydim Kuzey Amerika'yı, döne döne çevresini.


Jack Kerouac - Tristessa

Çevirmen: Begüm Gür Erdost, Siren Yayınları, s.52-53



 lgnatius tuğla döşeli patikayı sendeleye sendeleye tırmanıp eve vardı, basamakları güç bela çıktı ve zili çaldı. Ölü muz ağacının yapraklarından biri kopmuş, Plymouth'un motor kapağının üzerine düşmüştü. 
   "Ignatius, bebeğim," diye haykırdı, kapıyı açan annesi. "N'oldu? Ölmek üzereymiş gibi bi halin var." 
   "Tramvayda supabım kapandı." 
   "Tanrım. Çabuk içeri gir, dışarsı suğuk." 
   Ignatius acınası bir halde, ayaklarını sürüyerek mutfağa girdi, bir iskemlenin üzerine çöktü. 
   "Sigorta şirketindeki personel müdürü bana son derece alçaltıcı bir biçimde davrandı." 
   "İşe alınmadın mı?" 
   "Elbette alınmadım." 
   "Neler oldu?"
   "Bu konudan söz etmemeyi yeğlerim." 
   "Öteki yerlere de gittin mi?" 
   "Gitmediğim belli değil mi? Olası işverenleri büyüleyecek durumda olmadığım açık. Olabildiğince çabuk eve dönme akıllılığını gösterdim." 
   "Muralini bozma, bi tanem."
   "Mural mi? Ne yazık ki ne demek istediğini anlamıyorum " 
   "Lütfen kabalaşma. İyi bi iş bulacaksın, eminim. iş aramaya daha yeni başladın," dedikten sonra oğluna baktı. "Ignatius, sigortacıynan konuşurken o kasket başında mıydı?"
   "Tabii ki başımdaydı. Büro iyi ısıtılmamıştı. O şirkette çalışanların her gün o soğuğu yiyip nasıl yaşayabildiklerini aklım almıyor. Bu yetmezmiş gibi, beyinlerini kızartan, gözlerini kör eden bir sürü floresan lamba var. O işyerinden hiç hoşlanmadım. Personel müdürüne çalışma ortamının yetersizliklerinden söz etmeyi denedim, ama hiç ilgilenmedi. Sonunda düşmanca bir tavır takındı." Ignatius gök gürlemesini andıran bir geğirti salıverdi. "Ama sana böyle olacağını söylemiştim. Ben bu çağa uymayan biriyim. İnsanlar bunu anlıyor ve bundan hoşlanmıyorlar." 
   "Ah, Tanrım, peşini bırakmamalısın, bebeğim." 
   "Bırakmamak mı?" diye yineledi Ignatius öfkeyle. "Bu sapık düşünceleri kafana kim sokuyor kuzum?" 
   "Bay Mancuso." 
   "Aman Tanrım! Anlamalıydım. Peki kendisi 'peşini bırakmayan'ların örneği miymiş?" 
   "Zavallı adamın hayat öyküsünü bi dinnesen. Karakoldaki çavuşun ona neler yaptığını bi duysan..." 
   "Yeter!" Ignatius bir kulağını kapadıktan sonra yumruğunu masaya indirdi. "O adamla ilgili tek sözcük daha duymak istemiyorum. Yüzyıllardır dünyaya savaşı ve hastalığı yayanlar hep Mancuso'lar olmuştur. Bu iblisin ruhu ansızın evimizden çıkmaz oldu. Adam senin Svengali'n olup çıktı!" 
   "Ignatius, kendine gel!" 
   "'Peşini bırakmama'yı kabul etmiyorum! iyimserlik midemi bulandırır. Sapıklıktır. Yaratıldığından beri insanoğluna evrende en çok yakışan şey, dert çekmektir." 
   "Ben dert çekmiyorum." 
   " Çekiyorsun" 
   " Hayır, çekmiyorum" 
   "Evet, çekiyorsun." 
   "Ignatius, ben dert çekmiyorum. Çekseydim, söölerdim." 
   "Ben sarhoş olup birinin özel mülküne zarar verseydim, bu yüzden öz oğlumu aç kurtların önüne atsaydım, saçımı başımı yolar, gözyaşlarına boğulurdum. Dizlerim kaynayıncaya kadar yere diz çöker, özür dilerdim. Ha, aklıma gelmişken, günahın için rahip sana nasıl bir ceza verdi?" 
   "Üç tane Aziz Maria, bir tane de Babamız duası okuycam." 
   "Hepsi bu kadar mı?" diye haykırdı lgnatius. "Ona neler yaptığını, pırıl pırıl bir eserin yaratılışını nasıl engellediğini anlatmadın mı?" 
   "Günah çıkarmaya gittim, Ignatius. Pedere her bi şeyi annatım 'Tatlım, suç sende dilmiş gibi görünüyo,' dedi. 'Anlaşılan ıslak caddede azıcık kaymışsın.' Ona senden söz ettim. 'Oğlum kitap yazmasını engellediğimi söylüyor,' dedim. 'Nerdeyse beş yıldır bir kitap yazıyor da.' Bunun üzerine Peder, 'Yaa? Bana pek önemli bi şiy gibi gelmedi,' dedi. 'En iyisi ona evden çıkıp bir iş bulmasını sööle,' dedi." 
   "Kiliseye yardım etmemekte çok haklıymışım," diye kükredi Ignatius. "Oracıkta, günah çıkarma kulübesinde kırbaçlanmalıydın" 
   "Ignatius, bak oğlum, yarın başka yerlere bakarsın, oldu mu? Şehirde bi dolu iş var. Bayan Marie-Louise ile Alman'ın dükkânında çalışan şu yaşlı bayanla konuşuyorum Kulağı ağır işiten, topal bi kardeşi var. Adam nerdeyse sağır. Goodwill Sanayii Şirketi'nde iyi bi iş bulmuş kendine." 
   "Belki ben de oraya başvurmalıyım." 
   "Ignatius! Onlar süpürme silme gibi işler için yalnız körlerlen sakatları çalıştırıyolar."  
   "Bu insanların harika birer iş arkadaşı olacağından eminim." 


J. K. Toole - Alıklar Birliği

Çevirmen: Püren Özgören, Kırmızı Kedi Yayınları, s.72-74



Pencere 

İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum. 
Belki de etmez; 
Ne düşündüğünü bilmiyorum onun. 
Gizli kapaklı bir amacı olabilir. 
İki gün oldu tam. 
Bir pencere bitince öbürküne geçiyorum, pencere önlerinde durmaktan bir vazgeçsem kurtulacağım. Bütün pencereleri dolaşıyorum; 
Kadın da o yüksek terasta çabuk, kaygan adımlarla yürüyor. 
Terasın tehlikeli uçlarına gidiyor. 
Duvara çıkıp ipleri, çamaşırları geriyor. 
Gene de güvenim yok. "Benim kendisini penceremden gözetlediğimi bildiği için bu oyuna mahsus kalktı," diye geçiriyorum kafamdan. 
   Sık sık yarı belinden tramvay caddesine sarkıp aşağıya bakıyor, iki kez art arda "hayır" gibisine başını geri sallıyor. 
   Bundan onun ölmek istemediği anlamını çıkarıyorum. 
Gene de kesin değil. 
Yıllardır umutlanmadım. 
Yeni bir anı defterime başlarmışçasına ara sıra başımı kaldırıp kadına bakıyorum. 
O da bana bakıyor. 
İçimden geçeni okuyor. 
Bu yüzden kırık bana. 
Çok kaygılı. 
İkimiz de iyi değiliz. 
Kendini kaldırıp atmak için ufak bir işaretçik bekliyor benden; benim elimden çıkmış bir insanmışçasına istediklerimi yapıyor,
buna karşılık onun ölümünü göreyim istiyor. Oysa, kırmızı güllü perdemin ardında, hiçbir şeyi yönetmiyorum, içimden kadının işine karışmak gelmiyor. 
Önlemek 
kurtarmak 
istemiyorum... 
Ne görebilirsem - ne alabilirsem - YAŞAMINDAN - yetiniyorum bununla; beni görmemesi için perdemin ortasına küçücük bir delik açıp O'nu gözetliyorum. Ayağının biri baştan başa beyaz sargılı; sargının birden al bir renge gireceğini düşünüyorum. Cesedinin pat diye tramvay caddesine düştüğünü - bütün caddeyi kaplayıp aştığını - gelen geçeni durdurttuğunu - sihirli bir iki saniyede cesedin kutsallaşıp büyüdüğünü - her şeyin değişip mutlu bir sona bağlandığını - düşünüyorum. 
O da aynı şeyleri düşünüyor. 
Tramvay caddesine bakıp gülümsüyor. 
   Bu gülümseme, ağzının çevresinde yumuşayıp dağılıyor; içine çevrik bir gülümsemenin bu denli büyüyebileceğini görüyorum ilk kez. İnsanın kendi ölümünü düşündüğü zaman böyle gülebileceğini -kadının da yerde uzanıp yatan kendi ölüsüne sevgi gösterdiğini- kuruyorum. Kendisini terastan ya da pencereden aşağıya atmasında hiçbir sakınca görmüyorum. Tam tersine, bu bana gerçek bir davranışmış gibi geliyor. Birazdan başını kolunu koparıp dostlarına: Bilemediniz, bakın, neyim ben diyecek... Saklı kapalı yerlerini açarak başına toplanıp kendisini izleyenlere -yüz, el, diz- parçalarını kösnüyle titretecek can çekişirken. Bu anlamda bir açıklamaya koşacak herkes, birkaç dakika dayanabilecekler, unutamayacaklar bir daha da... 
   Tramvay caddesinden bomboş geçip giden otobüslere başka bir gözle bakıyorum, bomboş geçip gidiyorlar, boşken dolaşmalarının bir nedeni olmalı diye kurmaya başlıyorum. Onların önüne tanıdıklarımı çıkarıp koyuyorum bir bir -hiç tanımadığım bir adamı itiyorum otobüsün önüne- ayak bileklerine kadar inen siyah paltosuyla bir sağa bir sola bakıyor -boyu uzayıp kısalıyor- sonra berberden yeni çıkmış koyun başlı bir kadını -keçi, inek, tilki başlı bir sürü insanı itiyorum otobüslerin önüne- hepsi de şaşırıyorlar, yapmacıklaşıyorlar; düşünmemişler böyle bir son kendilerine besbelli... Binlerce ayak olup kaçıyorlar. Kedi ayakları, tavşan ayakları, horoz ayakları, kendi ayaklarım... 
   Beyaz sargılı bir bacak görüyorum sonunda, dizine dek kapalı. Sargıların açılıp çözülüvereceğini, altından bunca aradığım bir gerçeği göstereceğinden kuşkulanıyorum. İyileşmemiş bir yaradaki titrek pembe etler, birleşmemiş kemikler bütünlüğümü sarsıyor, kendi vücudumun her parçasında kemiklerimin ayrı ayrı gelip bana dayandıklarını ve sağlam bir düzen kurduklarını düşünüyorum. 
   Kadın bu bacakla terasın duvarına çıkıp yürümeye başlıyor, adımlarını attığı noktadan duvarın bitimine dek olan yol epeyce uzun görünüyor bana. Bir şeyin olup bitmesinden önce hep böyle uzadığını, yavaşladığını düşünüyorum. 
   Birini kaldırıyor ayağının. 
   Bir taş düşecek aşağıya. 
   Kadınla ilgisi yok. 
   Önemsiz bir iş yaparmış gibi atacak kadın kendini aşağıya. 
   Tek ayağının üstünde sallanıyor. 
   Bu sıra beklenmedik biri -kocaman urunu taşıyan bir adam geliyor sokağın başından- koşarak yetişiyor giriyor son dakikaya - bugünkü günde bu kadar hepsi diyorum, "ağır ve yabancı kişiler olacak yarınkiler." 
   Kadın kollarını açıyor uçmak istermişçesine 
   Sol gözünü görüyorum. 
   Tam perdedeki deliğin yuvarlağı kadar "Bu işi sen yapsan nasıl olur," diyor. Düşmancasına bakıyor. "Ya cayarsa diyorum atlamaktan? Ya düş ise diyorum, kurduğum bunca şeyler, düzenliğim bozulur yıkılırım." 
   Kadın gururla pencereme bakıp, "Ben varım," diyor. 
   Sargılı bacağının üstünde hopluyor. 
   Geri çekilip tos vuracakmış gibi pencereme koşuyor, alay ediyor benimle, ayaklarının bastığı duvarın çökmesini diliyorum. Büyük bir güç gösteriyor duvar kadının ayaklarını tutmak için. 



Sevim Burak - Yanık Saraylar

Yapı Kredi Yayınları, s.17-19



Doktor Perrin Veteriner Kliniği

   Hastaneye bir hastayı görmeye gider gibi buraya geliyordu ve bu ziyaretler papağanın ölmediğine işaretti. 
   Kedisinin zehirlenmesine rağmen yaptığından pişman olmuştu. Bunu ona söylemeyi isterdi ama artık çok geçti. Ayrıca, karşısında küçük düştüğünü görme zevkini ona vermeyi de hiç istemiyordu. O da yaptığından pişman olmuş muydu acaba? Hayır. Pişmanlık duyacak kadınlardan değildi. O daima haklıydı. Kendinden emindi. Doğru yolu izliyordu, özellikle pazar günleri kiliseden döndüğü zamanki güvenli halini görmek bunu anlamaya yeterdi. Giysilerinden günlük kokusu yayılırdı. Ahiretin ve ebedi hayatın mutluluğunu sezinlemişçesine, gözbebekleri daha parlak, daha duru olurdu adeta. 
   Bouin pazar günlerinden nefret ederdi; hiç ses olmayışından, dükkânların kapalı kepenklerinden, sokaklarda boş boş dolaşan insanlardan. Hafta içinde yürüdükleri gibi yürümezlerdi. Hiçbir yere gitmezlerdi ya da, gidecek bir yerleri varsa da, acele etmezlerdi.
   Onların da canı sıkılırdı, iyi giysilerinin içinde kendilerini rahat hissetmezler, hep çocukların üstlerini kirletmelerinden korkarlardı. Çocukluğunda, hemen her pazar annesiyle babası münakaşa ederlerdi, halbuki iyi insanlardı, boyun eğmeye ve hayatı olduğu gibi kabullenmeye alışmışlardı.
  — Sen git dolaş...
   Giderdi, kanal boyunca ya da Seine Nehri kıyısında yürürdü. Yazları dondurma, kışları şeker alması için bir teklik verirlerdi, o da ağızda hemen erimeyen mayhoş şekerlerden alırdı. 
   Mavnaların üstündeki aileler bile donup kalmış gibiydiler, akşamüstüne doğru sarhoş adamlarla karşılaşılırdı muhakkak. 
   O pazar, her zaman gittiği lokanta kapalıydı, öğle yemeği için Gênêral-Leclerc Caddesi'ne kadar gitmek zorunda kaldı. Daha sonra le Petit Sancerre'in önünden geçti, onun da kepenkleri indirilmişti.
   Neli pazar günleri ne yapardı? Pazar ayinine gitmezdi mutlaka. Geç saate kadar yatakta kalır, odasında, mutfakta, kimsenin gelip onu rahatsız etmeyeceği küçük karanlık kahvede dolanırdı herhalde. 
   Öğleden sonra sinemaya giderdi belki de. Onu hiç sokakta görmemişti. Onun siyah elbiseli ve terlikli halini biliyordu sadece. 
   Marguerite, Doktor Perrin'e gitmemişti, o da pazar günleri kapalıydı. Öğleden sonra dışarı çıkmadı ve ikisi salonda oturup televizyon seyrettiler, bir futbol maçı yayını vardı. Birkaç şarkı. Bir çizgi film. Sonra bir kovboy filmi. 
   Zamanı tüketiyorlardı. Kadın örgü örüyordu. Bir iki kere yüzü yumuşuyormuş, başını kaldırdığı sırada ona bir şey söylemek üzereymiş gibi geldi adama. 
   Ona biraz acıyordu. İlk adımı atamadığına göre, bu adımı kendisinin atması gerekiyordu. O da ağzını açtı, şöyle diyecekti mesela: 
   — Çocuk gibi davranıyoruz... 
   Hayır. Kadın, davranışlarına ilişkin bu tanımı kabul etmezdi.
   — Dinle Marguerite, unutmaya çalışsak olmaz mı? 
   Bu da olmazdı. O hiçbir şeyi unutmazdı. Küçüklüğünden beri uğradığı her hakareti, her hayal kırıklığını, her bir üzüntüsünü tarihleriyle hatırlardı. 
   Mutsuz olmaya, erkeklerin kötülüğünün kurbanı olmaya ve yarım ağızla onları bağışlamaya ihtiyacı vardı. 
   — Zavallı kadın... 
   Hatalı olan kendisiydi. Onunla evlenmemeliydi. Kadının bir fincan kahve, daha sonra da bir bardak şarap ikram ettiği o küçük eve üst üste kaç öğleden sonra gelmeye onu iten neydi? Çıkmaz sokağın yarısının sahibi olması, Sêbastien-Doise'ın kızı olması, pastel tonlarındaki giysilerinin içinde biraz soluk bir zerafeti olan narin bir varlık olması onu etkilememiş miydi? 
   Parayı düşünmemişti. Açık bir şekilde düşünmemişti. Yine de para, Marguerite'e ait olan bu ev sırasının geri planında yer alıyor ve balıklı küçük adam simgesel anlamlar yükleniyordu. 
   Bouin, ancak uzaktan gördüğü ve günün birinde oraya kabul edileceğinin aklından geçmediği bir dünyaya neredeyse kazara girmişti.
   Gerçekten kabul edilmiş miydi? Basit bir su kaçağını durdurmuştu. Kadın, evdeki işini bitiren bir işçiye ikram eder gibi, ona bir kadeh likör ikram etmişti.
    — Yarın gelip bir fincan kahve içmeye ne dersiniz? 
   Mutfakta. Ancak iki hafta sonra onu salona almıştı. 
   Fotoğraflar onu etkilemişti, özellikle iki atın çektiği kupa arabasındaki fotoğrafla, Marguerite'in başında geniş hasır şapkası, su kıyısında yürüdüğü fotoğraf.
   Faytona binmek için eteklerini toplayan zarif bir kadın gördüğünde ya da Boulogne Ormanı'nda -oraya sadece iki üç defa gitmişti, çünkü evinden uzaktı- kadın binicileri hayranlıkla seyrettiğinde aklına çocukluğunun hatıraları gelirdi dalga dalga. 


Georges Simenon - Kedi

Çevirmen: Sosi Dolanoğlu, Nisan Yayınları, s.96-98



Adam bir yanıt beklemeden sendeleyerek geri gidince, F.’nin adamın bir sarhoş olduğuna ilişkin izlenimi güçlendi ve adam minibüsün ardında gözden yittiğinde, F. yeniden bir hata yapmak üzere olduğunu biliyordu, ancak Danimarkalı kadının yazgısını açıklamak istiyorsa, kendini Polyphem diye adlandıran bu adama, güvenilir biri olmasa bile güvenmesi gerekiyordu, belli ki kendisini gözlemledikleri gibi bu adamı da gözlemliyorlardı, hatta belki de kendisini salt bu adamı gözlemledikleri için gözlemliyorlardı, kendisini ileri geri itilen bir satranç taşına benzetti, aslında istemeye istemeye ölünün üzerinden atladı ve minibüs enkazının çevresinden dolanarak bir arazi aracına ulaştı, bavullarını aracın arkasına yığdı, açıkça viski kokan adamın yanına oturdu ve adam kemerlerini bağlamasını önerdi, bunu boş yere söylememişti, çünkü şimdi çok tehlikeli bir yolculuğa çıkmışlardı, arkasında toz bulutları bırakarak dağ sırtı boyunca kaynayan bulut duvarının içine doğru hızla, aşağıya doğru yol alıyorlar, çoğu kez caddenin kenarına öyle yaklaşıyorlardı ki, arkalarından taşlar bayır aşağıya yuvarlanıyordu, daha sonra keskin dönemeçlerde bayır daha da dikleşiyordu, bu sırada sarhoş adam kimi zaman dönemeçlere aldırmıyor ve iri aracıyla kestirmeden iniyordu, F., koltuğa kemerle sıkı sıkıya yapışmış, bacaklarını öne doğru uzatmış bir durumda, aşağıya doğru hızla indikleri dağ sırtını da, karşılarına çıkan ve üzerinde çöle doğru deli gibi yol alırlarken çakalları ve tavşanları ürküterek kaçırdıkları, bir ok gibi fırlayan yılanların ve başka hayvanların uzaklaştıkları çayırlığı da algılamamıştı ve uğuldayan bir kara bulutla sarılmış olarak taş çölüne girmeleriyle, kuşları geride bırakıp parlak güneş ışığına dalmaları arasında saatler geçmiş gibi gelmişti ona, arazi aracı bir toz bulutunu yararak ansızın yayvan bir moloz yığınının önünde durduğunda Mars manzaralarını andıran bir düzlüğün ortasındaydılar, belki de düzlüğün yaydığı ışık böyle bir etki bırakıyordu, düzlük yarı metalik paslı, yarı kayalık tuhaf bir malzemeyle örtülüydü, yamulmuş devasa metal biçimler, biçimsiz çelik kıymıkları ve sivri uçlar sanki şiddetle batırılmış gibi yere saplıydılar, toz bulutu sonunda indiğinde F. bunları ancak algılayabilmişti ki arazi aracı hızla aşağıya indi, üzerine bir kapak kapandı, anlaşılan bir yer altı garajına girmişlerdi ve adam, F.’nin nerede bulundukları sorusunu, anlaşılmaz bir şeyler söyleyerek yanıtladı, demir bir kapı kayarak açıldı, adam sendeleyerek önden yürüdü, başka kayarak açılan kapılardan, yarı mahzeni yarı atölyeyi andıran mekânlardan geçtiler, duvarlar küçük fotoğraflarla aralıksız kaplanmıştı, sanki banyo edilmiş film makaraları saçma bir biçimde tek tek kareler halinde kesilmişlerdi, masaların ve sandalyelerin üzerindeki fotoğraf kitabı yığınlarının oluşturduğu yabanıl bir karmaşıklığın içinde, parçalanmış zırhlı araçların büyük boy fotoğrafları oraya buraya dağılmıştı, dahası o kargacık burgacık yazılarla dolu kâğıt yığınları, dağlar gibi yığılmış film parçalarının sarktığı sehpalar, film artıklarıyla dolu sepetler, sonra bir fotoğraf laboratuarı, saydamlarla dolu kutular, bir gösterim salonu, bir koridor, bundan sonra adam F.’yi sendeleyerek -öyle sarhoştu ki ikide bir sallanarak ve tökezleyerek- penceresiz, duvarları fotoğraflarla kaplanmış, içinde Jugendstil yatak ve aynı üslupta küçük bir masa bulunan, bitişiğinde bir tuvaletin ve bir duşun yer aldığı grotesk bir mekâna, adamın güçbela söylediği gibi bir konuk dairesine getirdi, koridorun duvarına doğru sendeledi ve hücreye içi sıkılarak giren F.’yi yalnız bıraktı, ancak F. arkasını döndüğünde kapı kapanmıştı.


Friedrich Dürrenmatt - Gözlemcileri Gözlemleyenin Gözlemi

Çevirmen: Mustafa Tüzel, Dedalus Kitap, s.66-68



Ülkemizin en çok ara elemana ihtiyacı var!
Yaz bunu bir kenara.

Babam

**

   İyi bir eğitim için 90'lı yılların ikinci yarısında en ideal okul fen liseleriydi. Bilinçli veliler ve öğrenciler bunu bildiklerinden fen lisesi sınavlarına hazırlık sürecini çok ciddiye alırlardı. Biz ailecek pek ciddiye almadık. Anne-baba ilkokul mezunu, akrabalardan da o yıllarda okul hayatında ceket giyebilmiş pek insan yok, bizimkilerin eğitim-öğretim hayatı önlükten ibaret. Ne fen lisesine giden birini görmüştük ne de fen lisesini kazanamadığı için üzüleni. Ailecek bizim için bir problem yoktu. ben meslek lisesi, fen lisesi, devlet parasız yatılı artık önüme ne gelirse hepsinin sınavına girdim.
   Hitchcock'un ünlü bir lafı vardır: "Her zaman iyi olmak zorunda değilim, iyi olmam gerektiğinde iyi olayım yeter," der. Benim ise hiç ünlü olmayan bir lafım vardır: "Her zaman iyi olmak zorundayım çünkü ne zaman iyi olmam gerektiği hakkında hiçbir fikrim yok, ben kesin ıskalarım." Iskaladım da. Sanırım sırf anlatacak hikâyem olsun diye o kadar sınav arasından gittim meslek liseleri sınavında derece yaptım. Maksat ortalık karışsın, soran eden olursa derece yaptığım bir sınav olmuş oldu, fena mı? Diğerlerinde yedeklerde bile değildim. Meslek lisesi sınavına nasıl motivasyonla girdim, niye öyle abandım hiçbir fikrim yok. Hayatım boyunca en başarılı olduğum sınav o oldu. Belki o yıllarda fen lisesi nedir bilmiyordum ama meslek lisesi okursam üniversite kazanmanın hayal olduğunu biliyordum. İyi güzel de nerede okuyacaktım ben?
   Benim gibi notlsrı iyi, ama sanırım notları gidiş yolundan puan aldıkları için iyi, çoktan seçmeli sınavlarda "heyecan yapan"öğrenciler için o senelerde bir furya başlamıştı. Süper Lise. Adı üstünde süper. Evet biraz iddialı hatta fen lisesinden bile havalı. Kesin bu isim, çocuğu fen lisesine girmeye hak kazanamamış biri tarafından bulunmuştur. O memur, sırf sağda solda çocuğunu eziklemesinler diye bir jenerasyonu yaktı, haberi yok.  "Yahu bunu öğrenciler okul zanneder, gider orada okur. Yapma etme!" diyen olmadığı için sanırım bu kadarda imzası olanların hepsinin çocuğu süper lise mezunu.
   Yeni açılmış, henüz hiçbir mezunu olmayan bir süper lisenin haberini duydum, pek bileni edeni yokmuş, çok talep olmaz dediler: Süleyman Nazif Süper Lisesi. Süleyman müleyman okurum ben burada diyerek durumu aileme büyük bir heyecanla anlatmaya kalktım, ufak bir sorunum vardı; babam meslek lisesinde derece yaptığımı öğrenmiş, hatta birkaç meslek lisesi eve okulun tanıtım kataloglarını falan yollamış. Babam ülkemizin ara eleman ihtiyacına benim çare olacağımı düşünüp o gece şükür namazı kılmış. Katalogları incelemiş, Sultanahmet Endüstri Meslek Lisesi Makine Teknik Bölümü'ne beni yazdırmaya karar vermiş. Ağzı kulaklarında sevinç çığlıklan atarak bunu deklare etti o akşam. Tek kelime etmeyişimi de sevinçten dilimin tutulması olarak yorumladı. Sakinliğimi koruyarak durumu anlatmaya çalıştım.
   "Baba gözünü seveyim, ne makinesi ne tekniği? Süper liseye gidicem. Ben üniversite okumak istiyorum."
   "Ne istiyorsun? Ulan makine teknik kazanmışsın, millet aç aç! Teknisyen olucan daha ne? Allah'tan belanı mı istiyorsun? 3-4 sene sonra mesleğin elinde, dünyada makineye her zaman ihtiyaç olacağı için mesleğin de ölmez, emekli olunca bile çalışırsın."
   "Emekli olunca bile mi? Emekli olunca niye çalışıyorum? 


Selçuk Aydemir - Liseden Arkadaşlar

Küsurat Yayınları, s.13-15



   Sonunda kadın, ışıktan kamaşmışa benzeyen gözlerini hafifçe açtı. Adam onu omzundan tutup sallayarak, yalvaran bir sesle konuştu:
   "Merdiven gitmiş! Yukarıya nereden çıkacağım? Merdivensiz böyle bir yeri nasıl tırmanırım?"
   "Kadın apar topar eline aldığı el havlusunu beklenmedik bir hızla iki üç kez yüzüne çarpıp adama sırtına dönerek dizlerinin üstüne çöktü. Utanmış mıydı? Şimdi hiç sırası değildi. Barajdan salınan sular gibi bağırdı:
   "Dalga mı geçiyorsun? Hemen merdiveni geri çıkar. Acelem var! Nereye sakladın? Oyun oynamayı bırak, nereye sakladıysan çıkar çabuk !"
   Kadın hâlâ cevap vermiyordu. Aynı pozda duruyor, sadece başını sağa sola sallıyordu.
   Adam birden sertleşti; görünüşü bulanıklaşmış, nefesi neredeyse durmuştu. Aniden kadını sorgulamasının ne kadar anlamsız olduğunun farkına vardı. Evet, merdiven halattandı. Halattan bir merdiven kendi kendine ayakta duramazdı. Aşağıdan yukarıya uzatmak da mümkün değildi. Öyleyse merdiveni yerinden alan kadın değil, yukarıdan, başka biriydi. Kumlarla kirlenmiş traşsız yüzü bir anda zavallı bir görünüme büründü.
   Demek ki, kadının bu hareketleri ve sessizliği korkunç bir anlama geliyordu. Önce inanmak istemedi fakat derinlerde, en endişe ettiği şeyin gerçekleştiğini hissediyordu. Halattan merdivenin kadının onayı ile kaldırıldığı apaçık ortadaydı. Kadın şüphesiz suç ortağıydı. Bu tavırları da utanç gibi belirsiz bir duygu değil, her cezaya razı olan suçlunun ya da canlı kurbanın tavırlarıydı. Göz göre göre oyuna gelmişti. Kapana kısılmıştı. Cazibesine kapıldığı kaplan sineğinin peşinden aval aval gidip kaçışı olmayan bir çölün ortasına düşen aç fare gibiydi.
   Yerinden fırlayıp kapıya koştu. Bir kez daha dışarıya baktı. Rüzgâr esmeye başlamıştı. Güneş çukurun tam tepesindeydi. Kızgın kumlardan dumanlar tütüyordu. Kumdan duvarsa daha da yükselmiş, karşı koymanın anlamsızlığını adamın kas ve eklemlerine anlatır gibi bir ifade ile orada duruyordu. Sıcak hava tenini yaktı. Sıcaklık daha da yükselmeye başlamıştı.
   Bir anda, çıldırmışcasına bağırmaya başladı. Ne diyeceğini bilmediğinden, ağzından anlamlı sözler çıkmıyordu. Tek yapabildiği, avazı çıktığı kadar bağırmaktı. Kâbusu şaşırtıp kendine getirmek, özür diletip adamı bu çukurun dibinden çekip çıkartmasını sağlamak ister gibiydi. Fakat bağırmaya alışkın olmadığından sesi zayıf, kırılgandı. Üstelik rüzgârda dağılan, kumlar tarafından emilen sesinin nereye kadar ulaştığı hakkında hiçbir fikri yoktu.
   Aniden duyulan korkunç bir ses adamı susturdu. Dün gece kadının söylediği gibi, kuzey tarafındaki iyice kuruyan saçak parçalanarak yıkılmıştı. Evin tamamından sanki  zorla eğilip bükülüyormuşçasına acı çığlıklar yükseliyordu. Arkasından da, acı çeken evin, duvar ve saçaklarının arasından kül renginde kanlar hışırtıyla dökülmeye başladı. Ağzı tükürükle dolan adam titremeye başladı. Parçalanan aanki kendi bedeniydi.
   Her hâlükarda inanılmayacak bir olaydı. Fazlasıyla tuhaftı. Doğru düzgün nüfus kaydı olan, iş güç sahibi, vergilerini ödeyen, sigortalı, koskoca birini sanki fare ya da böcekmişcesine kapana kıstırmak, tuzağa düşürmek inanılır gibi değildi. Ortada bir yanlış anlama olmalıydı. Evet evet, kesinlikle bir yanlış anlaşılma vardı. Durumun başka bir açıklaması yoktu.
   En başta, bu yaptıklarından ellerine ne geçebilirdi ki? Sonuçta adam, ne öküz ne de attı. Kendi iradesine karşı zorla çalıştıracak hâlleri yoktu ya. 'İş gücü olarak bir işe yaramayacaksam, beni kumdan duvarların arasına hapsetmenin ne anlamı var,' diye düşündü. Kadına da gereksiz zahmet dışında ne verebilirdi?
   Fakat tine de emin olamıyordu. Onu boğacakmışçasına etrafını çevreleyen kumdan duvara baktığında, az önce tırmanmaya çalışırken düştüğü zavallı durumu hatırladı. Sonuç vermeyen çırpınışlarından eline geçen, tüm bedenini uyuşturan bir acizlik hissinden başka bir şey değildi. Burası artık kumların ele geçirdiği, normal günlük düzenin işlemediği, başka bir dünyaydı belki de. Adamın şüpheleri yeni şüpheler doğuruyordu. mesela adam için teneke ve kürek hazırlamış oldukları doğruysa, adam farkında olmadan halattan merdivenin yerinden alınmış olması da doğruydu. Dahası, kadının hiçbir açıklama yapmadan, tuhaf bir teslimiyetle, kurbanlık koyun gibi sessizliğe bürünmesi de durumun tehlikesini ortaya koymuyor muydu? Adamın burada, umduğundan daha uzun süre kalacağını ima eden sözleri de basit bir dil sürçmesinden ibaret değildi belki.
   Küçük bir kum kayması daha oldu.


Kobo Abe - Kumların Kadını

Çevirmen: Barış Bayıksel, Monokl, s.41-43



 XIII

   Elisabeth'i düşünüyordum. İmparatorun bildirisini okuduğum günden beri aklımda sadece iki düşünce vardı: ölüm ve Elisabeth. Bunlardan hangisinin daha güçlü olduğunu bugün bile bilmiyorum. 
   Ölümle yüzyüze gelince, arkadaşlarımın tatsız alayları karşısında duyduğum tüm budalaca korkular yok olmuş ve unutulmuştu. Birdenbire yüreklenmiştim. Hayatımda ilk defa şu "iradesizliğimi" itiraf edecek cesareti bulmuştum. Ölümün kara parıltısı karşısında Viyanalı arkadaşlarımın hoppa taşkınlıklarının eriyeceğini ve veda vakti geldiğinde artık herhangi bir alayın söz konusu olamayacağını şimdiden seziyordum. 
   Faytoncu Manes'in görevli olduğu ve kuzenim Joseph Branco'nun da yazıldığı Zloczow'daki yerel birliğe katılabilirdim. Aslında amacım Elisabeth'i, Viyanalı arkadaşlarımı ve annemi unutmak ve kendimi mümkün olduğunca çabuk ilk ölüm istasyonuna, yani Zloczow'daki askeri birliğe teslim etmekti. Çünkü kuzenim Joseph Branco'ya ve arkadaşı faytoncu Manes Reisiger'e güçlü duygularla bağlıydım. Tıpkı ağır bir hastalıkta, aklın ve idrakin birdenbire netleşmesi gibi, ölümün yakınında duygularım samimileşmeye, saflaşmaya başlamıştı. O derece ki, acıların boğucu sezileri korku ve çaresizliğe rağmen sonunda nihayet mutluluğu kavramış olmaktan duyulan bir tür gururlu bir tatmine benziyordu bu duygu. Ancak acı çekerek ulaşılan bir mutluluk ve idrakin maaliyetini önceden hisseden bir keyif. Hastayken çok mutludur insan. Ben de o zamanlar dünyayı saran bu hastalık yani dünya savaşı karşısında aynı şekilde mutluydum. O zamana dek bastırdığım hezeyanlarımı gizlememe artık gerek kalmamıştı. Tehlikede olmama rağmen özgürdüm. 
   Kuzenim Joseph Branco'yu ve arkadaşı Manes Reisiger'i, Kont Chojnicki haricindeki diğer eski arkadaşlarımdan çok daha fazla sevdiğimin zaten farkındaydım. O zamanlar savaşı çok ciddiye almazdık. En azından ben de garnizona katılırsam, yanyana olmasak bile yine de erişilebilir uzaklıkta olacağımızı düşünen çok sayıdaki insanlardan biriydim. Kuzenim Joseph Branco'nun ve arkadaşı faytoncu Manes'in yakınında kalabilmeyi arzu ediyordum.
   Fakat kaybedecek vaktimiz yoktu. O günlerin en büyük zorluğu, hatta derdi, artık vaktimizin kalmamış olmasıydı. Ömrümüzün kalan dar zamanının keyfini çıkartacak ve ölümü bekleyecek vaktimiz bile yoktu. Aslında o zamanlar ölümü mü beklediğimizi yoksa yaşamayı mı ümit ettiğimizi bilmiyorduk. Bu, benim ve benim gibiler için hayatımızın en gergin saatleriydi. Ölümü, sonunda düşeceğimiz bir uçurum olarak değil, fakat bir sıçrayışta ulaşabileceğimizi düşündüğümüz karşı kıyı gibi gördüğümüz anlar; oysa karşı kıyıya atlamazdan önceki saniyelerin ne kadar uzun sürdüklerini bilirdik.


Joseph Roth - İmparator Mezarlığı

Çevirmen: İclal Cankorel, Olvido Kitap, s.48-50



   “Babacığım bir şey sorabilir miyim sana? Sen aşık oldun mu?”
   Babam biraz sessiz kaldıktan sonra soruma cevap verdi:
   “Tabii herkes âşık olur.”
   “Kalbinin sesi, Afrika tamtamlarının sesine benziyor muydu?”
   “Sen bunları kitaplardan mı öğrendin yine?”
   “Hayır, gerçekten kaIbim öyle çarpmaya başladığında kendimi çok iyi hissediyorum, sanki damarlarıma yeni kan gelmiş gibi, sanki hiç kötü olmayacakmışım gibi hissediyorum. Böylece bir gün sen kalkıp bana iyi yazar olmaktan daha önemlisi iyi insan olmaktır, cümlesini kurmak zorunda kalmayacaksın. Ben Ali’yle olurken…”
   “Ali’yi kaç kere gördün de öyle konuşuyorsun? Sadece bir kere motoruna bindin, o kadar!”
   “Hayır, onunla birlikte geçirdiğim şu son birkaç dakika sonsuza kadar benimle yaşayacak.”
   “Git yemeğini ye, yarın uyandığında her şey sonra erecek. Sonsuza kadar dediğin birkaç dakikadan ibarettir sadece.”
   “Baba sen aşıks oldun mu? Olduğunu biliyorum, sonsuza dek birkaç dakika değil, bir ömürdür. Sen anneme aşık olmasaydın eğer, bir ömür bu yalnızlığa tahammül etmezdin. Bu eve ve kimselere benzemeyen eşine tahammül etmezdin! Bunun için aşık olman gerek!”
   “Evet, o gerçekten kimselere benzemez!”
   “Benim tanrısal peygamberim de kimselere benzemiyor! Beni bırak ben de bu kimseye benzemeyen insanla beraber olayım. Normal birini bekleme, bu sıra dışı olanı kabul et olur mu?”
   “Çista sen onu kaç kere gördün ki?”
   “Kendime yazdığım mektuplar kadar, onu bekledim günler kadar, onu unutmaya çalıştığım ve bunu başaramadığım günler kadar." 


Çista Yasrebi - Postacının Hikâyesi

Çevirmen: Farhad Eivazi, Zoom Kitap, s.23-25



  Sisin, o gun öğleden sonra ben avlıdan geçerken çökmeye başladığını anımsıyorum. Bir süre önce lord hazretleri kameriyede konuk ağırlamıştı, orada kalan çay takımlarını almaya gidiyordum. Biraz uzaktan -bir zamanlar babamın düştüğü basamaklara varmadan epey önce- kameriyenin içinde çalışan Bayan Kenton’ı fark ettim. İçeri girdiğimde, gelişigüzel yerleştirilmiş hasır sandalyelerden birine oturmuş dikiş diktiğini gördüm. Daha yakından baktım, bir yastığı onarıyordu. Bitkilerin, hasır iskemlelerin ve masaların arasından tabak çanağı toparlamaya koyuldum; ben işimi yaparken biraz söyleşmiş, işle ilgili bir-iki konuyu tartışmışızdır belki. Doğrusu, ana binada art arda geçen pek çok günden sonra dışarıda kameriyede olmak son derece canlandırıyordu insanı, bu yüzden ikimiz de işimizi çabuk bitirme telaşında değildik. O gün, hem sinsi sinsi yaklaşan sis, hem de Bayan Kenton’ı, elindeki dikişi burnunun dibinde tutmaya zorlayan alacakaranlık yüzünden uzaklar görünmüyordu. Yine de salt manzaraya bakmak için başımızı işlerimizden sık sık kaldırdığımızı anımsıyorum. Aslında, geçen yılki işten çıkartmalar konusunu açtığımda yine avluya bakıyordum; sisin, at arabası yolu boyunca dikili akkavakların çevresinde yoğunlaştığı yere doğru. Belki kestirebileceğiniz gibi, konuya şöyle girdim:
   “Düşünüyordum da Bayan Kenton, şimdi bunu anımsamak epey tuhaf, ama işte, geçen yıl tam da bu zamnalarda istifa edeceğim diye tutturmuştunuz. Bunu düşünmek epey eğlendirdi beni.” Güldüm, ama arkamda duran Bayan Kenton sesini çıkarmamıştı. Sonunda ona bakmak için ardıma döndüğümde sise karşın camdan dışarı baktığını gördüm.
   “Galiba Bay Stevens” dedi en sonunda, “bu evden ayrılma düşüncemde ne kadar ciddi olduğumun farkında değildiniz. Olanlar beni çok sarsmıştı. Biraz olsun saygıya layık biri olsaydım Darlington Mâlikanesi’nden çoktan çekip gitmiş olurdum herhalde.” Bir süre sustu, ben de gözlerimi uzaklardaki kavaklara çevirdim yeniden. Derken yorgun bir sesle ekledi: “Korkaklıktı, Bay Stevens. Basbayağı korkaklık. Nereye gidebilirdim ki? Ailem yok. Yalnızca teyzem var. Onu çok severim, ama bir gün bile kalamam onun yanında. ‘Kısa sürede yeni bir iş bulurum nasılsa’ dedim kendime. Ama çok korkmuştum, Bay Stevens. Ne zaman ayrılmayı düşünsem, kendimi sokakta kalmış, beni tanıyan ya da benimle ilgilenen bir kişi bile bulamamış bir halde görüyordum. Benim bütün o yüce ilkelerim buraya kadar. Kendimden öyle utanıyorum ki. Ama ayrılamadım işte, Bay Stevens. Ayrılmaya cesaret edemedim.”
   Bayan Kenton yeniden sustu, derin düşüncelere dalmış gibiydi. Bu noktada Lord Darlington’la aramda geçen konuşmayı olabildiğince eksiksiz aktarmanın tam zamanı olduğunu düşündüm. Sözlerimi şöyle noktaladım:
   “Olan oldu artık, geri dönülemez. Ama lord hazretlerinin, her şeyin feci bir yanlış anlama olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açıkladığını duymak, yine de büyük avuntu. Bunu bilmek isteyeceğinizi düşündüm, Bayan Kenton; çünkü bu olaydan en az benim kadar üzüntü duyduğunuzu anımsıyorum.”
   “Özür dilerim, Bay Stevens,” dedi Bayan Kenton ardımdan, sanki bir düşten sıçrayıp uyanmıştı, sesi tümüyle farklıydı. “Sizi anlamıyorum.” Ona doğru döndüm, sözlerini sürdürdü. “Anımsadığım kadarıyla Ruth ile Sarah’nı kapı dışarı edilmesini doğru ve yerinde bir şey olduğunu düşünüyordunuz siz. Kesinlikle hoşnuttunuz bundan.” 
   “Yapmayın, Bayan Kenton, bu gayet haksız bir suçlama. Olanlar beni son derece kaygılandırmıştı, üzülmüştüm gerçekten. Bu evde böyle bir şeyin olduğunu görmek asla hoşuma gitmez.”
   “Pekâlâ, neden Bay Stevens, bunu neden o zaman söylemediniz bana?”
   Güldüm, ama bir an ne diyeceğimi bilemedim. Ben yanıtı toparlayana kadar Bayan Kenton dikişini elinden bıraktı:
   “Farkında mısınız, Bay Stevens?” dedi, “geçen yıl duygularınızı paylaşmayı düşünmüş olsaydınız bu benim için ne büyük önem taşırdı? Kızlarım işten çıkarıldığı için nasıl üzüldüğümü biliyordunuz. Bana ne kadar yardımcı olurdu, anlamıyor musunuz? Neden Bay Stevens, neden, neden hep olduğunuzdan başka türlü görünmek zorundasınız?”
   Sohbetin birden böyle tuhaf bir hal alması üzerine yeniden güldüm. “Bayan Kenton,” dedim, “ne demek istediğinizi anladığımdan pek emin değilim. Olduğundan başka türlü görünmek mi? Bakın, gerçekten de…”
   “Ruth ile Sarah’nın buradan ayrılmaları çok acı vermişti bana. Tek üzülenin ben olduğumu sandığım için de daha fazla acı çektim.”
   “Ama Bayan Kenton…” Kirli tabak çatağı yığdığım tepsiyi elime aldım. “İnsanların işten atılmasını kimse onaylamaz elbette. Bunun açık bir gerçek olduğunu sanırdım.”
   Hiçbir şey söylemedi, kameriyeden çıkarken dönüp ona baktım. Dışarı, avluya bakıyordu yine, ama içerisi artık o kadar karanlıktı ki bütün görebildiğim, yüzünün soluk ve boş bir fon üzerine çizili karaltısıydı. İzin istedim, kameriyeden ayrıldım.


Kazuo Ishiguro - Günden Kalanlar

Çevirmen: Şebnem Susam-Saraeva, Yapı Kredi Yayınları, s.130-132



NEFİS İŞKEMBE VE PAÇA SALONU ÜÇÜNCÜ SINIF

   Hiç işkembe yememiştim, kokusundan tiksinirdim. Ama bir gün seninle gideceğimizi, o çok korktuğum çılgın kalabalığa karışıp işkembe içeceğimizi, o tırtık tırtık et parçalarını -seninle olduğu için- beğeniyle geveleyeceğimizi umut ederdim. Belki yağmur yağardı o gün. Islanırdık iyice, başımızdan sular akarak dalardık aşevine, o ekmekleri büyük bölüp az konuşan işçi kasketli erkeklerden de, o çoğu çarşaflı ve hastalıklı sıska kadınlardan da ürkmezdim. Sen yakınımda, güvenilir bir bekçi gibi. Hem her şeyi yenerdim. Her şeyi ardımda bırakırdım. Babası anlayışsız, acımasız gülmüştü; “Geceleri de koynuna bir oldu olacak” demişti. İşten çıkınca sana koşardım, bir çırpıda, sanki bir adımda inerdim yokuşu. Kimseler anlayamazdı sevgimi, Sait Faik duyar yazardı. Onu okurdum sana, dinlerdin karşılara bakıp. Derslerin ağırdı, dert yanardın bazen. “Aldırma” derdim. “Okumayıp bankada mı sürüneceksin?” derdim. Her pazartesi sinemaya giderdik, gişeye eğilir, “Bir şebeke, bir tam” derdin. Sen konuşurken en yalınç sözler bile şiirleşirdi, inan yüreğimde Sait Faik bile susardı. Ama gelsin, bizi tanısın, oraya, o al yaprakların süslediği çardağın altına otursun ve nina sonra, yalnızlıklar, kimsesizlikler gelip çatınca bizim serüvenimizi yazsın isterdim. Film başlasın bir an önce dilerdim. Oyuncuların adları yazılırken, ilk müzik sesi işitilirken coşkulanırdım. Karanlıkta sana bakmaya doyamazdım, o vakit yeşil gözlerinde çakıl taşları gibi küçümen beneklerin kızgın bir güneşe ısındığını sezerdim. Bilemezsin yücelirdim, dağlarca güçlenirdim.
   Geçmişi zorlayınca oturdukları köşkü getirebilirdi ancak gözleri önüne. Şişman, domates burunlu bir adamındı köşk. Bahçeye çıkınca pencerenin ardına geçer süzerdi onu. “Yukarıya gel” demişti bir gün, “tavşanlarım var benim, ak ak.” “Git” demişti annesi de, “amcanın ak ak tavşanlarını gör.” Hep o korkuydu içimi bürüyen, iç sızılarımı iyileştirmeyen. Sinemalarda onun için öyle güçsüz, öyle garip tutardım ellerini. Öbür insanlar bir çirkin gülerlerdi ellerine sarılmış ölgün ellerime bakıp. Kızarırdı yüzüm, korkuyla çekerdim. Sen de güleceksin sanırdım. Kızacaksın belki. Ellerim ellerinde böyle iyiydi, hoştu güzeldi. Anlatamazdım. Şişman adam düşman olmuştu üstelik, çiçekleri koparıyor diye tutturmuştu, gelip gelip dövdürmüştü onu babasına. Birbiri ardına yemişti esrik tokatları, kimi geceler kayışını çözüp vurmuştu babası. Annesi odadan çıkar, dirlik düzenlik bozulacak diye karışmazdı hiçbir şeye. Gülerdi evin sahibi, gitgide artardı kahkahalarının sesi. Bir büyürdü gözbebekleri. Vişne mevsimi de, “Ağaçtaki vişneleri çaldı oğlun” demişti. Oysa bir gün önce kendisinin topladığını anası da, babası da biliyorlardı. Komşunun sümüklü oğlu Cemal yılan atmıştı bir gün önüne, bir gün düşmüş kaşını patlatmıştı, sidikli Necmiye ödevini yırtmıştı bir gün okulda. Var olan acıların tümünü; ikiyüzlülükleri, aldatılmaları, terk edilmeleri, yersiz kötücüllükleri hepten yaşamıştı. Ama bana asıl dokunan, beni asıl yıkan…
   En azından “martı”yı yazmalıydı Sait Faik. Benim güzel, benim ak martımı. Bankaya giderken yol üzerindeki kilisenin çan kulesindeki puta konardı her sabah. İlk dostum oydu benim. Aynı martıydı, çünkü yanılmaz hep aynı puta konardı. Oradan, o yüksekliklerden seyrederdi kenti. Ben oralara varınca birden havalanır, şöyle bir uçar, sonra gene eski yerine tünerdi. Bir günaydındı bu, hemen beremi çıkarırdım ben de. Gülümsemek de isterdim ama; o oralardan göremez nasıl olsa, diye vazgeçerdim. Sonra sen gidince o da yitti. Günlerce dönecek diye bekledim. Bir akşam mutsuzluğuma, özlemime karşı koyamayıp indim deniz kıyısına.


Selim İleri - Cumartesi Yalnızlığı

Everest Yayınları, s.12-14



BMT* Uzmanı

   Adı polis kayıtlarına ve gazetelere geçene kadar John Fallon bir hiçti. Büyük bir sigorta şirketinde muhasebeci olarak çalışıyordu. Görev aşkıyla asılmış bir yüzle beyaz gömleğinin kollarını sıvar, bir kolunda bileğini sımsıkı saran altın saati, diğerinde cesur ve tasasız yılların bir anısı olarak sallanan asker künyesiyle dosya dolapları arasında hantalca dolaşırdı. Yirmi dokuz yaşında, iri yarı, dikkatle taranmış kahverengi saçları olan, açık tenli ve ciddi yüzlü bir adamdı. Şaşırdığı bir şey karşısında gözlerini büyüterek açmadığı ya da tehditkâr bir ifadeyle kısmadığı zamanlarda yumuşak bakışları vardı. Dışarı çıkarken parlak mavi renkte, dar omuzlu, alttan düğmeli, kaliteli takım elbiseler giyer, çelik topuklu pabuçlarını tıkırdatarak sert adımlarla yürürdü. Queens'te Sunnyside'da oturuyordu; Rose adında, sinüzit baş ağrıları çeken, çocuk sahibi olamayan ve sakız çiğnemeye bir ân bile ara vermeden daktiloda dakikada seksen yedi kelime yazarak kocasından daha çok para kazanan, çok zayıf bir kızla on yıldır evliydi. 
   Fallon ailesi, pazar gününden perşembeye kadar haftanın beş gününü akşamları evlerinde iskambil oynayarak ya da televizyon seyrederek geçirirlerdi, kadın bazen yatmadan önce hafif yollu atıştırmak için kocasını sandviç ve patates salatası almaya dışarı yollardı. Cuma, haftalık mesainin sonu ve televizyonda boks gecesi olduğu için Fallon da erkek arkadaşlarıyla Queens Caddesi'nin hemen ilerisindeki Island Bar and Grill adlı bara giderdi. Gelenler arasında tercihten ziyade alışkanlığa dayanan bir arkadaşlık söz konusuydu; bu yüzden olsa gerek, ilk yarım saati diğerlerine hava atarak, birbirlerini aşağılayarak ve yeni gelenlerle alay ederek ("Aman tanrım, bakın kim geldi!") geçirirlerdi. Maçlar sona erdiğinde, anlatılan fıkralarla ve içilen içkilerle eğlence doruğa çıkar, gece genellikle iki üç civarında sona erer, herkes şarkılar eşliğinde yalpalayarak evine dönerdi. Fallon, sabah uykusunun ardından öğle saatlerini ev işlerine yardım ederek geçirirdi. Cumartesi gününün diğer kısmını karısını eğlendirmeye ayırmıştı: Yakınlardaki sinemalardan birinde film seyreder, sonra da dondurmacıya giderlerdi, genellikle de saat on iki civarında yatmış olurlardı. Oturma odasında gazete hışırtılarıyla geçirilen uyuşuk pazar gününün ardından yeni hafta başlardı.
   Başlarına gelenler asla yaşanmayacaktı belki de, eğer karısı, tam da o cuma, her zamanki programını değiştirmesi için ısrar etmiş olmasaydı: o gece Gregory Peck'in oynadığı bir filmin son gösterimi vardı ve karısı, bir kereliğine kupa maçını seyretmezse hiçbir şey olmayacağını söylemişti. Karısı bunu o cuma sabahı söyledi ve bu sözler gün boyu karşılaşacağı tersliklerin ilki oldu. 


BMT: Browning Makinalı Tüfek. (ç.n.)


Richard Yates - Yalnızlığın On Bir Hâli

Çevirmen: Yasemin Akbaş, Yüz Kitap, s.132-133


Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

ABOUT ME

I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out.

POPULAR POSTS

  • Stuart Dybek - Chicago Kıyıları
    Otuz yedinci kattaki bir otel odasında aynı anda uyuyorlar. İkisi de saatin kaç olduğunundan emin değil, hâlâ biraz sarhoşlar, aralarında bü...
  • "Kızgın Ova" - Juan Rulfo
       Güneydeki dağların en yüksek, en kayalık olanı Luvina'dır. Luvina kireç yapımında kullanılan o boz taşla kaplıdır, ama o taştan ne ki...
  • "Tutkulu Perçem" - Sevgi Soysal
     Şeylerdeki şeyler işte - sokaklardaki insanlar görmüyorlar beni. Oysa günlerdir tutkularım perçemlerimde dolaşıyorum. Nemli bir öğle sonras...
  • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
    Ulaşım Venedik Mestre tren istasyonunun tam önündeki otobüs durağından saatte bir kalkan 11 numaralı otobüsün son durağı Fusina Camping. Yol...
  • "Kahramanın Sonsuz Yolculuğu" - Joseph Campbell
     Erkek ve kadınların çoğu göreceli olarak bilinçdışı denebilecek medeni ve kabilesel alışkanlıklardan daha macerasız olan yolu yeğler. Fakat...
  • "Gezinti" - Robert Walser
     Bisiklete binmiş bir montajcı, 134/III. milis taburundan bir arkadaşım, geçerken sesleniyor bana: "Gördüğüm kadarıyla, yine aylak ayla...
  • AMERİKA YAZ KAMPLARI
    Amerika Yaz Kampı Nedir? Kamplara katılmış olan belli bir yaş aralığındaki çocuklarla ilgilenen, onların kamp süresince katıldıkları aktivit...
  • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
    Ulaşım Muğla'nın merkezine 30km mesafede olan Akyaka'ya Muğla Otogarından sezonda her yarım saate bir dolmuş kalkıyor. Akyaka'ya...
  • "Kâğıt adam" - Gallagher Lawson
    Onu derinlere gömdüğünü düşünürken, zihninde mağaza vitrinine ait belli belirsiz bir anı canlandı. Anı sanki zincirlerinden kurtulmuş, nefes...
  • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
    Ulaşım Dalyan'a ulaşmak için Muğla'nın Ortaca İlçesindeki otogardan sık sık kalkan minibüsleri kullanabilirsiniz. Dalyan Merkez'...

Advertisement

Follow us on Facebook

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

EREN ARDA GÜLER. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Featured Post (Slider)

Kötüye Kullanım Bildir

Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan ( 44 )
    • ►  Mart ( 17 )
    • ►  Şubat ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım ( 43 )
    • ►  Ekim ( 43 )
    • ►  Eylül ( 53 )
    • ►  Ağustos ( 6 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 9 )
    • ►  Mayıs ( 16 )
    • ►  Nisan ( 56 )
    • ►  Mart ( 15 )
    • ►  Şubat ( 7 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık ( 7 )
    • ►  Kasım ( 8 )
    • ►  Ekim ( 7 )
    • ►  Eylül ( 3 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 3 )
    • ►  Mayıs ( 1 )
    • ►  Nisan ( 4 )
    • ►  Mart ( 3 )
    • ►  Şubat ( 5 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık ( 1 )
    • ►  Ekim ( 10 )

Bu Blogda Ara

Blog Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs 2020 ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan 2020 ( 44 )
    • ►  Mart 2020 ( 17 )
    • ►  Şubat 2020 ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım 2019 ( 43 )
    • ►  Ekim 2019 ( 43 )
    • ►  Eylül 2019 ( 53 )
    • ►  Ağustos 2019 ( 6 )
    • ►  Temmuz 2019 ( 2 )
    • ►  Haziran 2019 ( 9 )
    • ►  Mayıs 2019 ( 16 )
    • ►  Nisan 2019 ( 56 )
    • ►  Mart 2019 ( 15 )
    • ►  Şubat 2019 ( 7 )
    • ►  Ocak 2019 ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık 2018 ( 7 )
    • ►  Kasım 2018 ( 8 )
    • ►  Ekim 2018 ( 7 )
    • ►  Eylül 2018 ( 3 )
    • ►  Temmuz 2018 ( 2 )
    • ►  Haziran 2018 ( 3 )
    • ►  Mayıs 2018 ( 1 )
    • ►  Nisan 2018 ( 4 )
    • ►  Mart 2018 ( 3 )
    • ►  Şubat 2018 ( 5 )
    • ►  Ocak 2018 ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık 2017 ( 1 )
    • ►  Ekim 2017 ( 10 )

Combine

Horizontal

Vertical1

Vertical2

Gallery

Portfolio

  • Home
  • Features
  • _Multi DropDown
  • __DropDown 1
  • __DropDown 2
  • __DropDown 3
  • _ShortCodes
  • _SiteMap
  • _Error Page
  • Learn Blogging
  • Documentation
  • _Web Documentation
  • _Video Documentation
  • Download This Template

Footer Menu Widget

  • Home
  • About
  • Contact Us

Social Plugin

Contact us

About

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Categories

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

PGA Head Teaching Professional

Fotoğrafım
erenardaguler
Profilimin tamamını görüntüle

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Subscribe To Sarah Bennett Blog

Kayıtlar
Atom
Kayıtlar
Tüm Yorumlar
Atom
Tüm Yorumlar

Slider Widget

5/recent/slider

CATEGORIES

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Advertisement

Main Ad

Trend Tags

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Pages

  • EV
  • EV
  • EV

Most Trending

  • "Babam Beni Şah Damarımdan Öptü" - Ozan Önen
       İnsan, babası hayattayken, sanki tüm babalar hayattaymış gibi bir yanılgıya; babası öldüğündeyse sanki sadece kendi babası ölmüş gibi bir...
  • "Kadın Yok Savaşın Yüzünde" - Svetlana Aleksiyeviç
     İnsan savaştan büyük...     Büyük olduğu sahneler akılda kalan. Savaşta insanı yönlendiren bir şey var ki tarihten bile güçlü. Daha derinde...
  • Tolstoy - Polikuşka
     Tam da o sırada Yegor Mihayloviç konağın kapısında gözüktü. Şapkalar art arda başlardan alındı, kâhya yaklaştıkça ortasından, önünden dazla...
  • Rebecca Solnit - Karanlıktaki Umut
      Neden-sonuç ilişkisi tarihin ileri doğru hareket ettiğini varsayar ama tarih bir orduya benzemez. Tarih, yanlamasına seğirten bir yengeç, ...
  • "İpekli Mendil" - Sait Faik Abasıyanık
    Vakit geçiyor. Gün akşama, akşam geceye dönüyor ve bütün bunlara kuşlar şahit, gök şahit, insan şahit. Yaşlanıyoruz. Sait Faik nasıl anlatıy...
  • UKRAYNA'YA GİTMEK
    ARABA İLE GİTMEK… Mail kutuma yoğun bir şekilde gelen bir diğer soru, Ukrayna’ya araba ile gitmek. Her ne kadar Ukrayna’ya araba ile yolculu...
  • "Pan" - Knut Hamsun
     Üçüncü Demir Gece; olanca gerginlik içinde bir gece. Hiç değilse biraz don olsaydı! Don yerine gündüzün güneşinden kalma bir sıcaklık; ılık...
  • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
    Ulaşım Düzce merkezine, İstanbul yada Ankara'dan otoban yoluyla ulaşmak mümkün. İstanbul - Düzce otoban çıkışı 210 km. Merkeze ulaştığın...
  • KAMP MATI NEDİR VE NASIL SEÇİLİR?
    Özellikle uzun süre yürüyerek seyahat ederken yaptığım doğa kampları sırasında karşılaştığım en keyif bozucu durum kamp çadırını kuracak uyg...
  • "Şizodüş" - Merve Sevde Selvi
    Akşam oluyor. Şehrin üstüne karanlık inerken daralan göğsümü, dünyanın muhtelif yerlerindeki gün doğumlarını düşünerek geniş tutuyorum. Masa...

Featured Posts

About Me


I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out. Great things in business are never done by one person. They’re done by a team of people.

Popular Posts

  • Stuart Dybek - Chicago Kıyıları
  • "Kızgın Ova" - Juan Rulfo
  • "Tutkulu Perçem" - Sevgi Soysal

Advertisement

Designed By OddThemes | Distributed By Blogger Templates