DENEME BLOGU
  • Home
  • Download
  • Social
  • Features
    • Lifestyle
    • Sports Group
      • Category 1
      • Category 2
      • Category 3
      • Category 4
      • Category 5
    • Sub Menu 3
    • Sub Menu 4
  • Contact Us

 Uzun boylu, Ramses'in eski Mısır'da bulunmuş mumyasının yüzüne benzeyen genç yüzlü genç bir adam, yolda yürüyor koşaraktan. Sanırsınız ki üç gemisi vardı bu adamın, battı bu gemilerden biri. Ümit Burnu'nda idaresizliği yüzünden kaptanın. Yani öyle bir yüz kapkara. Öyle gözler okunan içinden ölüm. Boynu zayıf, ince kıldan, belli ki çökmüş, fakirlikten. İşte bu adam gidiyordu kendini öldürmeye. Almıştı bir ip sonradan yağlayacağı zeytinyağıyla bakkaldan. Arıyordu şimdi bir darağacı, uygun, güzel meşeden yapılmış bir darağacı.
   Gitti bir odun oğlu odun oduncudan, toplumsal yerine ve öğrenimine uygun bir darağacı almaya. Ama dağdan kesilmiş bir gürgen kütüğüne benzeyen oduncu alay etti onunla. Dedi:
   "Okumuşsun da n'olmuş? Veremem istediğin gibi darağacı yapılabilecek bir odun. Bir de lütfen kendinizi benim yerime koyun."
   Ramses: "Meşe, güzel, cilalı vernikli meşe, bulunmaz mı sizde?" dedi.
   "Ahh, eski günler ner'de?" dedi oduncu. "Meşe odunu gelmiyor artık. Ama isterseniz var kavak. Hem daha uzun, hem daha kavak."
   "N'apalım" dedi genç adam. "Yoksa meşe odunu, alırız biz de kavak odunu. Hem daha ucuza kavak odunu."
   "Ama vermem size kavağı, almadan parasını" dedi oduncu.
   "Dalga geçme" dedi okumuş, bitmiş genç.
   "Vermem kavağı, almadan parayı."
   Genç uludu ümitsizlikle. Ve saldırdı oduncunun üstüne. Tuttu onun kafasını, attı deminden beri sinek gibi vızıldayan, bu yüzden kimseyi uyutmayan, odunları doğrayan hızarın testeresinin keskin ağzının altına, kafasını kovalayan gövdesini oduncunun. Bölündü o da. Tam aile sobasına göre.
    Çekti genç adam büyük kavak yığınının ortasından, üç tane uzun kavak, aldı onları sırtına, tam götürüyordu ki çıktı karşısına bir kocakarı başörtülü, torbalı.
   "Evladım, evladım, senin yüzünden bu halim. Nereye götürüyorsun bu kavakları? N'apacaksın bakayım onları?" dedi.
    "Sen karışma işime, hep girerdi bu iş düşüme. Burada olsun karışmayın bana ulaaan! Patlayacağım sıkıntıdan..." diye bağırdı genç adam.
   Vay piç kurusu" dedi kocakarı. Sonra ekledi: Ne yapacaksan yapma, ne yapmayacaksan yap.
   "Kendimi asacağım bunlarla, sen de oturup kına yak."
   Başladı ağlamaya kanlı gözyaşlarıyla, gözyaşlarının kanlı dereleriyle kocakarı.
   "Niçin asıyorsun kendini, kimsen yok mu senin?"
   "Var, n'olacak?"
   "Ama niçin?"
   "Çerkeztavuğundan bıktığım için" dedi genç adam.
   Sonra vardı bir marangozun yanına. Aldığı kavaklar sırtında.
   "Yap bana bir darağacı."
   "Yapamam," dedi marangoz, "unuttum yapmasını. Eskiden, kanlı çarpışmalar devrinde yapardım bol bol. Artık kimse kimseyi asmıyor.
   "Demek yapmayacaksın öyle mi?" dedi genç adam. Aldı elinden keseri marangozun, başladı yontmaya marangozu. Sonra kavakları düzeltip kurdu kendine bir darağacı. Sallandırdı ipi. Güzelce yağladı kaygan. Başladı geleni geçeni asmaya...


  Cinayet. Ne büyük kelime. Hele de bizimki gibi küçük memleketler, bizim gibi küçük garibanlar için. Ama insan, kapısını hangi kelimenin ne zaman çalacağını bilemiyor işte. Hayat, insanı en çok kestirilemez oluşuyla yoruyor. 
   Bütün bunların başıma geldiği günün sabahı, çarşı içi, polis ve tevatürle doluydu. Keresteci İbrahim'i öldürmüşler, lafı almış yürümüştü. Sabah Gönen yakınlarında, Bezirci Köyünün azıcık dışında, kafası kopuk, bir çuval içinde gömülü bulmuşlar. İki haftadır ortalarda yoktu. Karısı çalmadık kapı bırakmamıştı. Benim dükkâna bile iki sefer gelip İbrahim'i sormuş, ikincide koyverip hüngür şakır ağlamıştı sümüğünü çeke çeke. Bu sabah ortaya çıkmış işte. Ehliyet bulmuşlar cüzdanından da öyle tanımışlar, kafasından hâlâ haber yok. Kadın perişan. 
   Terör dediler. Evvelsi hafta kahvede, Devsolcu Bayram'la kapışmışlar. Bir ıvır zıvır siyaset meselesinden, yaka paçaya gelmişler. Tam kafayı böğrüne çakıyormuş ki elinden almışlar Bayram'ın. Dev-Sol yapmış olabilir diye söylediler. Borç meselesi dedi bir başkası. Keresteci İbrahim'in çok borcu varmış. Ev, dükkân, araba, kereste çektikleri kamyonet hep ipotekliymiş. Manyaslı'nın büyük oğlu Mirza'ya, evle, arabayla, dükkânla ödenmeyecek borcu varmış. Manyaslı da alıvermiş kellesini İbrahim'in. 
   Böyle ölü metrukesi gibi, çuvalla gömmüş sonra da kalanını. Olur mu olur. Dostu varmış, diyen de oldu. Kürt Akif' in dalgasına ev açmış, bitirimin müebbetlik oluşunu fırsat bilip. Gül gibi yaşayıp gidermiş ilk evvela. Derken kulağına gitmiş Akif'in olan biten, yeğenlerini salmış İbrahim'e. Kaldırtmış. Gençler heyecanlı tabii, vur dedin mi öldürürler. Öldürmüşler. Hem öldürmek ne, kafasını gövdesinden ayırmışlar, eşya gibi taksim etmişler. Ben anlatanların yalancısıyım. Pek umurumda da değil aslını sorarsanız. Ben başıma geleni bilirim. 
   Uykunun kış odalarını soluk kokusuyla doldurduğu bir saatti. Güneşin dünyaya sırt döndüğü, karanlığın soğukla cisimleştiği bir kış gecesi. O günün gecesi işte. Karısının arayıştan perişan düşüp kara habere razı geldiği günün gecesi. Kapıya vuruldu uzun uzun, patırtılı, özensiz. Don paça fırladım yatağımdan. Kapının arkasındaki ses, "Polis" dedi. 
   Tövbe bismillah, bizim polislik ne işimiz olur. Açtım kapıyı. Bizimle emniyete kadar geleceksin, dediler. Neden diye sormak bile geçmedi aklımdan. Kapısına polis gelen insan değiliz ki. Bilemedim. Onlar açıkladılar mahmur şaşkınlığımı aralayarak. "Mehmet çalışkan değil mi? İfadenize başvurulacak, üzerinize bir şeyler alın da çıkalım." Giyindim. Düştüm önlerine. Apartmanın önünde bekleyen ekip arabasına bindim. Bir mavi bir kırmızı, bir mavi bir kırmızı ışığıyla insanın elini ayağına dolaştıran minibüse. O kadar geç bir vakitti ki, bir tek yüz görmedim camlarda. Bir yanlışlık uğruna tüm mahalleye rezil olmak da var, öyle ya. 
   Bir kere, daha dükkânı babam işletiyorken, bir bekçiden alacağını tahsil için girmiştim emniyetin kapısından içeri. Babam gönderip, "Bekçi Ziya'yı bul, çocuğu gönder de son taksiti vereyim, dediydi; al parayı gel," diye tembihlemişti. Bir on-on beş dakika beklemiştim gösterilen sandalyeye oturup. Bekçi gelip yaptığımız PVC'nin parasını vermişti, çıkıp gelmiştim ben de. Daha da bilmem karakolu, emniyeti. Muhakkak bir yanlışlık olacak.
   Bir müddet girişte, ayakta beklettiler karakola varınca. Sonra alıp alt kata indirdiler, nezarete. "Burada bekleyeceksin," dediler. "Memur Bey," diyebildim. Yol boyunca lafımı hazırlamıştım. "Bir yanlışlık oldu galiba, neden çağırmışlar acaba beni?" Ben bilmem, der gibi bir baş sallamayla kapadı üstüme nezaret kapısını polis. Cevap vermedi. Gidişini, ara kapıyı kapatıp bizi bu tarafta kendi halimize bırakışını seyrettim.
   Benden başka üç kişi daha vardı içeride. Birini azıcık tanıyor, birini de biliyordum. Üçüncü aşina bir yüzdü ama kimdir nedir çıkaramadım. Azıcık tanıdığıma doğru yüzümü dönüp, "Selamünaleyküm," dedim. Selamımı alıp elleriyle bankı gösterdiler oturayım diye. Gazeteciydi biri. Gazete dediysem, yalnızca abone olan esnafa gönderilen, matbaa makineleri boş durmasın diye çıkarılan, arada verilen bir-iki resmî ilanla dönen yerel bir gazetenin sahibiydi. "Mehmet Abi, hayır olsun?" diye sordum. "Ne oldu anlamadım, apar topar getirdiler. Sizi niye aldılar ki?" Dudağını büzdü adam, hayret ve uykuyla, "Anlamadım ki be kardeşim," dedi. "İfade dediler, karakolda öğrenirsin, dediler. Getirdiler."


 Özgürlüğe kavuştuğumuzda kendimi doğal olarak nahoş bir durumda buldum; yine de yaşadığım zorluklar, umduğumdan daha fazla olsa da beklediğimden daha azdı. Guitry'nin hapse girdiği, Brasillach'ın idam edildiği bir dönemde, benim kabahatimin —tıpkı babamınki gibi— fazla önemli kabul edilmediği ortaya çıktı, zira karşısına çıktığım sorgucular beni yerden yere vursalar da yaptıklarım cümle âleme ilan edilmedi, en azından Louise'in kulağına gitmedi.  
   Ben Amerika'ya gidene kadar, neredeyse savaştaki kadar mütevazı bir hayat sürdük. Elime geçen bütün İngilizce kitapları okuyordum, bunların çoğu günün birinde benim de yazmak isteyebileceğim türden şeylerdi —tabii yeniden yazacak olursam. Neredeyse yegâne lüksümüz Amerikan filmlerine gitmekti, bunlar genelde dört beş yıl önce çekilmiş olurdu, savaştan sonra bastırılmış şeylerin neşeyle geri dönüşü havasında Paris'e üşüşmüşlerdi. Louise scripte olarak, Paté'ye program metinleri yazarak üç beş kuruş bir şey kazanıyordu, ben de İngilizceden teknik, hatta askeri belgeleri çevirerek hemen hemen onun kadar kazanıyordum, hatta bir keresinde Somerset Maugham'ın bir romanını çevirmiştim. Yine de çektiğim onca sıkıntıya rağmen, ailemin evinde sakladığım paradan faydalanmak bir an olsun aklıma gelmemişti. Onu göç için ayırmıştım, bu konuyu Louise'e ancak gerçekleşeceğine emin olmadıkça açmak niyetinde değildim. 
   Zira akılsızlığımın yükü içimde bütün ağırlığıyla yatıyordu —benim için savaş bitmemişti. Bu yıllar Fransızlar için korkunçtu, Barthes'ın da bir yerlerde yazdığı o neredeyse bir yıl süren kışların mitik soğukluğu ve insafsızlığı berbattı; yine de hırpalanmış kıtamızın yıkıntıları arasında hayat kıpırdanıyordu. Tıpkı bir maceranın başlangıcında olduğu gibi her şey yeniden mümkün, düşünmeye değer geliyordu; "esas filmden" önceki meşum bir kısa filmde, toplama kamplarının kurtuluşunun görüntüleri bir haber bandı olarak bize ihsan edildi, bana ihsan edildi; ölmüş Yahudilerin siyah-beyaz ışıltısıyla aydınlanan bir sinemada sessiz, savunmasız oturuyordum, bu görüntüler korkunçlaştıkça çoktan soluklaşmış, artık akıl erdiremediğimiz bir tarihe ait gibi geliyordu insana, geleceğimizle yüzleşmek için onlara sırtımızı dönmemiz gerekiyordu. 
   Benim değil, bizim geleceğimiz: yoğun ve canlı kamudan dışlandığımı biliyordum. Sadece Paris, Fransa değil, Avrupa'nın bütünü, şerefsizce ve rezilce katıldığım bir suçun sahnesiydi. Kalsaydım neye dönüşecektim? Gezgin bir Nazi'ye mi? Bu, küçük düşürücüydü. Hâlâ gençtim, yaşamak istiyordum. Tavanı kurbanın üzerine inen, duvarları daralan Gotik bir işkence odası gibi üzerime üzerime geliyordu Avrupa, ıslah olabilmek için Amerika'ya gitmem gerektiğine her geçen gün daha fazla inanıyordum; onun o rengârenk, fırsatlar yamalı bohçasında, tarafsız, tantanalı uçsuz bucaksızlığında kendimi toparlayacaktım, gerçi orada ne yapabileceğimi, başarılı olup olamayacağımı pek bilmiyordum, hele bana entelektüel ve tinsel bir kurtuluş sunacağını hiç beklemiyordum. 


Tercüme ya soluk bir fotoğraf, diyor kitap, yahut sadakatsiz ama renkli ve canlı bir taklit. Tercüme bir yaratış, bence... şiir gibi, deneme gibi ama onlardan çok daha güç. Edebiyatçılar, hiç olmazsa on büyük şair, on büyük romancı, on büyük tiyatro yazarı üzerinde anlaşabilirler, hangimiz on büyük mütercim sayabiliriz? 
   Evet, tercüme sanatların en gücü: başka bir iklimde, başka bir çağda doğan düşüncenin kendi toprağımızda dirilmesi. Yalnız düşüncenin mi? Tercümede lafza teslimiyet ihanetlerin en büyüğü.
   Géorgique tercümesi, De Lille’e Akademi’nin kapılarını açmış . Büyük Frederik’e göre, asrın en orijinal eseri bu tercüme. Richelieu, De Lille’in Akademi’ye giremeyecek kadar genç olduğunu söyleyince, üyelerden biri haykırmış “Çok mu genç? İki bin yaşında, Virgile kadar yaşlı.” 
   Chateaubriand, Milton tercümesi üzerinde otuz beş yıl çalışmış , yine de başarılı sayılmıyor tercümesi. İbret alalım. 
   Voltaire, mütercimi uşağa benzetir, kendini efendisinin yerine koyan uşağa. Yanlış. Üstat mütercimle tercümanı karıştırıyor. Mütercim, mutlak’ı arayan bir çılgın, “felsefe taşını bulmaya çalışan bir simyagerdir, bir Sizifos’tur belki, bir haber taşıyıcısı değildir. 
   Rivarol için bir üslup temrinidir tercüme, en büyük faydası insana kendi dilinin imkânlarını tanıtmasıdır. Belki doğru, ama hakikatin bütününü kucaklamıyor bu hüküm. Tercüme bir fetihtir, yalnız dili değil, düşünce ve hassasiyetin girift dünyasını da zenginleştiren bir fetih.




  - Benim, Adrien.
   Corso arayan kişinin, dün saat 20 sularında gözaltı emri kaldırılır kaldırılmaz Sobieski'nin peşine taktığı yeni polis olduğunu anlayıncaya kadar birkaç saniye geçti.
  Polis onu uyandırmıştı. Saat 9'a geliyordu; trafik kazası yüzünden komaya girmiş biri gibi uyumuştu.
   - Ne oldu? 
   - Kuzey Garı'ndayım. 
   - Hangi sebeple? 
   - Sobieski bütün gece evinden çıkmadı, ama biraz önce bir taksiye bindi. Onu buraya kadar takip ettim. 
   - Nereye gidiyor? 
   - Hiçbir fikrim yok. 
   Corso şaşırmıştı; ona tebliğ edilen şehirden ayrılmama talimatına rağmen, salak herif kaçıyordu. 
   Corso çoktan merdivenleri inmeye başlamıştı bile. 
   - Peşinden ayrılma, yanına geliyorum. 
   Polosuna biner binmez sirenlerini sonuna kadar açmış ve tepe lambasını yakmıştı ki, polis onu yeniden aradı: 
   - Eurostar'a binecek! 
   Corso, Seine Nehri'ni henüz geçmişti. ve Sêbastopol Bulvarı'nda ilerliyordu. Ayağını gaz pedalından kaldırmıyor ve hiçbir trafik ışığında durmuyordu. Sobieski İngiltere'de ne halt edecekti? Onun gibi yalancı bir kahraman bile polis tarafından izlendiğini ve dikkat çekmemesi gerektiğini bilirdi. 
   - Kimliğini göster ve onun hangi trene bindiğini öğrenmek için her şeyi yap.
   - Sonra... sonra ne yapayım? 
   - Bana bir bilet al. 
   - Corso hiç düşünmeden cevap vermişti. Bir süre ortadan yok olacaktı, ama iyi bir nedenle; Manş'ın diğer yakasına geçece göre Sobieski'nin gizli sebebi vardı. Belki bu sebep, neden olmasın, işlediği suçlarla ilgiliydi. Kuzey Garı. Semt, fuhuş mekânları, gürültü ve pislik konusunda bütün rekorları kırıyordu. Burada duvarları genişletmekten, ek binalar yapmaktan, yeraltına dehlizler kazmaktan hiç vazgeçmiyorlardı. Sonuçta, tüm çevre sürekli kaos içindeydi. Buradaki trafik akışını anlamak imkânsızdı: tampon tampona giden arabalar, çok dar yollar, hiçbir anlamı olmayan kavşaklar... Kuzey Garı, güçlü deniz akıntılarıyla korunan bir ada gibiydi; ona doğru yaklaştığınızı sandığınız an sizden uzaklaşıveriyordu, bir kez daha uzaklaştığını görmek için yeniden manevra yapıyordunuz... 
   - Nerede?  
   - Gişelerden geçti, dedi Adrien, nefes nefese. Güvenlikten geçmek için bekliyor. 
   - Biletim sende mi? 
   - Almak üzereyim. 
   Corso arabasını rastgele bir yere bıraktı. Gecikmeler yüzünden ona yetişebilirdi: Sobieski güvenlikten geçmek için kuyruğa girecekti, o ise rozeti sayesinde bütün engelleri aşacaktı. 
   - Az önce check-in'den geçti. Onu perona kadar izleyeyim mi? 
   -Hayır. Geliyorum. 
   Corso, yolcuların bağırışları arasında, ana salonda ters istikamette koşuyordu. Eurostar'a giden yürüyen merdiven basamaklarını uzun adımlarla tırmandı ve sonunda Adrien'ı gördü. Ona hemen arabasının anahtarlarını verdi, biletini aldı. 
   - Hey... Bilet parası ne olacak? Cevap olarak Corso ona arabasının ruhsatını verdi ve gişelere doğru yöneldi. Üç renkli polis kimliği Fransız tarafında, her yerden hızla geçmesini sağlıyordu. İngiliz tarafı daha karmaşık olacaktı, ama her şeye rağmen 2016'da, Birleşik Krallık hâlâ Avrupa'nın bir parçasıydı. 
   Perona ulaştığında, güvenlik görevlileri son yolcuların üstlerini arıyordu. Ona seyahat nedenini sordular. Soruyu geçiştirdi; şüphelisinin trende olduğunu ifşa etmek söz konusu olamazdı. 
   Peron gözle görülür bir şekilde boşalıyordu. Hareket etmeden önceki son birkaç dakika... İnsanda zavallı statik dünyadan uzaklaşma isteği uyandıran, sarı mavi gövdeli teknoloji mucizesinin, yan yatmış çelikten devasa obeliskin yanına ulaşabildi. Önünde iki olasılık vardı, ya kendi vagonuna doğru koşacak ve Sobieski tarafından görülme riskini göze alacaktı ya da ilk vagona binecek ve daha sonra yerini arayacaktı; bu durumda da içeride fark edilme tehlikesi vardı. 
   Sonunda bir karar verdi: Trenin baş tarafında oturacak ve hiç kımıldamayacaktı. Londra St. Pancras Garı'nda Sobieski'yi bulacak zamanı olacaktı. 
   Nefes nefese ve terden sırılsıklam, boş bir koltuğa yerleşti ve gözlerini kapadı. Sobieski de binmişti, bu trende bir yerlerdeydi; bu çelikten canavar ikisini birbirine bağlıyordu, yolculukta insanı canlandıran bir şeyler vardı. Londra'da şenlik yeniden başlayacaktı. Artık burada yapacağı tek şey, ekibini bilgilendirmek ve yazın bu aşırı sıcağında soruşturma ekibi şefinin gün boyu ortadan kaybolmasının nedenini açıklamaktı. 


  Seninle birlikte yürüyen acı, sana eşlik eden, senin yüzünden belirip çoğalan acı, başkalarına da nasıl sezdiriyor kendini. Sarf edilen bir söz, yıllar sonra da olsa, nasıl oturuyor yerine. Kurumla. Yanılıyor muyum, hayal mi görüyorum yoksa? Şeyleri anlamlandırabilmek için, oynuyor muyum kendimle? Sarf edilmiş sözler mi düşlüyorum? Boşlukta dalgalanan, bir türlü cisimleşemeyen sözler, öyle mi? Belki sözcükler oluşacak zamanla, harfler (ki harfler nedir ki başka) iz iz yansıyacak, sonra sözcükler, cümleler. Sonra bu cümlelerle anlamlanacak şeyler. Hatta, falanca zaman söylemişti bunu o, hatırlıyorum, böyleydi. Denecek. Yine de, hayat nedir ki başka. Sözlerin sarf edilmesinden, durup dururken. Sonra bu sözlerin anlamlandırmaya çalışmasından. Ama acıda, insanın insafıyla örülü bir şeyler var. Gölgede, belirsiz, ta eskilerden hız almış, her insanın yüzünde. Elbette, zalimde korku egemendir daha çok. Gösteriş alçaklığın göstergesidir, böyle bu. Da, onu gördüğümde işte, anlayamamıştım bunu ben. Zalim değildi kuşkusuz, zalim olmak için -bunu sonra anlatacağım ama. Zalim değildi, görür görmez anlamıştım bunu. Gösterişli de değildi. Kendi kapısının önünü süpürüyordu, böyleydi, hayranlarının bakışları altında. Atını göremiyordum, rüzgârdı o, akağan. Atını, kendiydi süsleyen. Belki kendi teniydi biraz, atının renginde. Yele, bu yüzden yitmişti. Onun esmer parmakları da. Gösteriş, ne yapsındı, kendiliğinden vardı onda. Renk, bir gösterişti. Renklerin uyumu, uyumsuzluğu, parmakların kıvır kıvır uzayıp gitmişliği, ne yapabilirdi. Hiç. Görkemliydi daha çok. Belki bu ona en yakışanı, da o görkemi de yine yanında yürüyen o talihliye borçluydu biraz, onun bakışlarına. Yaveriydi galiba. Bir adım arkasından yürüyordu. Hırkaları kirlenmişti, ikisinin de. Sakalları uzamıştı. Yurtsuzlardı herhalde. İki gezgin. Tüccar olmadıkları ortadaydı, hallerinden anlaşılıyordu, dervişlikte de ipleri yoktu.
   Dadıma bakmıştım, tuhaf, o da anlamıştı hemeni gülümsemişti.
   Nasıl tanıyordu beni, korkuyordum ondan. O da ipek çarşaflarla serili yataklarının üzerinde, mutlulukla, keyifle izleyip durmuştu beni. İran halılarının bağrında, sere serpe, gümüş aynaların karşısında. Uzun uzun. Böylece biraz bana da benzemişti tabii, biraz ben olmuştu. Ellerimin anlamını çözmüştü, az şey midir bu. Ellerinin anlamı çözüldüyse ne kalır, bir kadından geriye. Bu yüzden  bir zaman sonra dadım, dadım olmaktan çıkmış, çilem olmuştu benim.
   Bir hana girmişlerdi.
   Hadi, demişti dadım, yıldırım aşkı iyi bir şey değildir, onun ilgisini azaltır. Kaybetmek istemiyorsan, unut, bir an önce.


  Mond nehrinin suları kabarıp her yeri kaplamış. Nehrin suları daha önce bir insanın göğsü hizasına kadar yükselmemişken, şimdi develerin de devlete ait büyük araçların da boyunu aşıyor. Sandalları kıyıya çekmişler, kimse suya girmeye cesaret edemiyor. Mond bazen öyle coşuyor ki sanki bir dağı koparıp sürüklüyor; bazen de öyle yavaş akıyor ki sanki pusuya yatarak kendisine yaklaşma cesaretini göstermiş bir serseriye haddini bildirmeye hazırlanıyor. 
   Her ne olmuşsa hayret vericiydi! Tam üç aydır, bunca su neyin nesi? Nereden geliyor bu su? Yukarıdaki kavrulmuş tepelerden ve kuru dağlardan mı, yoksa güneşin yakıp kavurduğu vadilerden mi? Denizin ortasına bir tünel mi kazılmış ki sular böylesine coşup dalgalanıyor? 
   Göçebeler daha gerilere doğru gitmişler, nehrin her iki yakasına da haber ulaşmış, her iki taraf da sahile gelip ölüm tehlikesi bayrağı asmışlar. Suyun azgınlığından hiç korkusu olmayan cesur kamyonlar, daha nehrin kıyısına varmadan duyulan vahşi mırıltılardan öylesine korkmuşlar ki motorlarını stop edip nehrin naralarını dinliyorlar. Geldikleri yolu geri gidiyorlar. Kökleri denizin ortasına dek uzanan öbek öbek kara bulutlar, tepelerin üstüne toplanmış. Bu kökler ne yapıyorlar? Bunlar değil mi denizin suyunu Mond'a boşaltanlar?
   İki yaka da birbirinden habersiz, herkes endişeli ve kaygılı! Çok sayıda yolcu ve tüccar, kahvelerde, köylerde, yerleşim dışındaki yollarda bulunan türbelerde konaklamak zorunda kalmış. Herkes memleketine dönebilmek için umutla, suyun inadından vazgeçip yatıştığı haberini bekliyor. 
   Nehrin kıyısından Deyyer limanı birkaç saat uzaklıkta. Kaf, üç beş günde bir, Gaffar'ın yolcu taşıma kamyonetiyle nehir kıyısına geliyor. Birkaç saat bekliyor. Köpüklü ve heybetli dalgaları seyrederken umutsuzluğa kapılarak geri dönüyor. Yine bunalıma girerek kederle deniz kıyısında yürüyor da yürüyor, vakit öldürüyor. 
   Kaf, yabancı bir Dil Araştırma Kurumu'nda memur. Birkaç ay eğitim gördükten sonra bu bölgeye gelmiş, Kurum'a götürdüğü her kelime için belli bir ücret ödüyorlar kendisine; gelgelelim şimdi geri dönemiyor. Mond'un suları yükselmiş, planları altüst olmuş, hali perişan. Esir düşmüş yahut da sürgün edilmiş gibi duruyor. Kendisini kurtaracak ve özgürlüğüne kavuşturacak bir mucize bekliyor. 
   Balıkçılar her gün bu duruma aldırış etmeden denize açılıyor, ağ atıyor, balık çekiyor, sahile dönüyor, onu görüyorlar. Dünyayla ilişkisini kesmiş, bir köşede oturuyor. Bazen de bir Bölgeye sığınmış, huzursuz. Sanki kimse onu teselli edemezmiş gibi görünüyor, kimseyle konuşmuyor, kimseye karışıp kaynaşmıyor. Sanki hiçbir şey görmüyor. Suyun öte yanında onu bu kadar endişelendiren ne var, beklediği nedir? İşinden mi olacak? Bir kıymetlisi mi var kafasını bunca meşgul eden? 
   Gün doğmadan deniz kıyısına iniyor, denizi görmek için kıyıya inmediğini kendisi de biliyor. Kederlenmek, hayal kurmak ve yürümek için sessiz sakin bir yer arıyor. Deniz durmaksızın değişiyor, her saat başka bir renge bürünerek binbir renk sergiliyor. Daha önce hiç duyulmamış ezgiler yaratıyor. Bazen sevecen, bazen sert, kimi zaman barışçıl, kimi zaman düşmanca... 
   Öğlen Kaf, kerpiçten evlerin arasından geçip küçük hava alanına giderek kumaştan yapılmış rüzgar ölçer silindirinin altında duruyor, gökyüzüne bakıyor ve bekliyor. Küçük posta uçağı geliyor ve bir evin üstünde dolaşıyor. Mahallenin postacısı motorla havalimanına gelip bekliyor. Posta uçağı denizin üstünden gelip yere konuyor ve yanı başlarında duruyor. Yaşlı posta pilotu uçaktan inip selam veriyor. Mahallenin postacısı, motosikletinin arkasından posta çuvallarını alıyor. Postaları karşılıklı değiştiriyorlar. İhtiyar postacı Kaf'a gülümsüyor ve soruyor: 
   "Nasılsın reis?" 


 Sokağın sonundaki tek katlı evimizin yoldan sadece kırmızı kiremitleri görünüyordu. Ev sanki yüz yıllık uykuya dalmış, arsızca dallanıp budaklanmış bitkilerin arasında, gür yaprakların arkasında yitip gitmiş, metruk bir yere dönüşmüştü.
   Koşar adım bahçe kapısına vardığımda zihnim allak bullaktı. İçeride beni ne bekliyordu, hayal dahi etmek istemiyordum.
   Derin bir nefes alıp demir kapıyı ittim.
   Kapının arkasında birikmiş kuru yapraklar hışırdayarak gönülsüzce yol verdiler bana. Büyümüş, neredeyse diz hizasına gelmiş ayrıkotlarının altında kaybolmuş, ancak evvelden oradan yürümüş birinin takip edebileceği çakıltaşı yoldan evin kapısına doğru ilerledim. Adım attıkça ayaklarımın altında ezilen taşlar gıcırdıyor, her yanını ot bürümüş bahçenin kuytu köşesinde sayısız yaşam, türlü hışırtıyla varlığını ilan ediyordu.
   Kameriyenin demirleri boyunca göğe doğru yükselen, eve en çok yaklaştığı yerden çatıya sıçrayıp oradan hunharca büyümeye devam eden dev begonvil, dökülmüş çiçekleriyle evi yutmaya hazırlanan bir canavardı şimdi.
   Petunyalar, yaseminler, kadife çiçekleri, aslanağızları, siklamenler, sardunyalar... Handan'ın yavrusu gibi baktığı bütün çiçekler tarhlardan, saksılardan dışarı taşmış, kalan son enerjileriyle bahçenin kuru toprağı boyunca kıt kanaat ilerlemeye çalışırken bir noktada yaşamaktan vazgeçmiş gibiydiler. Kör sineklerin konup konup kalktığı, zarımsı solgun gövdeleri çoktan zamana yenik düşmüş, toprağa karışmak üzereydi. 
   Arsızca büyümüş dalları bazen aralayarak, bazen eğilip altlarından geçerek, bazen de üzerlerinde atlayarak bahçeyi güç bela geride bırakıp, kapıya tırmanan altı basamaklı merdivenin başına kadar gelmeyi başardım. Düşen eriklerin lekelediği taş basamaklara admımı atar atmaz yerden bir sinek bulut havalandı.
   Nihayet kapıya vardığımda kulaklarım uğulduyordu.
   Hemen zile basmak istedimse de yapamadım.
   Arkama dönüp artık birkaç basamak yukarısında durduğum bahçeye baktım tekrar. Az ötede, begonvilin ele geçirdiği kameriyenin hemen önündeki süs havuzunu fark ettim. Şıpırtısıyla bahçeyi bir zamanlar bir yeryüzü cennetine tamamlayan fıskiyesi şimdi kapalıydı. Suyun yüzeyi kuru yapraklarla örtülmüştü. Peki balıklar, onlar hayatta mıydı?
   Burada ne olmuştu? En son ne zaman gelmiştim sahi?
   Dönüp zili çaldım.
   Evin sessiz koridorunda kuşlar cıvıldadı. Bekledim. Gelen giden yok. Kapının yanındaki pencereden içeriye bakmaya çalıştım. Hiçbir şey göremeyince çantamın içinden anahtarımı arayıp buldum.
   Titreyen ellerle anahtarı zar zor kilide sokup döndürdüm. Kapı gıcırdayarak açıldı.
   İçeri seslendim: "Handan!"


Bu çılgınca takibin burada sona ermesi mümkün mü? Neyin peşindeyiz, bilmiyorum, ama zihinsel baştan çıkarmanın bütün hünerlerini işe koştuğumuza göre, bir şeyin peşindeyiz demektir. Hiçbir şey -ne sodyum gibi alışılmadık metallerin kesit yüzeylerinin parlaklığı; ne bazı bölgelerde taş ocaklarının fosforışıllığı; ne kuyulardan yükselen harika parıltının parlaklığı; ne çalarken ölsün diye ateşe attığım bir duvar saatinin ahşabının çıtırtıları; ne L'Embarquement pour Cythêre [Çuha Adasına Yolculuk] tablosunun çeşitli durum ve pozlarda sadece bir çifti sahneye koyduğu anlaşıldığı zaman fazladan kazandığı cazibe; ne gölet manzaralarının görkemi ne çiçecikleri ve baca gölgeleriyle yıkıntı duvarların ve yıkılmakta olan binaların şirinliği... Bunların hiçbiri, benim için kendi ışığımı oluşturan şeyin hiçbir parçası unutulmadı. Kimdik ki biz gerçekliğin önünde -o gerçeklik ki şimdi hilekâr bir köpek gibi Nadja'nın ayaklarının dibinde yattığını biliyorum?.. Bu şekilde, simgelerin gazabına teslim edilmiş, analoji cininin kurbanı, kendimizde gördüğümüz son raddelik eylemlerin, garip ve özel dikkatlerin nesnesi olarak, hangi enlem ve boylamlar  altında bulunuyor olabiliriz? Nasıl oluyor da, birlikte ve bir daha dönmemek üzere dünyadan bu denli uzağa fırlatılmış olarak, harika uyuşukluğumuzun bize bıraktığı kısa aralarda, eski düşüncenin ve bitip tükenmeyen hayatın dumanı hâlâ tüten harabeleri üstünden, inanılmaz derecede birbirine denk düşen birkaç görüş değiş tokuş etmiş olabiliyoruz? Ben ilk günden son güne, Nadja'yı hep özgür bir cin, bazı sihirbazlık uygulamalarının bir an için kendimize bağlamamıza imkân verdiği, ama asla sürekli [sürekli olarak] bize tabi kılınması söz konusu olmayan, şu havadan oluşmuş ruhlardan biri olarak algıladım. Ona gelince, beni terimin en güçlü anlamıyla bir tanrı olarak algıladığı, zaman zaman benim güneş olduğuma inandığını biliyorum. Yine hatırlıyorum ki, -şu anda hiçbir şey bundan hem daha güzel hem daha trajik olamaz- evet; ona Sfenks'in ayakları dibinde yıldırımla  vurulmuş bir adam gibi simsiyah ve soğuk görünmüş olduğumu da hatırlıyorum. Eğrelti otu gözlerinin sabah muazzam bir umudun kanat çırpışlarının, dehşetengiz sesler olan diğer gürültülerden ancak şöyle böyle ayırt edebildiği bir dünyanın üstüne açıldığını gördüm; oysa şimdiye dek bu dünyanın üstüne hep gözlerin kapandığını görmüştüm.Biliyorum ki Nadja için, daha varmak istemenin bile bu kadar nadir ve bu kadar haddini bilmezlik olduğu bir noktada bu yola çıkış, gönüllü olarak son saldan çok uzakta kendimizi mahvettiğimiz anda yardıma çağırmanın âdet olduğu her şeyi, hayatın sahte ama hemen hemen direnilmez telafilerini oluşturan her şeyi, nazarı itibara almaksızın gerçekleşiyordu. Orada, şatonun en üst katında, sağ kulesinde, herhalde bize gezdirmeyi akıllarına bile getirmeyecekleri, belki gerektiği gibi gezemeyeceğimiz, -zaten denemek için pek neden yok- fakat Nadja'ya göre, örneğin Saint-Germain'de bilmeye ihtiyaç duyacağımız her şeyin olduğu bir oda var. Geceleri, yasa dışı anlarda, bir idare lambasıyla aydınlattıkları bir kadın portresini rahatça seyredebilmek için, kendilerini bir müzeye kapattıran o insanları çok severim. Bunu yaptıktan sonra nasıl olur da o kadın hakkında bizim bildiğimizden çok fazla şey bilmezler? Hayat bir kriptogram gibi şifresinin çözülmesini isteyen bir şey olabilir. Gizli merdivenler, içlerindeki resimlerin hızla yana kayıp kaybolarak yerlerini kılıcını kaldırmış bir baş meleğe ya da hep birbirini izleyen tablolara bıraktığı çerçeveler, çok dolaylı bir şekilde basılan ve koskoca bir salona dikine veya boyuna yer değiştirten ve [böylece] en hızlı dekor değişimini gerçekleştiren düğmeler: Ruhun en büyük serüveni de tuzaklar cennetine bir yolculuk olarak tasarlanabilir. Gerçek Nadja kimdi? Bir keresinde Fontainebleau Ormanı'nda, yanında bir arkeologla, bütün gece, -gündüzler  çuvala mı girdi (pekâlâ gündüz de keşfedilebilirdi) denecek- bilmem hangi taş kalıntıları aradığını iddia eden kadın mı; -iyi ama ya o adamın tutkusu bu ise!- yani demek istiyorum ki sadece sokakta, kendisi için tek geçerli deneyim alanı olan sokakta, büyük bir ham hayalin peşinden koşan her insan bireyinin sorgulamasının erişebileceği yerde olmayı seven, her daim esinli ve esinleyici yaratık mı?.. Yoksa (neden kabul etmemeli?), sonunda başkaları kendilerini ona laf atmaya izinli sandıkları, onda ancak tüm kadınların en zavallısını ve en savunmasızını görebildikleri için sık sık düşen kadın mı?


   Sonra "Ağaç öldü" diyorlar!
   Ben ölmedim Dulcinea! Ne tuhaf, şövalye hikayeleriyle dalga geçmek için beni yaratan Cervantes öldü! Onun için üzgün müyüm, bilmiyorum. Üstünden dört yüz yıl geçti. Cervantes beni yazarken belki de eğlenmişti. İnce uzun bacaklarımı yeni doğmuş bir tay gibi titrek göstererek, bırak canavarlara karşı savaşabileceğimi, ağır zırhları bile taşıyamayacağımı ima etmişti. Kafama altın miğfer diye bir berber tasını oturttuğunda kendince büyük iş yapmış, milyonlarca kişiyi bana güldürmüştü. Güya ben doğru düzgün muhakeme yapamayacak kadar ihtiyar, hatta bunaktım. Bütün bunlar yetmezmiş gibi benim sevgili dostum Rocinante ile "katır" diye dalga geçmişti. Ne olmuş yani Dulcinea, ne olmuş! Diyelim ki bütün bunlar doğru olsun... Şimdi ben de Cervantes'e bakıp, beni çelimsiz bir bunak gibi gösteren adamın toprakta çürüyüp kaybolan cesediyle dalga mı geçeyim? O öldü! Hala hatırlanana adını bile güçlü kollarına, sağlam muhakeme yeteneğine veya bindiği güzel atına değil, bana borçlu Dulcinea, bana! Don Quixote De La Mancha'ya...
   Ah leydim! Ben zaten hiç aldırmadım bana gülenleri. Benim güçsüz kollarımın ne önemi var ki? Rocinante çelimsiz bir beygirse, canavarlar korkunç ve çok güçlüyse ne olmuş? Asâlet ve aşk için ölümü göze alacak bir yürek yoksa en hızlı ata binip, en kuvvetli mızrağı savursan ne olur ki? Hesaplanmış ve nasıl olsa kazanılacak bir savaşta, en şiddetli hücum bile aslında korkakça ve zavallıdır. Ayağımı bastığım şu yeryüzü; çağlar boyunca kazanamayacağı savaştan uzak durmuş ve bugün külleri çoktan rüzgâra karışmış, bedenleri toprakta çürüyüp gitmiş akılcı korkakların cesetleriyle dolu. Çünkü onlar; asâlete değil güce, hakkaniyete değil çıkara, cesarete değil mâkul olana inandılar. Tatlı canları; bırak canlarını malları, güçleri, itibarları biraz riske girecek olsa her türlü rezilliğe göz yumup adını da alçakça akıllılık koydular. Oysa biz akıllı olduğumuz için canavarlar korkunç olmaktan vazgeçmiyor, biz her şeyi çok iyi hesapladığımız zaman zalimler zulmetmekten geri durmuyordu. Bilakis, bütün bu hesaplar sebebiyle savaşmaktan uzak durduğumuz her mevzi canavarların, zalimlerin, büyücülerin eline geçiyor; bir sonraki mevzi için bizim umudumuz azalırken zalimlerin cesareti artıyordu. Zulüm ve bayağılık ortadan kalkmadıktan sonra çok akıllı olmanın övünülecek ne tarafı var ki? Bak DuIcinea, hala bütün canavarlar beni görünce yel değirmeni taklidi yapıyor! Benim kafama berber tasını geçiren ve hikayemi gülünç göstererek anlatan Cervantes'in ise berber tası geçirecek bir kafası bile yok bugün. Çünkü ben kazanıp kazanamayacağımın hesabını yapmadım. Çelimsiz bacaklarımla korkunç canavarların havada dönüp duran kollarını mukayese etseydim; kılıcımı bir kez bile kınından çıkaramaz, Rocinante'nin yelelerini rüzgârlarla sarmaş dolaş edip zulmün üstüne bir yıldırım gibi çökemezdim. Size demiştim sevgili leydim, iman şövalyeliktir!


 Birkaç gün sonra, Kuzey Londra'nın banliyölerinden küçük bir köyün sokaklarında deliler gibi koşturuyordum, panik halindeydim. Mollie öfkeliydi -ve kayıptı. 
   Hastaneden birkaç sokak ötede, küçük bir bistrodaki öğle yemeğimiz iyi başlamıştı. Biraz dikkati dağınık olsa da, kısa yürüyüşümüzün ardından pembe yanaklı ve sağlıklı görünüyordu Mollie ve güvenli bir tavırla yiyecek bir şeyler ısmarlamıştı kendine. Amacımız toplum içinde yemek yeme pratiği yapmaktı; Mollie'nin şiddetli bir fobisi vardı bu konuda. 
   Harikaydı Mollie; odaklanmıştı ve cesurdu. Kaygılı görünse de, ben bunu durumun yeniliğine verdim ve onu cesaretlendirmek için fark etmemiş gibi yaptım. Yemek yerken, öğlen yemeğine çıkmış sıradan bir genç kadından farksızdı. 
   Sonra her şey oluverdi birden. 
   "Annem onunla telefonda konuştuğunu söyledi." 
   Ağzım doluydu, başımı salladım evet anlamında. 
   "Bir aile toplantısı yapmak istiyormuşsun anlaşılan." 
   Ağzımdakini yuttum. "Evet, hiç öyle bir şey yapmadık ve ben faydalı olacağını düşündüm." 
   "Neden?" 
   Moilie'nin ciddi göründüğünün farkındaydım. 
   "Eh, gayet iyiye gidiyorsun artık; eve döndüğünde işlerin nasıl yürüyeceği konusuna kafa yorarken buna bütün aileyi dahil etmek ve..." 
   "Annemin canı sıkılmıştı. Nasıl bütün ailenin benim hastalığımın bir parçası olduğunu konuşmak istediğini söyledi. Neden böyle bir şey söyledin?" 
   Bu zeki genç kadın tarafından köşeye kıstırılmanın verdiği o tanıdık hissi yaşıyordum yine. 
   "Annenin canını sıkmayı kesinlikle istemezdim Mollie, birilerine suç yüklemeye ihtiyaç olduğunu hissettirmeyi hele hiç istemezdim." 
   "Suç yüklemekten bahseden kim?" 
   Şimdiden geriye çekilmiş, savunmaya geçmiş gibi hissediyordum kendimi. 
   "Suçlamakla alakası yok bunun, sadece bir aile olarak hepinizin görevlerinizi nasıl yerine getirdiğinizi ve sen eve döndüğünde birbirinize nasıl destek olabileceğinizi anlamakta ilgili bir şey." 
   "Annem 'rol' sözcüğünü kullandığını söyledi. Neden bahsediyordun?" 
   Duraksadım. 
   "Cidden canını sıkmışsın annemin. Neden yaptın bunu?" 
   Başımı kaldırıp yüzü giderek kızarmakta olan Mollie'ye baktım; öfke gözyaşları gözlerini yakıyordu. 
   "Rol' sözcüğü suçlama ima etmek için kullanılmaz Mollie, ayrıca seni ve anneni üzdüğüm için çok özür dilerim. Benim anlatmak istediğim, ailenin senin yaşadığın sıkıntılara nasıl bir katkısı olmuş olabileceğini araştırmamızdı." 
   Mollie çatalını tabağına fırlattı. "Evet, diğer bir ifadeyle suçlamak. Mollie'nin anoreksik olması kimin suçu?" 
   Ağzımı peçeteme sildim, "Mollie, seni daha çok kızdıran şey, sana ailenin üyelerini suçlamaya çalışıyorum gibi gelmesimi yoksa annenin canını sıkmış olmam mı?" 
   Mollie bıkkın bir homurtu çıkardı. "Annemin şu aralar ne durumda olduğunu biliyorsun. Onu en kötü haliyle gördün. Zaten olduğundan daha fazla sıkılamaz canı." 
   "Annenin canını sıkmak gibi bir niyetim yoktu ve onun da bunu anlaması için elimden geleni yapacağım. Ama geçenlerde annenle ve özellikle de senin evden ayrılmandan sonrasıyla ilgili endişelerin hakkında yaptığımız konuşmanın ışığında, annene karşı korumacı tutumunun ve kaygının aile içinde konuşulması gerektiğini düşünüyorum." 
   "Ben öyle düşünmüyorum." 
   "Peki, neden bu konuyu beraber düşünmüyoruz biraz? Belki de anneni bırakamayacağını hissetmenin bu kadar hasta olmanda bir payı vardı." 
   Mollie inanmaz gözlerle baktı bana. "Nasıl?" 
   "Şöyle..." Kelimelerimi dikkatle seçmek için duraksadım. "Belki de ailenin en küçüğü olarak evden ayrılmanın annenin canını o kadar yakacağından endişeleniyorsundur ki, hayatının bir sonraki adımını atmakta zorlanıyorsundur." 
   "Ama iyileşiyorum ben!" 
   "Mollie neden hesabımızı ödeyip kalkmıyoruz ve bunu daha az kalabalık bir yerde konuşmuyoruz?" 
   Mollie sandalyesini geri itti. "Ben bunu konuşmak istemiyorum ve konuşmayacağım da." 
   Sonra koşarak kafeden çıktı; ben de alelacele hesabı ödeyerek arkasından sokağa fırladım. Ama o gitmişti bile. 

   Kırk dakika geçmişti ve ben Mollie'yi görmemiştim. Korkunç bir felaket olabilirdi bu -hastaneden benim gözetimimdeki ilk çıkışıydı ve şimdi sokaklarda bir başına dolanıyordu. 
   Konuşamadığımız ne çok şey vardı. Eleanor'la telefonda o konuşmayı yapmalı mıydım? Kullandığım psikoloji kısaltmları, mesleki jargon fazla açıksözlü ve duyarsız, suçlama yapar gibi mi gelmişti acaba? Mollie'nin annesiyle ilgili kaygılarının detaylarını konuşmaya neden bir bistroda kalkışmıştım? Zamansız bir müdahale miydi bu? 
   Kalbim deliler gibi atıyordu ve tam artık servise Mollie'siz dönmeyi düşünmeye başlamıştım ki, onu hastanenin karşısındaki bir kafenin dışında, bir masada otururken gördüm. Mollie bana el sallarken bir rahatlama seli doldurdu içimi. 
   Mollie'nin önünde iki fincan çay vardı. Birini bana doğru itti. 
   "Özür dilerim" dedi. 
   "Mollie, senin için endişelendim." 
   Mollie başını öne eğdi. "Evet, biliyorum. Özür dilerim." 
   "Tamam, artık dert değil. İyi misin?" 
   Mollie çayından bir yudum aldı. "Evet. Kafamı toplamak için biraz uzaklaşmaya ihtiyacım vardı yalnızca." Dikkatle bakıyordu bana. "Bütün bunlarla ne demek istediğini anlıyorum ve haklı olduğunu düşünüyorum." 
   Çayım içilecek kadar sıcaktı hâlâ. 
   "Hangi konuda haklıyım?" 
   "Annemle benim hakkımda." 
   Çayımı karıştırdım. "Peki, bunu ailecek oturup konuşmak konusunda ne düşünüyorsun?" 
   "İstemiyorum gibi, ama yapmamız gerektiğini de anlıyorum." 
   "Neden?" 
   Mollie durup düşündü. "Çünkü annem bensiz yaşamayı öğrenmek zorunda." 


 Sık sık tek başıma sokaklarda dolaşmaya çıkıyorum ve çok vahşi olduğu izlenimi uyandıran bir peri masalının içinde yaşadığımızı düşünüyorum. Nasıl bir itiş kakış, nasıl bir gürültü. Bağırış çağırışlar, sesler, tangırtılar, gümbürtüler. Ve her şey o kadar iç içe geçmiş halde ki. İnsanlar, çocuklar, genç kızlar, adamlar ve asil kadınlar arabaların tekerlekleri dibinde yürüyorlar. Kalabalığın içinde yaşlı adamlar, sakatlar ve başı örtülü insanlar da var. Sürekli yenilenen bir insan ve araç silsilesi… Tramvayın vagonları insan figürleriyle doldurulmuş kutulara benziyor. Otobüsler kocaman hantal bir böcek gibi hareket ediyor. Sonra bir de gözetleme kuleleri gibi görünen arabalar var. İnsanlar yüksek sürücü koltuğuna oturup yürüyen, zıplayan ne varsa altlarına alıp yollarına devam ediyorlar. Kalabalığın arasından yenileri çıkıyor, yaklaşıyor, geçiyor ve bu böyle hiç aralıksız devam ediyor. Atlar yürüyor. Hızla geçen resmî arabaların açık camlarından kuş tüyleriyle süslenmiş güzel şapkalar görünüyor. Buraya Avrupa’nın dört yanından insan örnekleri gönderiliyor. Asilleri, düşkün ve acizlerin yanında görmek mümkün. Nereye gittiğini bilmediğiniz insanlar görüyorsunuz ve nereden geldiğini bilmedikleriniz alıyor onların yerini. İnsan nereden gelip nereye gittiklerini tahmin etmeye çalışıyor. Az da olsa çözebildiği zaman seviniyor. Ve güneş hâlâ herkesi aydınlatıyor. Birinin burnuna, diğerinin ayakucuna vuruyor. Ayakuçları parıltılı ve algıları yanıltan bir şekilde eteğin altından çıkıyor. Köpekçikler saygın hanımefendilerin kucağında arabalarda geziyorlar. Göğüsler çıkıyor insanın karşısına; elbiselerin, dekoltelerin içine sıkışmış dişil göğüsler. Bir sürü aptal sigara, o aptal adamların ağızlarında. Ve insanın aklına, akla hayale gelmeyen sokaklar, görünmez, yeni ve yeni olduğu kadar da insan kaynayan bölgeler geliyor. Akşamları saat altı ile sekiz arası caddelerin en kalabalık zamanı. Bu saatlerde toplumun en üst tabakası yürüyüşe çıkıyor. Peki bu kalabalık arasında; bu renkli, bitmek bilmeyen insan seli arasında nedir insan? Bazen tüm bu renkli yüzler kızıla dönüyor, batan akşam güneşinin rengine boyanıyor. Peki ya hava kapalıysa ve yağmur varsa? O zaman benim de dâhil olduğum, bir şeyler arayan ve görünüşe göre güzel ve doğru hiçbir şey bulamayan bu insan kalabalığı, hayali figürler gibi karanlık tülün altında kayboluyor. Herkes zenginlik ve akla hayale sığmayacak lüks ürünler peşinde. Çok hızlı yürüyorlar. Hayır, herkes otokontrol sahibi ancak telaş, hırs, baskı ve huzursuzluk arzuyla parlayan gözlerden dışarı taşıyor. Sonra her şey yine sıcak öğle güneşine teslim oluyor. Her şey uyuyormuş gibi görünüyor; arabalar, atlar, tekerlekler, sesler… Ve insanlar öyle anlamsız bakıyorlar ki. Yıkılacakmış izlenimi uyandıran yüksek evler rüyaya dalmış gibiler. Genç kızlar ellerinde paketlerle o evlere doğru koşturuyor. İnsanın küfredesi geliyor. Geri döndüğümde Kraus oturduğu yerden benimle dalga geçiyor. Ona insanın biraz da dünyayı tanıması gerektiğini söylüyorum. “Dünyayı tanımak mı?” diyor bana, derin derin düşünür gibi. Ve yüzüne küçümseyen bir gülümseme yerleşiyor.


 Tam da o sırada Yegor Mihayloviç konağın kapısında gözüktü. Şapkalar art arda başlardan alındı, kâhya yaklaştıkça ortasından, önünden dazlak, kırlaşmış, yarı kırlaşmış, kızıl-siyah, sarı saçlı kafalar peşi peşine ortaya çıktı; sesler yavaş yavaş dindi, sonra tümüyle kesildi. Yegor Mihayloviç sahanlığa geldi, konuşmak istiyormuş gibi durdu. Uzun pardösüsünün ön ceplerine ellerini beceriksizce sokmuştu. Başında öne eğik hasır şapka, gergin bacaklarının üzerinde dimdik, konağın önünde toplananlara tepeden bakıyordu. Büyük bir bölümü yaşlı, çoğunluğunun yüzleri güzel ve tümü kendisine çevrilmiş, sakallı dik başlar önünde komut verecekmiş gibi duran bu adam, hanımefendinin karşısında olduğundan başka bir görünüş sergiliyordu. Gerçekten görkemli bir duruşu vardı. 
   "Dinleyen arkadaşlar, hanımefendinin kararı şu: Uşağını vermek istemiyor, aranızdan seçeceğiniz birisi gidecek. Şimdi bize üç kişi gerek. Daha doğrusu bir kişi. Sırası gelen bu yıl gitmezse, önümüzdeki yıl gidecek nasıl olsa." 
   Sesler, "Öyle! Bunu biliyoruz," diye bağırdılar. 
   Yegor Mihayloviç devam etti: 
   "Sonuç olarak, Horyuşkin ile Mityuşkinlerin Vaska gidecekler bir kere. Tanrı böyle buyurdu." 
   Sesler, "Tamam, doğru," dediler. 
   "Üçüncü kişi olarak ya Dutlov'un bir oğlu ya da iki kuralılardan biri gidecek. Buna bir diyeceğiniz var mı?" 
   Sesler yükseldi: "Dutlov'un oğlu gitsin! Dutlov'lar üç kişi!" 
   Gene çığlıklar yükseldi, konuşmalar döndü dolaştı, köydeki tarlaya, konaktan çalınan telislere gelip dayandı. Yegor Mihayloviç yirmi yıldır hanımefendinin mülkünü yönetiyordu; akıllı, deneyimli bir adamdı. Çeyrek saat kadar durdu, dinledi ve birden herkesi susturarak Dutlov'lara kura çekmelerini söyledi. Üç çocuktan biri gidecekti. Kuraları yazdılar, Hrapkov silkelediği şapkasından kâğıtları çekmeye başladı. Kura İlyuşkin'e çıktı. Herkes suspus olmuştu. 
   İlya kısılan sesiyle, "Bana mı? Ver bakayım," dedi. 
   Kimse konuşmuyordu. Yegor Mihayloviç, ertesi gün gelirlerken acemi er parası olan adam başına yedi kapik getirmelerini söyledi, her şeyin bittiğini bildirerek toplantıyı dağıttı. Kalabalık kımıldandı, köşeyi dönenler ardı ardına şapkalarını giydiler. Konuşmalardan, ayak patırtılarından büyük bir uğultu çıkıyordu. Kâhya sahanlıkta kalmıştı, gidenlere arkadan bakıyordu. Genç Dutlov'lar köşeyi kıvrılınca, bir ara geride duraklayan Dutlov'u yanına çağırdı, onunla birlikte yazıhaneye girdi. Masanın önündeki koltuğa oturarak, "Sana acıyorum ihtiyar," dedi. "Ne yapalım, sıra senindi. Hak yerini buldu. Yeğeninin yerine para ödeyecek misin, ödemeyecek misin, şimdi onu söyle!" 
   Onun bakışına karşılık kâhya, "Bundan kurtuluş yok. Çok uğraştım, ama bir şey yapamadım," dedi. 
   "Parasını seve seve öderdim, ama elimizde avucumuzda bir şey kalmadı. Yazın iki atımı çaldılar. Yeğenimi severim. Namuslu yaşadığımız için alnımıza böylesi yazılmış demek. O, aklına geleni söylesin." (Rezun'u kastediyordu.) 
   Yegor Mihayloviç eliyle yüzünü sıvazladı, esnedi. Anlaşılan, canı sıkılmıştı. Çay içme zamanı da gelmişti zaten. 
   "İhtiyar, günaha girme," dedi. "Sandığının köşesini arayıver, belki küflü altınlarını bulursun. Topu topu üç yüz ruble, ne olacak! Sana öyle bir gönüllü satın alırım ki bayılırsın! Son günlerde böyle birinin olduğunu işittim." 
   Dutlov, "İlde mi?" diye sordu. (İlden kenti kastediyordu.) 
   "Ne diyorsun, kurtulmalığı ödeyecek misin?" 
   "Seve seve öderdim. Tanrı adına yemin ederim, ama... 
   Yegor Mihayloviç, Dutlov'un sözünü sertçe kesti: 
   "Bak, ihtiyar, dinle beni! Yeğenin İlyuşka'nın kendine bir şey yapmasından korkuyorum. Bugün mü olur, yarın mı, onu hemen gönderelim. Kendi elinle götüreceksin, bir terslik çıkarsa sorumlusu sensin. Tanrı esirgeye, ona bir şey olursa büyük oğlunu tıraş eder, askere gönderirim. Anlıyor musun?" 
   Dutlov kısa bir sessizlikten sonra, "İki kişilik kuralıları da katsaydınız, Yegor Mihayloviç, yazık değil mi bize?" dedi. 
   Ağlamaya, kâhyanın ayaklarına kapanmaya hazırdı. 
   "Kardeşim askerde öldüğü gibi, elimden bir de oğlunu alıyorlar. Bize niçin böyle saldırdıklarını anlayamıyorum," diye sürdürdü konuşmasını. 
   Yegor Mihayloviç, "Hadi git artık," dedi. "Elimizden başka bir şey gelmez, düzenin gereği bu. İlyuşka'ya dikkat et, ondan sen sorumlusun." 
   Böylece Dutlov evine yollandı. Yürürken sopasını düşünceli düşünceli yolun taşlarına vuruyordu. 


  Neden-sonuç ilişkisi tarihin ileri doğru hareket ettiğini varsayar ama tarih bir orduya benzemez. Tarih, yanlamasına seğirten bir yengeç, kayaları aşındıran bir tatlı su damlası, yüzyıllarca birikmiş gerilimi kıran bir deprem gibidir. Bazen tek bir kişi bir harekete ilham verir ya da sözleri, bunu onyıllar sonra yapar; bazen bir avuç tutkulu insan dünyayı değiştirebilir; bazen bir kitle hareketi başlatırlar ve milyonlar da onlara katılır, bazen de bu milyonlar aynı öfkeyle veya idealle harekete geçer ve birdenbire, değişim, havanın aniden dönmesi gibi bizi gafil avlar. Bu dönüşümlerin ortak noktası, hayal gücünde, umutta başlamalarıdır. Umut etmek, kumar oynamaktır. Gelecek üzerine, arzularınız, açık yürekliliğin ve belirsizliğin kasvet ve güvenlilikten daha iyi olma olasılığı üzerine bahis oynamaktır. Umut etmek tehlikeli olsa da korkunun tam zıddıdır çünkü yaşamak risk almaktır.
   Bütün bunları söylüyorum çünkü umut, heyecanla koltuğa tünemişken bu sefer şansın sizden yana olduğu hissiyle sıkıca elinizde tuttuğunuz bir piyango bileti değildir. Bunları söylüyorum çünkü umut, acil durumda kapıları kırmak için kullandı tınız baltadır; çünkü umut sizi kapıdan dışarı itmelidir,çünkü geleceği bitmek bilmeyen savaş halinden, yeryüzünün hazineIerinin imhasından ve yoksullarla marjinallere eziyet edilmesinden kurtarabilmek için varınızı yoğunuzu vermeniz gerekir. Umut başka bir dünyanın mümkün olabileceği anlamınagelir, bu dünyanın vaat edildiği veya güvence altında olduğu anlamına değil. Umut insanı eyleme çağırır; eylem umut olmadan imkânsızdır. Ernst Bloch, 1930'larda kaleme aldığı umut konulu muazzam incelemesinin girişinde şöyle diyor: "Bu duyunun emeği, kendilerini, bizzat bir parçası oldukları Oluşmakta Olana eylemli bir biçimde fırlatan insanlar ister." Umut etmek kendini geleceğe adamaktır ve bu geleceğe adanmışlık, bugünü yaşanabilir kılar.
   Her an her şey olabilir ve bu tamamıyla bizim eyleme geçip geçmememizle ilişkilidir. Tembel ve olan bitenle alakasız insanlar için bir piyango bileti gelmesin akla ama angaje olanlar için sonuçları çok önemli olan muazzam bir kumar bu oynanan. Bunu size söylememin nedeni ABD'nin bir yandan dünyada imparatorluğunu ilan edip bir yandan da yurt içinde demokrasiyi yok etme ülküsü peşinde koşarken kendini ve sözde değerlerini tahrip etmeye çok yaklaştığını, uygarlığımızın bağımlı olduğumuz doğayı -okyanusları, atmosferi, sayısız bitki, böcek ve kuş türünü- yıkıma sürüklemenin eşiğinde olduğunu fark etmemiş oImam değil. Bunları söylememin nedenleri şunlar: savaşlar çıkacak, gezegen ısınacak, türler tükenecek ama savaşların sayısı, ısınma derecesi ve nelerin sağ kalacağı bizim eyleme geçip geçmediğimize bağlı olacak. Gelecek karanlık, hem ana rahmine hem mezara özgü bir karanlık içinde.


 Birbirini yıllardır tanıyan iki kişinin konuşacağı pek bir şey kalmamıştır ya da yeni bir şey. Bu insanlar uzun zamandır bir arada olmanın sağladığı çok sayıda konfora sahiptir; kendini karşısındakine başka araçlarla anlatabilmek, susarak anlaşabilmek. Sıkıntı, bitkinlik, atalet bu sessizliği dünyaya getirip yetiştirebileceği gibi, giderek gündelik bir heyecan, az evvel yaşanmış taze bir neşe, hatta karşıdakine duyulan güçlü bir öfke de aynı suskunlukta ifade bulur, onu sürdürür ve büyütür. Bu iki kişinin etrafını saran sükûnetten yapılma bulutun içinde seslendirilmiş kelimelerde bulunmayan bir ağırlık vardır. Nihan ve Salih bu lanetli konfora henüz bağışık olduklarından uzun uzun konuştular. 
   Nihan'ın aslında yurtdışında yaşaması, o günlerde bir festival için İstanbul'a gelmiş olması, dönüşüne tam da iki gün kala tanışmaları, birtakım çok mühim adamların araç konvoyu binbir gece masallarından daha uzun olmasaydı, havasın yoldan geçişi avamınkinden daha mühim olmasaydı, yolu tıkamasaydı, bir önceki vapura yetişmiş olsaydı hiç karşılaşmayacak olmaları, Nihan'ın oyuncu olması, tiyatro ekibiyle sürekli seyahat etmesi, kendisinin de onunla buluşabilmek için birdenbire belirli aralıklarla seyahat eden birine dönüşmesi —çünkü evveliyatında fıtraten pek seyyah sayılamazdı— her gittiği şehirde buluşmaları, her şey Salih'e fazla anlamlı gelmişti. İkisini bir araya getiren tesadüfler. 
   Zamanın çoğunda ben şaşkındım. Hayat gerçekten değişmek istediğinde tesadüfler devreye giriyor. Bunu neden her zaman unutuyorum? Tesadüfün bu kadar çarpıcı olduğu durumlar çok sık yaşanmadığından, herkesin başına her gün gelmediğinden mi? Ama hayat sahiden dönüşmek istiyorsa bir viraj peyda olur ve orada da mutlaka büyük bir karşılaşma bekliyordur. Kader sebep ile sonucun hantal dairesinden ve akılla işleyen bir örgüden bir anlığına sıkılır, başka türlü açılmak ister, büyük bir kırılma, şaşırtıcı bir olay, sebep-sonuç ilişkilerine kalsa yolu hiç kesişmeyecek iki insanın karşılaşması için şakacı şaşırtıcı bir düzenek kuruverir ve taksiye binip eve dönmeyi ertelediğin, her gün yürüdüğün şu sokaktan değil de diğerinden geçmeyi seçtiğin, normalde yaptığın şeyleri yapmayıp bambaşka bir mekâna girdiğin o anda billurlaşır. O anın kaderin bir oyunu olduğunu, bazen, işkillendiren fazla dramatik bir sezginin yardımıyla hemen anlayıverirsin. Hayatının böylesi bir karşılaşmanın hakkını verecek, her şeyden önce onu seçip görecek, karşına çıkan bu yeni yaşantıyı yaşamayı deneyecek cesarete sahip olmadığın bir anındaysan ona bulaşmadan yürüyüp gidebilirsin de. Ama şeyler durması gerektiği yerde duruyorsa ve sen de bitmek bilmeyen bir hınçla hayattan alacaklı olduğunu düşünmekten artık vazgeçmişsen başını kaldırıp etrafına gerçekten baktığın an rastlantı kendini açar. Ve bu rastlantı her zaman kaçınılmazlık olarak gelir. Tesadüfün billurlaştığı an aslında kaderin billurlaştığı andır. Kader burada sadece iradi olandan çıkıp farklı bir tarzda çalışmayı seçmiştir. Buradaki şiirsellik göz kamaştırıcı değil mi? Önceden zaten bilinmekte ve mutlaka gerçekleşecek olanın kendini tesadüf olarak göstermesi. Üstelik insanın hayatını tam anlamıyla değiştiren, artık bir önceki günle benzer olamayacağını kesinlikle sağlama alan büyük kırılmaların tamamen irade dışı bir biçimde, rutin seçimlerinde değil, normalde yaptıklarını yapmayı seçmediğinde oluşan dizgede açığa çıkması. O gün de her zamanki gibi arabayla gitseydim, vapura binmeseydim. 
   İnsan bir karşılaşmanın tamamen tesadüf olduğundan neden bahseden neden tesadüfleri över? Hayat tesadüflerle dolu. Tesadüf eseri tanıştık. Tatlı bir tesadüf. Bir karşılaşmanın tesadüfi oluşu kendi başına ne ifade eder, ne anlatır? Mühim olan karşılaşmanın rastlantısallığı değildir. Esas mesele bu tesadüfe gelecekte ne anlam verileceğidir. Karşılaşan iki bedenin birbirinden ne yapacağı, bir arada durduğunda uzayı neresinden eğip bükeceği, varlığı neresinden esneteceği, kendilerini ona nasıl ekleyeceği; gerçekte önemli olan budur. Aşk tesadüften ibaret değildir. Pekâlâ oradan başlayabilir ama bununla yetinemez; bu onu başlı başına bir şey yapmaya kâfi gelmez. İnsan hep aynı hatayı yapar. Anlamadığı her şeye tesadüf der, bilince olmadığı şeyleri kader zanneder. Durmadan benzerini yaşadığı hikayeler, neden orada durdukları idrak edemediği için tosladığı duvarlar, hep başa dönen yollar, kronik hastalıklar. Bunların toplamı kader etmez, onlara müdrik olunmadığı sürece maruz kalınacak yinelemeler demek daha isabetli olur.

**

*Bosna-Hersek'teki iç savaş sırasında Boşnak esirlere yapılan işkencelerden bahsedilerek, düşman esirlere benzer muamele edilmesi teklif edildiğinde, Aliya İzetbegoviç'in verdiği cevaptır.

Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

ABOUT ME

I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out.

POPULAR POSTS

  • Stuart Dybek - Chicago Kıyıları
    Otuz yedinci kattaki bir otel odasında aynı anda uyuyorlar. İkisi de saatin kaç olduğunundan emin değil, hâlâ biraz sarhoşlar, aralarında bü...
  • "Kızgın Ova" - Juan Rulfo
       Güneydeki dağların en yüksek, en kayalık olanı Luvina'dır. Luvina kireç yapımında kullanılan o boz taşla kaplıdır, ama o taştan ne ki...
  • "Tutkulu Perçem" - Sevgi Soysal
     Şeylerdeki şeyler işte - sokaklardaki insanlar görmüyorlar beni. Oysa günlerdir tutkularım perçemlerimde dolaşıyorum. Nemli bir öğle sonras...
  • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
    Ulaşım Venedik Mestre tren istasyonunun tam önündeki otobüs durağından saatte bir kalkan 11 numaralı otobüsün son durağı Fusina Camping. Yol...
  • "Kahramanın Sonsuz Yolculuğu" - Joseph Campbell
     Erkek ve kadınların çoğu göreceli olarak bilinçdışı denebilecek medeni ve kabilesel alışkanlıklardan daha macerasız olan yolu yeğler. Fakat...
  • "Gezinti" - Robert Walser
     Bisiklete binmiş bir montajcı, 134/III. milis taburundan bir arkadaşım, geçerken sesleniyor bana: "Gördüğüm kadarıyla, yine aylak ayla...
  • AMERİKA YAZ KAMPLARI
    Amerika Yaz Kampı Nedir? Kamplara katılmış olan belli bir yaş aralığındaki çocuklarla ilgilenen, onların kamp süresince katıldıkları aktivit...
  • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
    Ulaşım Muğla'nın merkezine 30km mesafede olan Akyaka'ya Muğla Otogarından sezonda her yarım saate bir dolmuş kalkıyor. Akyaka'ya...
  • "Kâğıt adam" - Gallagher Lawson
    Onu derinlere gömdüğünü düşünürken, zihninde mağaza vitrinine ait belli belirsiz bir anı canlandı. Anı sanki zincirlerinden kurtulmuş, nefes...
  • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
    Ulaşım Dalyan'a ulaşmak için Muğla'nın Ortaca İlçesindeki otogardan sık sık kalkan minibüsleri kullanabilirsiniz. Dalyan Merkez'...

Advertisement

Follow us on Facebook

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

EREN ARDA GÜLER. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Featured Post (Slider)

Kötüye Kullanım Bildir

Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan ( 44 )
    • ►  Mart ( 17 )
    • ►  Şubat ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım ( 43 )
    • ►  Ekim ( 43 )
    • ►  Eylül ( 53 )
    • ►  Ağustos ( 6 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 9 )
    • ►  Mayıs ( 16 )
    • ►  Nisan ( 56 )
    • ►  Mart ( 15 )
    • ►  Şubat ( 7 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık ( 7 )
    • ►  Kasım ( 8 )
    • ►  Ekim ( 7 )
    • ►  Eylül ( 3 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 3 )
    • ►  Mayıs ( 1 )
    • ►  Nisan ( 4 )
    • ►  Mart ( 3 )
    • ►  Şubat ( 5 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık ( 1 )
    • ►  Ekim ( 10 )

Bu Blogda Ara

Blog Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs 2020 ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan 2020 ( 44 )
    • ►  Mart 2020 ( 17 )
    • ►  Şubat 2020 ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım 2019 ( 43 )
    • ►  Ekim 2019 ( 43 )
    • ►  Eylül 2019 ( 53 )
    • ►  Ağustos 2019 ( 6 )
    • ►  Temmuz 2019 ( 2 )
    • ►  Haziran 2019 ( 9 )
    • ►  Mayıs 2019 ( 16 )
    • ►  Nisan 2019 ( 56 )
    • ►  Mart 2019 ( 15 )
    • ►  Şubat 2019 ( 7 )
    • ►  Ocak 2019 ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık 2018 ( 7 )
    • ►  Kasım 2018 ( 8 )
    • ►  Ekim 2018 ( 7 )
    • ►  Eylül 2018 ( 3 )
    • ►  Temmuz 2018 ( 2 )
    • ►  Haziran 2018 ( 3 )
    • ►  Mayıs 2018 ( 1 )
    • ►  Nisan 2018 ( 4 )
    • ►  Mart 2018 ( 3 )
    • ►  Şubat 2018 ( 5 )
    • ►  Ocak 2018 ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık 2017 ( 1 )
    • ►  Ekim 2017 ( 10 )

Combine

Horizontal

Vertical1

Vertical2

Gallery

Portfolio

  • Home
  • Features
  • _Multi DropDown
  • __DropDown 1
  • __DropDown 2
  • __DropDown 3
  • _ShortCodes
  • _SiteMap
  • _Error Page
  • Learn Blogging
  • Documentation
  • _Web Documentation
  • _Video Documentation
  • Download This Template

Footer Menu Widget

  • Home
  • About
  • Contact Us

Social Plugin

Contact us

About

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Categories

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

PGA Head Teaching Professional

Fotoğrafım
erenardaguler
Profilimin tamamını görüntüle

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Subscribe To Sarah Bennett Blog

Kayıtlar
Atom
Kayıtlar
Tüm Yorumlar
Atom
Tüm Yorumlar

Slider Widget

5/recent/slider

CATEGORIES

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Advertisement

Main Ad

Trend Tags

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Pages

  • EV
  • EV
  • EV

Most Trending

  • "Babam Beni Şah Damarımdan Öptü" - Ozan Önen
       İnsan, babası hayattayken, sanki tüm babalar hayattaymış gibi bir yanılgıya; babası öldüğündeyse sanki sadece kendi babası ölmüş gibi bir...
  • "Kadın Yok Savaşın Yüzünde" - Svetlana Aleksiyeviç
     İnsan savaştan büyük...     Büyük olduğu sahneler akılda kalan. Savaşta insanı yönlendiren bir şey var ki tarihten bile güçlü. Daha derinde...
  • Tolstoy - Polikuşka
     Tam da o sırada Yegor Mihayloviç konağın kapısında gözüktü. Şapkalar art arda başlardan alındı, kâhya yaklaştıkça ortasından, önünden dazla...
  • Rebecca Solnit - Karanlıktaki Umut
      Neden-sonuç ilişkisi tarihin ileri doğru hareket ettiğini varsayar ama tarih bir orduya benzemez. Tarih, yanlamasına seğirten bir yengeç, ...
  • "İpekli Mendil" - Sait Faik Abasıyanık
    Vakit geçiyor. Gün akşama, akşam geceye dönüyor ve bütün bunlara kuşlar şahit, gök şahit, insan şahit. Yaşlanıyoruz. Sait Faik nasıl anlatıy...
  • UKRAYNA'YA GİTMEK
    ARABA İLE GİTMEK… Mail kutuma yoğun bir şekilde gelen bir diğer soru, Ukrayna’ya araba ile gitmek. Her ne kadar Ukrayna’ya araba ile yolculu...
  • "Pan" - Knut Hamsun
     Üçüncü Demir Gece; olanca gerginlik içinde bir gece. Hiç değilse biraz don olsaydı! Don yerine gündüzün güneşinden kalma bir sıcaklık; ılık...
  • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
    Ulaşım Düzce merkezine, İstanbul yada Ankara'dan otoban yoluyla ulaşmak mümkün. İstanbul - Düzce otoban çıkışı 210 km. Merkeze ulaştığın...
  • KAMP MATI NEDİR VE NASIL SEÇİLİR?
    Özellikle uzun süre yürüyerek seyahat ederken yaptığım doğa kampları sırasında karşılaştığım en keyif bozucu durum kamp çadırını kuracak uyg...
  • "Şizodüş" - Merve Sevde Selvi
    Akşam oluyor. Şehrin üstüne karanlık inerken daralan göğsümü, dünyanın muhtelif yerlerindeki gün doğumlarını düşünerek geniş tutuyorum. Masa...

Featured Posts

About Me


I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out. Great things in business are never done by one person. They’re done by a team of people.

Popular Posts

  • Stuart Dybek - Chicago Kıyıları
  • "Kızgın Ova" - Juan Rulfo
  • "Tutkulu Perçem" - Sevgi Soysal

Advertisement

Designed By OddThemes | Distributed By Blogger Templates