DENEME BLOGU
  • Home
  • Download
  • Social
  • Features
    • Lifestyle
    • Sports Group
      • Category 1
      • Category 2
      • Category 3
      • Category 4
      • Category 5
    • Sub Menu 3
    • Sub Menu 4
  • Contact Us

1357 yılından günümüze gelmiş bir eser.. Köprü demek ayıp olur sanırım.

Gelelim Prag simgesine..

Karl Köprüsü

Charles Bridge

Kaluv Most

Hepsi farklı yazılsa da, aynı anlamla yüklü hepsi. Prag’ın en ünlü anıtından bahsedeceğim biraz. Yazıyı yazmadan önce şöyle bir düşündüm de, köprü olmasa Prag’ı yine sever miydim ? zor..

Köprü 1741 yılına kadar Vltava üzerindeki tek geçiş noktasıydı. 520 mt uzunluğundaki köprü harca yumurta karıştırılarak güçlendirildiği söylenen kumtaşı bloklarından yapılmış. 1683 yılında yerleştirilen ilk heykel Aziz Jan Nepomucky’dir. Bu heykelin ellerine dokunursanız Prag’a yeniden yolunuz düşer derler. Ben 2012’de gittiğimde dokunmuştum. 2016’da tesadüfen yeniden yolum düştü. Bundan dolayı mıdır bilmem tabi.

Eski şehiri küçük mahalleye bağlayan günümüzde trafiğe kapalı olsa da, bir zamanlar köprüden yanyana dört atlı arabanın geçebildiği köprüden bahsedeceğim biraz.  Yıpranmış heykellerin çoğu asıllarının kopyaları. Orijinalleri ulusal müzede sergileniyor. Kendi türünün ayakta kalmış en iyi örneklerinden Karluv.

Köprüde 16 tane heykel ve bir kule var.

Heykellerden bazılarını anlatmak istiyorum.

Aziz Adalbert : Prag Başpiskoposu 991’de Petrin Tepesi’nde Aziz Laurentius Kilisesini kurmuş.
Aziz Jean de Matha : Hristiyanların özgürlüğünü, heykelin alt kısmında betimlenen inançsızlardan satın almak için para toplamak üzere kutsal üçleme tarikatını kurmuş.
Aziz Vincent Ferref : Aziz Vincent’in Yahuduieri Hristiyanlaştırmasına üzülen bir baba gözüküyor. Bohemyanın kurucularındandır.
Aziz Luitgard : Köprüdeki en güçlü sanatsal çalışmalardan birisi. Matthias Braun 26 yaşında yapmış bu sanatı. Kör Cistercium rahibesinin İsa’yı görüp onun yaralarına dokunduğu ünlü düşü anlatmış.
Aziz Francesco : İki doğulu ve vaftiz olmayı bekleyen bir pağan prens taşır.
17.Yüzyıl Çarmıhı : Çarmıh, 200 yıl boyunca köprüde durmuştur. Yaldızlı İsa Heykeli, 1629 yılından kalmadır. Kutsal Tanrı yazıyor üzerinde. Tanrı’ya küfreden bir yahdiye ödetilmiştir.


Köprünün bir de tarihi bir özelliği var. Meşhur otuz yıl savaşları vardır belki duymuşsunuzdur. İsveçlilerin elinden savaşın son saatlerinde kurtarılmış burası. Vestfalya Barışı 1648 yılında bu köprünün ortasında imzalanmış.


Bu köprünün bir de kulesi vardır. Kuleye çıkmanızı öneririm etkileyici bir manzara yakalarsınız. Peter Parler’ın tasarladığı bu muhteşem kule 14. yüz yılın sonunda inşa edilmiş. Eski şehir istihkamlarının da bir parçasını oluşturan bu kuleler 1648 yılında ağır hasar almış. Kulenin batı tarafından hala izleri görebilirsiniz. Kulenin ilk katında manzara galerisi yer alıyor. Prag kalesi ile küçük mahalleinin manzaralarını burada gözlemleyebilirsiniz. Kuleye çıkış 90 CZK.

Günümüzde ise, tamamen trafiğe kapalı olan bu köprüde sokak sanatçıları ve sanatçılar yer almaktadır. Kimi müzik yapar kimisi fırçasını konuşturur karikatürünüzü çizer. 15 dakikada 20 Euro’ya el emeği göz nuru karikatürünüzü alabilirsiniz.

Ayrıca, kale tarafına doğru yürürken sol tarafta küçük bir balkon göreceksiniz. Bu balkonda bir Meryem ana fotoğrafı ve mum var. Mum sönerse, şehre kötülüklerin geleceğine inanılıyor.

Prag gerçekten farklı bir yer..


Milano katedrali veya Duomo di Milano, İtalya’da gezilecek en önemli yapıların başında gelmektedir. Modanın başkenti sayılan ve Avrupa’nın önemli kentlerinden olan İtalya’nın Milano kentinin ikonik simgelerinden biri olan Duomo di Milano muazzam anıtsal yapısı, çatı heykelleri ve cephesinde bulunan heykeller ve sanat eserleri ile dünya mimarlık ve sanat tarihinin başyapıtlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Duomo di Milano sadece İtalya’nın değil Avrupa’nın da ikonik mimari yapılarından biridir.

Avrupa’nın Paris ile birlikte moda başkenti sayılan Milano kenti moda merkezleri, dünyaca ünlü butikleri, Michelin restoranları ve lüks yaşam mekânları ile adından sıkça söz ettirmektedir. İtalya yarımadasını Avrupa ile bağlayan stratejik bir noktada bulunan Milano, Roma İmparatorluğunun da bir dönem başkentliğini yapmış ve İtalya tarihini şekillendirmiş önemli bir şehirdir.  

İtalya’nın ikinci büyük kenti olan Milano’da bulunan Duomo di Milano deyim yerindeyse şehrin kalbindedir. Bütün yolların kentin ortasında bir daire biçiminde toplandığını düşünürsek Duomo di Milano da bu dairenin ortasında varsayılabilir. Eğer Vatikan’daki Aziz Petrus Bazilikası‘nı saymazsak (yani Vatikan’ı ayrı bir ülke olarak düşünürsek) Duomo di Milano İtalya’nın en büyük, Aziz Petrus Bazilikası ile birlikte Avrupa’nın ise dördüncü en büyük katedralidir. Milano katedrali dünyada birçok konuda rekorları elinde tutmaktadır.

Duomo Di Milano Veya Milano Katedrali Giriş Bilgileri Ve Ücreti
Duomo di Milano hemen önünde büyük bir kent meydanına sahiptir. Sadece yaya trafiğine açık olan ve Galleria Vittorio Emanuele II çarşısına da komşu olan bu meydanda katedrale giriş için iki adet sıra oluşmaktadır. Bu iki sıra Duomo di Milano’ya girmek için ücret ödemek isteyenlerin sırasıdır. Bunlardan biri katedralin hemen sağ yanında dışarıda, diğeri de tam olarak onun karşısında Duomo di Milano Müzesi’nin önündedir. Tabi ki biletinizi ayrıca internet ortamından da alabilirsiniz. Ancak ufak bir miktar farkla olacaktır bu.

Ayrıca aldığınız bu biletleri üç gün içinde kullanabilirsiniz. Fakat girdiğiniz yere bir kere daha girmemek kaydıyla.


Duomo Di Milano Bilet Seçenekleri
Duomo di Milano veya Milano katedrali gezisi için dört ana başlıkta bilet seçenekleri mevcuttur. Ancak bu seçeneklerin haricinde sadece Duomo Müzesi’ne girmek isterseniz tam 2 Euro, indirimli veya öğrenci bileti ise 1 Euro’dur.

Kültür Turu
Katedral, Aziz Charles Borromeo Kripti, Arkeolojik alan, Duomo müzesi ve San Gottardo Kilisesi bu tur içinde gezilebilmektedir. Fiyatı ise tam bilet 8 Euro, öğrenci veya indirimli bilet ise 4 Euro’dur.

Asansörle Duomo Di Milano Turu
Kültür turundaki gezilecek yerlerle birlikte tek farkı ve artısı katedralin terasına asansörle çıkmanızdır. Kültür turunda çatıya çıkış yoktur, çatıyı gezmek için ayrıca bilet almanız gerekir. Bu turda tam bilet 17 Euro, öğrenci veya indirimli bilet 9 Euro’dur.

Merdivenlerle Duomo Di Milano Turu
Bu tur da asansörle aynı tura sahip özelliktedir. Tek farkı asansör yerine merdivenler kullanılmaktadır. Bu turda tam bilet 13 Euro, öğrenci veya indirimli bilet 7 Euro’dur. Yollardan ekibi olarak biz bu turu önermekteyiz. Katedralin çatısına yürüyerek çıkmak tamamen adrenalin sargılamanıza neden olacak ve çevreye baktıkça ne kadar yüksekte olduğunuzu anlayacaksınız.

Ayrıca yükseklik korkusu olanlara, kalp ve çeşitli rahatsızlığı olanlara merdiven turunu kesinlikle önermemekteyiz.

Hızlı Geçiş Turu
Bu tur da asansör turu ile aynı şekilde olmakla birlikte ortalama bir saat (yaz mevsiminde iki saat) süren kuyrukta beklememeniz içindir. Hiçbir kuyrukta beklemeden direk olarak gişeden geçiş hakkınız bulunmaktadır. Bu turun tam biletleri 25 Euro, öğrenci veya indirimli biletleri ise 13 Euro’dur.

Milano Katedrali Açılış Saatleri
Milano katedrali veya Duomo di Milano haftanın her günü ziyarete açıktır. Katedral 08:00 ile 19:00 arası, Arkeolojik alan 09:00 ile 19:00 arası, teras veya çatı 09:00 ile 19:00 arası açıktır.

Bunlarla birlikte Duomo di Milano Müzesi ise çarşambaları hariç diğer günler 10:00 ile 18:00 saatleri arasında açıktır.

Okuduğunuz ve gördüğünüz gibi İtalya’nın en büyük ikinci katedralini gezmek için birçok seçenek mevcut. Ancak yaz mevsiminde sırada bekleyecekseniz yanınıza su ve şemsiye almanızda ayrıca yarar bulunmaktadır. Malumunuz üzere son yıllarda havalar daha sıcak olmaya başlamakta.

Milano Katedrali Nasıl Gezilir?
Diyelim ki yukarıdaki bilet çeşitlerinden çatıya merdivenli çıkış seçeneğini katedralin sağ tarafındaki gişelerden aldınız. Öncelikle katedralin diğer tarafına yani sol tarafına geçiyorsunuz ve buradaki gişeye biletinizi okutuyorsunuz. Burada bir güvenlik kontrolünden geçerek çantanız ve üzeriniz aranıyor. Buradaki güvenlik Aziz Petrus Bazilikası ve Vatikan müzelerindeki gibi sıkı bir durumda.

Güvenlik kontrolünden sonra merdivenlerle yukarı uçan payandaların olduğu katlara çıkıyorsunuz. Merdivenler dar ve uzun sürüyor. Milano katedrali merdiven sayısı 463’tür. Gördüğünüz üzere gerçekten yorucu. Uçan payandaların olduğu katta soluklanın, dinlenin ve Milano kentinin fotoğraflarını çekin. Bu katta katedralin ön cephesine doğru yürürseniz Milano kent merkezini kuşbakışı göreceksiniz.

Bundan sonraki merdivenler ise gerçekten ürkütücü, çok dik ve bir yanınız boşluk, Duomo di Milano meydanı sağınızda kalıyor. Yükseklik korkusu eğer varsa burada gerçekten de tavan yapıyor. Fakat sakin olup merdivenlerde ilerlemeye devam edin, çünkü trafik gerçekten yoğun olabilir. Merdivenlerden sonra katedralin çatı terasına çıkıyorsunuz. Burası Milano’ya yukarıdan bakmanız ve fotoğraflar çekmeniz için biçilmiş kaftan. İstediğiniz kadar terasta kalabilirsiniz.

Milano Katedrali Içi
Teras sonrasında terasın diğer yanından katedralin içine merdivenle inebiliyorsunuz. Katedralin içi enfes heykeller ve sanat eserleriyle dolu, burada da uzun kalmanızı öneririz. Özellikle Hz. İsa’nın çarmıha gerilirken kullanılan çivilerden bir tanesinin üzerine düşen kırmızı ışığını görmenizi isteriz. Ayrıca katedralin baldakeni de görülmeye değer.


Katedralin içini gezdikten sonra katedralin altına, bir nevi bodrumuna inen merdivenlere rastlayacaksınız. Katedralin altında bulunan ve daha önceki dönemlere ait Santa Tecla Katedrali ve Santa Maria Maggiore bazilikasının kalıntılarını içeren bu Arkeolojik Alan’a giriş, aldığınız kombine biletlere dahil olacaktır. Burası normalden birkaç derece daha sıcak, bunu da eklemeliyiz. Arkeolojik Alan meydanın altına doğru ilerlemekte ve tarih ile arkeoloji meraklılarını cezbetmekte. Bu şekilde bir arkeolojik alan da Roma’daki Trevi çeşmesinin altında bulunmakta, bunu da İtalya’daki Roma şehirlerinin katmanlarını anlatan yararlı bilgiler olarak belirtelim.

Katedralden çıktıktan sonra Duomo Müzesi’ne uğramayı da ayrıca unutmayın. Duomo Müzesi’nde hem katedralde kullanılan özgün eşyaları, katedral cephesindeki ‘gargoyle’ları, Hristiyanlıkla ilgili detaylı bilgileri ve katedralin detaylı maketlerini bulacaksınız. Eğer aynı gün içinde enerjiniz kalmazsa unutmayın biletleriniz üç günlük.

Duomo Di Milano Veya Milano Katedrali Nasıl Yapıldı Ve Tarihçesi
Milano katedralinin yapımına 1386’da başlanmış, yapımı 519 yılda tamamlanmıştır. Ancak günümüzde de yapılan onarımlar ve restorasyonları da hesaba katınca İtalyanlar, katedralin hala bitmediğini çünkü buranın tüm dünyaya ait olduğunu savunmaktadır. Archbishop Antonio da Saluzza ve Lord Gian Galeazzo Visconti tarafından yapımına başlanan katedral için Visconti, ‘Fabbrica del Duomo’ adıyla bir üretim merkezi inşa ettirmiştir. Romanesk mimari tarz ile başlanan katedral,  Fransız Gotik tarzın yerel bir varyasyonu olarak bitiriliyor, böylece dünyada Gotik tarz ile yapılmış son büyük katedral ünvanını elde ediyor.

Som Altından Heykel
Katedralin tepesinde 108.5 metre yüksekliğindeki som altından Madonnina heykeli birçok defa helikopter ile çalınmaya çalışılsa da henüz çalan kimse çıkmamıştır. Ayrıca katedralin en yüksek konumunda bulunan bu heykel II. Dünya Savaşı yıllarında hedef olmaması ve göze batmaması için bezle korunmuş ve olduğu yerde saklanmıştır. Madonnina heykelinin (küçük Madonna heykeli) yüksekliği dört metredir. 1774 yılında yerleştirilen heykel Milano kentinin sembolü olmuştur.

Efsaneye göre bu heykel, Milano’yu yukardan gözetip koruyan Madonnina, Milano’daki insan yapımı en yüksek obje olmalıdır. 1958 yılında Pirelli 127 metre yüksekliğinde ünlü Pirelli gökdelenini yaptırınca, binanın üstüne Madonnina heykelinin kopyasını yerleştirmiştir ve böylece Madonnina heykeli yine Milano’daki en yüksek nesne olmuştur.

Katedralin dış cephesinde 135 adet canavar heykeli (gargoyle) bulunmaktadır. Eğer 100.000 Euro’nuz varsa ve katedrale bu parayı bağışta bulunursanız bu heykellerden birinin adına sizin adınız verilecektir (kampanya 2012 yılında başlasa da son durum hakkında bir bilgi yoktur)

Milano Katedrali Hacmi Ve Ölçüleri
Milano katedrali veya Duomo di Milano 11.700 metrekarelik bir alana yayılmış durumda olan tam bir devdir. 440.000 metreküp büyüklüğünde ve aynı anda 40.000 kişi ibadet edebilmektedir. Uzunluğu 158.6 metre, genişliği 92 metredir. En yüksek noktası ise 108.5 metre olup nef genişliği 16.75 metredir. Katedralin planı Latin haçı biçimindedir.

Şehirdeki saatleri düzenlemek için kullanılabilen katedral içinde bir güneş saati bulunmaktadır. Bu güneş saati ana girişin yanında yerdedir. Kış ve yaz gündönümlerinde yani 21 Aralık ve 21 Haziran’da kesin bir belirlilikle saat 21:00’de en doğru zamanı göstermektedir.

Milano Katedrali Duomo Di Milano Heykelleri
Milano katedralinde toplamda 3400 heykel, 135 canavar heykeli (gargoyle), 700 figür bulunmaktadır. Toplamda 4235 adet heykelle bir rekora imza atılmıştır. Bu heykeller üst üste yerleştirildiğinde yükseklikleri 5300 metre olacaktır.

Terastaki ya da çatıdaki heykellerden biri Napolyon heykelidir. Napolyon şehri ele geçirdikten sonra katedralin bir an önce bitirilmesini ister ve bunun için de kaynak bulur. Bulunan kaynak sonucunda yedi yıl içinde katedralin bir cephesi tamamlanır ve törenle açılır. Bunun anısına katedralin bazı yerlerine Napolyon’un heykelleri dikilir.

Amerikalı yazar ve gazeteci Mark Twain’in, 1867 yılında katedrali ziyaret ettiği ve 1869 yılında çıkarttığı Yurtdışındaki Masumlar ya da Yeni Hac Yolculuğu isimli kitabının 18. bölümünü burada yazdığı rivayet edilir.

Dünyanın Beşinci Büyük Katedrali
Milano katedrali dünyanın beşinci büyük katedralidir. Sırasıyla bu katedraller; Vatikan Aziz Petrus Bazilikası, Brezilya Aparecida Meryem Ana bazilikası, New York İlahi Aziz John katedrali, Sevilla katedrali ve Milano katedralidir. Katolik kiliseleri arasında dünyada üçüncü sıradadır.

Milano Katedrali Çanları Veya Çan Kuleleri
Birçok kilise ve katedralin çan kuleleri olmasına rağmen Duomo di Milano’nun çan kuleleri yoktur. Ancak çanları vardır. Fakat bu çanlar çalındıkları anda titreşimleri binaya zarar verebilir korkusuyla yılda sadece birkaç kere çalınmaktadır. Ayrıca buranın kilise değil de katedral olmasının sebebi Milano başpiskoposuna ev sahipliği yapmasıdır.

Hz. İsa’nın Çarmıha Gerilirken Kullanılan Çivi
Milano katedrali apsisinin üzerinde kırmızı bir ampulle işaretlenmiş bir yer vardır. İşaretlenen bu yerde Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğinde kullanılan çivilerden birisinin olduğu rivayet edilmektedir. Her yıl 14 Eylül tarihinde Milano başpiskoposu bu çiviyi almak için tören yapmaktadır. Ayrıca alınan bu çivi 14 Eylül tarihinden ilk denk gelen pazartesiye kadar katedralin sunağında sergilenmektedir.

Milano Kanalları Ve Milano Katedrali Duomo Di Milano
Katedralin yapımında kullanılan beyaz pembemsi mermerlerin 90 km uzaktan Milano kentine getirilmesi için şehir genelinde değişiklikler yapılmış ve Milano kanalları açılmıştır. Bu kanallar Maggiore gölünden itibaren başlamış ve kentin görüntüsünü tamamen değiştirmiştir. Bu kanallar günümüzde dahi kullanılmaktadır. Milano gezisi yapmayı düşündüğünüz takdirde bu kanalları kesinlikle es geçmemelisiniz.
Milano Katedrali Duomo Di Milano Arkeolojik Alanı Ve Tarihçesi
Aslında Duomo di Milano veya Milano katedrali yapılmadan önce burada 1000 yıldır ayakta olan iki katedral vardır. Bunlardan ilki 350 yıllarında yapılan Santa Tecla katedrali ve ikincisi ise yine aynı yıllarda yapılan Santa Maria Maggiore bazilikasıdır. Santa Tecla katedrali bölgedeki ilk Katolik katedralidir.  

1386 yılında döneminin Milano başpiskoposu Antonio da Saluzza, bu iki kilise yerine yeni bir katedral inşa edeceğini bildirir. Yeni katedralin amacı da eski zalim hükümdarlar yerine gelen Milano lordu Gian Galeazzo Visconti’yi kutlamaktır. Yeni katedral tuğladan inşa edilecektir. Ancak yapının büyüklüğü sebebiyle tuğla yerine mermer tercih edilir. Böylece katedral hem tanrının şerefine büyük olacak hem de insanları kentin gücüne hayran bırakacaktır. Böylece yeni kilise Santa Maria Nascente’ye ithaf edilir ve inşaat 1387 yılında başlar.

Modanın o yıllarda da başkenti olduğu Milano kentine yarışır biçimde olması için katedral o yıllarda Romanesk biçimde başlar, ancak dönemin tarzı Gotik tarzıdır. Paris’te bulunan Notre Dame katedrali bile henüz yeni bitirilmiştir. Milano katedralinin tasarımı Gotik tarz ile bitirilir. Visconti, ‘Fabbrica del Duomo’ isminde bir vakıf kurar ve Avrupa’daki zanaatkarları, inşaatçıları Milano’ya çeker. Bu vakıf mimarlar tarafından yönetilir ve 300 kadar çalışanı vardır. 

Bunun bir sonucu olarak Milano katedralinin her yanında Fransız Gotik tarzının izleri görülebilir. Ayrıca Milano katedrali yapımında yine birçok farklı ülkeden mimar ve mühendis görev almıştır. 1388 yılında inşaatın çevre duvarlarını başlatan ilk başmühendis Simone d’Orsenigo ve 1389 – 1390 yılları arasında ilk baş mimar Fransız Nicolas de Bonaventure bunlardan sadece bazılarıdır.

Milano Katedrali Duomo Di Milano Mimari Yapısı
Başlangıçta birbirine bitişik üç bina olarak tasarlanan katedral, koridorların bölme duvarlarının desteklendiği payandalar ile ayrılması üzerine, kare biçimindeki yan şapeller biçiminde tasarlanmıştır. Sonra ise bu kare yan şapellerin olmamasına karar verilmiş ve koridor sayısı beşe çıkartılmıştır.

1391 yılında ise katedraldeki dört adet olan merkezi ayakların birbirine olan uzaklığın artırılması konuşulmuş ve kütlenin geniş alana yayacağı yük için endişeler artmıştır (Bu olayın bir benzeri Ayasofya için de zamanında geçerlidir). Dönemin matematikçi ve geometricisi olan Gabriele Stornaloco’dan (aynı zamanda kozmograf ve astronom) yardım istenir ve tüm sorun çözülür.

İki yan koridorlu olan katedral pencereli olarak ek bir kat boşluğuna da sahiptir. Katedral planı Latin haçı biçiminde olup katedral nefinin genişliği koridorların genişliğinin iki katıdır.

Rönesans zamanında, 1600’lü yıllarda katedralin alt kısımları tamamlanıyor. 1645 yılından sonrasında ise Gotik tarzı iyice hissedilir bir duruma geliyor.

Yüzyıllar içinde çeşitli sorunların ve yapım tekniklerinin görüldüğü ve uygulandığı Milano katedrali için en önemli yıllardan biri de 1774 yılıdır. Heykeltıraş Giuseppe Perego, Madonnina heykelini katedralin en yüksek noktasına yerleştirmiştir.

Arada geçen 400 yıllık zaman diliminde katedralin cepheleri, sütunları yapılmış ve tasarımdan dolayı değişikliğe de gidilmiştir. Katedralin yapım esnasında 90 km kadar mesafede olan mermer ocağından pembemsi beyaz mermerler açılan su kanalları aracılığıyla getirilmiş ve bu kanallar kentin çehresini de değiştirmiştir.

1829 – 1858 yılları arasında vitray pencereler yenileri ile değiştirilmiştir.

1943 yılında II. Dünya Savaşı yılları zamanında katedral hasar almış aynı zamanda da katedralin restorasyonu yapılmıştır. Günümüzde de çeşitli şekilde restorasyonları yapılan katedralin yapımının bitiş tarihi ise 6 Ocak 1965’tir.

Milano Katedrali Duomo Di Milano Şehrin En Canlı Ve Işıltılı Noktası
Milano Katedrali’nin Milano şehrinin kalbi olduğunu söylemiştik. Çevresinde bulunan Avrupa’nın en büyük operası La Scala, en elegan alışveriş merkezi olan Vittorio Emanuele çarşısı ve yüzlerce ışıltılı mekan, Duomo’nun heybetli kütlesi yanında sönük kalmaktadır. Gündüz ve gecesi ayrı güzel olan Duomo’yu birçok kez gezip ayrılmak istemeyeceksiniz!



Bir elimle çocuğumu tutuyorum, diğeriyle raspayı. Bir elimle yemek hazırlıyor, diğeriyle kendimi bıçaklıyorum. İnsanın iki elinin olması ne iyi. Ne kadar da pratik. Arabayı çalıştırmış beni bekliyorlar, düşünmemeye gayret ederek koşuyorum, korna çalıyorlar. Duydum duydum! Onlarla olayım, pazar gezintisine çıkma beklentisiyle ön koltuğa oturayım, kemerimi güzelce bağlayayım istiyorlar. Nereye gidiyoruz, diye soruyor artık yas tutmayan modern görünümlü bar masalarında kuru pasta yiyen onlarca duldan biri gibi davranan kaynanam. Nereye gitmek istersiniz, diye soruyor; hep aynı şey. Belli ki böyle sadece camdan dışarı bakarak sessiz kalamayacağım; bir yer önermek durumundayım. Nehir kenarına patates kızartması yiyip bir şeyler içmeye gitmek, hani şu dalgıç kıyafetleriyle su kayağı yapan emektarları seyretmek. Şehre gitmek, tek sıra halinde çan kulesinin merdivenlerini çıkmak, olabilecek en abes şeyleri, bir taşı mesela ya da evlerin kırmızı çatılarını hayran hayran seyreden turistler misali ağzımız açık bir şekilde bakmak. Bir sokak kermesine gitmek, şehir merkezinde, pazarın yakınlarında, kızarmış et kokusu eşliğinde bir kahve içmek. Coşkulu gözükmek gerek, hayatın tadını çıkarıyormuşuz gibi gözükmek gerek. Çocuğu oradan oraya götürmek, ona balonlar almak gerek, atlı karıncaya bindirilip sanki gerçekten bir yere gidiyormuş gibi yapmak, fotoğraflarını çekmek gerek çünkü bir çocuğun çocukluğunu yaşaması için bunları yapmak gerek. Nereye gideceksek gidelim artık, diyor kaynanam o dul hiddetiyle. Daha yeni başladı tekrar tırnaklarını kesmeye, daha yeni başladı müteveffanın bedenini el yordamıyla aranmadan deliksiz uyumaya, daha yeni başladı sütlü kahvesini gözyaşlarıyla ıslatmadan kahvaltı etmeye. Ve elbette, gezmek istiyor. Tek oğlu ihtiyar kadını bu bok çukurundan dışarı çıkarıyor, ki çok da iyi ediyor. Asma köprüden geçiyor olduğumuzu fark ediyorum. Kocam direksiyona geçeyim, dağlarda bayırlarda pratik yapayım istiyor ama benim canım çekmiyor. Başımı döndürüyor. Aşağıda kumullar ve katlanır plaj sandalyelerinde oturan aileler var. Huzurevlerinin izin günlerinde olan çocukları ve torunlarıyla vakit geçirdikleri için mutluluk duyan nineler var, sigaralarını saklayan birkaç buhranlı hamile kadın var, rehabilitasyonda olan eroin bağımlıları var, her türden insan var. Kaynanam oraya gitmek istiyor. Arabayı yokuş yukarı park ediyoruz ve kocam el frenini çekip kendimizi köprünün altında bulmayalım diye birinci vitese alıyor. İşte şimdi güneşin batışını izlemek üzere gelen bir aileyiz biz de. Sanki güneşin doğup battığını bilmiyormuşuz gibi. Hakikaten ama her gün oluyor bu yani. Bebek emekliyor ve kaynanam sırtı ağrıya ağrıya peşinden gidiyor. Ben sıkılıyorum suyun içinde dalmadan kökleri ve su bitkilerini kemirerek süzülen kuğuyu izlemekten, derken teknenin tekindeki bir köpeğin boynuna saldırıyor, boynu varken ne kadar da zarif bir köpekti ama. Bir anda bir şey monotonluğu bozuyor. Bir insan dalgası kabarıyor kıyıda, bir mırıltı yükseliyor. Nehre doğru akın ediyor, bir araya toplaşıyorlar, derken köprüden bir polis arabasının geldiğini görüyorum, ardından iki, üç tane daha geliyor. Sanki bir havai fişek gösterisi varmış gibi bir durum söz konusu, insanlar birbirinin üstüne çıkıyor; hepimiz aynı ailenin üyeleriyiz artık. 13 yaşındaki eşcinsel bir oğlan Twitter'da veda sözcükleri yazdıktan sonra buraya atlamaya gelmiş. Peşinen teşekkürlerini sunmuş takipçilerinin desteği için. Polis itfaiyeyi arıyor, ne ki hepsini toplasan bir kişi etmiyor. Kırmızı beyaz bir polis şeridi çekiyorlar ama tabii ki insanlar yine de geçiyor. Bebeğim bile meraklanıyor ve bakmasına izin veriyorum. Ama ben vaktimi suyun üstündeki bir karaltıya bakarak harcamak istemiyorum. Şu anda duygulanım yaratıyor, adrenalin salgılanmasına yol açıyor. Ne var ki yaşayanın ölüden farkının kalmadığı bir an gelecek işte. Hayatta olmak ve olmamak arasındaki, yol kenarında öğle uykusuna yatmış yahut daha biraz önce bir aracın altında kalmış birinin yanından geçen bir kamyon şoförünün neredeyse ayırdına bile varmayacağı, o belli belirsiz fark. Kamyon şoförü için güneşlenen bir insan onunla aynı şekilde yatan, ama beyin ölümü çoktan gerçekleşmiş bir insan arasında yoktur öyle belirgin bir fark. Doğrusu güzel bir pazar günü geçirdik.


 Mümkündür ki, bu haftalar boyunca Marya Nikolayevna'nın yüzü, ruhu değişmiş olsaydı; herkesin, benim de fark edebileceğim biçimde acı çekmiş olsaydı -hastalanmış, sesini yitirmiş olsaydı- bilmem, ama belki de bu yeterdi benim için. Ama üzerindeki o sessizliğin ve ara sıra kaygılı bir bakışın dışında hiçbir şey fark etmedim. Yine Pavel Fyodoroviç'e karşı sevimli, inceydi, yine çok çalışıyor, kendini çalışmalarına veriyordu; dönem dönem göz kamaştırıcı bir güzellik geliyordu üzerine, hayatını güvenle ve özgürce sürdürüyordu. Onun karşısında ben giderek daha fazla silindiğimi hissediyordum; oysa o mesleğinde ilerliyor, fiziksel ve ruhsal olarak da, hayatının sanki odak noktasına yaklaşıyordu; zekası, güzelliği ve yeteneğiyle uzun yıllar bu noktada kalabilirdi. 
 Dengesinde, beni şaşırtan, korkutan, hatta ondan iğrendiren bir şeyler vardı. Pavel Fyodoroviç'i aldattığı konusunda hiç kuşkum yoktu, ama bunu bile olağan bir tavırla yapmıyordu: Pavel Fyodoroviç ise, kuşkusuz ve bilinçsizce ona yardım ediyordu; asla soru sormuyor, böylece Marya Nikolayevna'yı yalan söylemekten kurtarıyor, onu küçük düşürmüyordu - karısına susmak kalıyordu yalnızca. Ber'le aralarında bir "macera" değil de -Marya Nikolayevna için kullanıldığında bu sözcük, şaşırtıcı derecede orantılı, sağlam bedenine birden tutturuluvermiş bir koltuk değneği kadar abesti-  uzun, zorlu ve belki de umarsız bir aşk olduğundan da kuşkum yoktu. Bu çözümsüz duygulara karşın , çevresine sürekli bir mutluluk nedeniyle cezalandırmayı düşlüyordum onu.
 Pavel Fyodoroviç'in, Ber'in Paris'te olduğunu öğrenmesini sağlamam yeterli olmazdı. Marya Nikolayevna'nın onunla buluştuğunu kanıtlamam gerekirdi. Şimdilik bu kanıtları nasıl kullanacağımı ve Travin'e nasıl haber vereceğimi düşünmüyordum. Bekliyordum, pusudaydım.
 Rastlantı sonucu bir başarı elde etmeyi düşünmüyordum. Sokağa çıkıp onlarla karşılaşmak çok basit olurdu. Birçok kez, Marya Nikolayevna'nın kendiliğinden gelip bana Ber'den söz ettiğini sandım. Sanırım bu, ona karşı her türlü öç düşüncesinden, yalnız Tanrı'nın temizleyebileceği hesabı sorma düşüncesinden temelli vazgeçmem için yeterli olurdu. Eskiden, birlikte yaşamaya başladığımız ilk aylarda bana gösterdiği sevecenlik bu son zamanlarda giderek azalıyor, seyrekleşiyordu. Ama yine de bazen oluyordu. Ben piyano başında otururken arkamda, ayakta duruyor, elini enseme, sert iki çıkıntının arasındaki çukurun olduğu yere koyuyordu. Saçlarıma dokunuyordu. 
 "Soneçka, ara sıra annenizi düşündüğünüz oluyor mu? Petersburg'u? Mitenka'yı?"
 "Evet. Marya Nikolayevna."
 "Belki bir gün onlardan haber alırız. Ne iyi olur!"
 "Petersburg'dan gelenler oluyor. Bir mektup da gelebilir," dedim.
 Coşkuyla karşılık verdi:
 "Ne mektubu! Hiç olur mu! İnsanlar buzların üzerinden kaçıp geliyorlar, Finlandiya'dan..."
 Ber'in ona Finlandiya'dan kaçıp geldigini böylece öğrenmiştim. 


 Sevdalanmaya gidiyormuşum meğer...
 Bunu daha önce bir kahin bana söyleseydi, kuşkusuz geri dönmeye kalkmazdım, ama bu sevdanın nerede, nasıl karşıma çıkacağını düşünmekten belki de olayların sırasını bozardım, zamanı alt üst ederdim. Geleceğimizi bilmemektir bizi zamanın içine sokan. Yoksa bir gün dizlerine dokunur dokunmaz onun soyunuvereceğini bilip de beklemek, bir ölümlünün sabrını aşar.
 Dağdan kopan ve yuvarlanıp yola düşen taş nedeniyle ancak bir hafta önce geçişe açılabilmiş olduğunu söyledikleri -yolcuların birbirlerine hep aynı sözcüklerle, hep aynı şaşma ünlemleri çıkararak, bıkıp usanmadan- kaya parçaları dolu dönemeci, çok ağır ve sarsıla sarsıla geçtikten sonra, sağa dönüp inişe koyulduk ve bir yanında -deniz yani- okaliptüs ağaçları sıralanmış, öte yanı da dağın eteklerine değin zeytin ağaçlarının buğulu yeşili ve sıcaktan titreyen örtüsü ile sarılmış uzun yola girdik.
 Menzil yaklaşırken makine, ahırına dönen ata benzer sabırsız yolcu için kendiliğinden hızlanır sanki, sağa sola sekerek, dayımın mektuplarından (ki tarihleri epey eskimiş olmalıydı daha o zaman) aklımda kalanları bir araya getirerek ve kimi yolcunun inmeye hazırlandığını görerek, bir de evlerin, bostanların, eşeklerin, küçük çocukların sıklaşmasından, köye geldiğimizi anlıyordum, ama sabırsız değildim.
 Bir bakıma sabırlı olmaya geliyordum buraya. Yalnızca kır yaşamını bilmediğim için değil, özgürlüğümü kim bilir ne sürem boyunca daralttığım, o güne değin bilmediğim bir başka düzene sokmak zorunda kaldığım için. Burada geçecek günler, aylar yitmiş sayılsa da ne çıkar diye düşünüyordum. Gençtim, yitirmek için çok ömrüm vardı. Belki de bu yüzden diye geçiririm içimden, bu cömert duygululuğumdan ötürü ödüllendirildim. Yitiren kazanır, evet, ama o'nu bir akşam üzeri, karanlık bastığı saatlerde, bir daha hiç görmemek üzere yitiren ben, nasıl olur da kazançlı sayılabilirdim? Ödül onu tanımakla verildi bana, onu sevmekle verildi, o kadar.
 Kuru dereyi geçip benzincinin önüne gelince minibüs durdu, şöför dikiz aynesından beni arayarak:
 -Burada ineceksiniz, dedi.
 Çiklet çiğnediği için, birinin taklidini yapar gibi konuşuyordu. Bakışından nedense, benim hareketlerimi inceliyormuş kuşkusuna kapıldım, otuz kilometrelik yol boyunca ilk kez. Bu yüzden "Demek burası" sözünü kaçırmadım ağzımdan. Bilmediğim bir yere geldiğimi anlamasın istedim. Gereksiz bir kaygı bu. Fakat büyük kentte arasız izlediğim, kaçıp saklanmaya alıştığım için arasız kuşku içinde yaşıyordum.
 Bavulumu ve boya kutumu alıp yolcuların arasından güçlükle geçerek aşağı indim. Minibüs soşe boyunca yoluna koyuldu. Ters yönden nazlı bir kaplumbağa geliyordu.
 Sıcaktı. Görünümü, alıcı gözüyle ve biraz da nedensiz sevince benzer bir duygu ile gözden geçirdim. Toprak kuru ve tozluydu. Taşlık derenin iki yanındaki seyrek zeytin ve yaşlı çam ağaçları sıcağın altında, başlarını önlerine eğmiş gibi uyukluyorlardı. Yaprak kıpırdamıyordu. Yalınayak küçük bir köylü çocuğu, arkasında kocaman bir köpek, koşarak yanımdan geçti. Bana bakmadılar geçerken, sonra köpek dönüp baktı. Her şey ağırlık ve ciddilik içindeydi.
 Ağaçların daha yoğunlaştığı ve çeşitlendiği sağ yanda, uzakta, köy evlerinin damları görünüyor, bunun da arkasında yeşil örtülü, görkemli dağ yükseliyordu. Limon kokusu geliyordu köyden. Hiç kimseyi beklemeyen bir yerdi burası. Bu yüzden de, insan, gereksizliğinin tadını duyuyordu, kendine  değiyordu sanki.
 Otobüste uykusuz bir gece geçirmiştim. Son durak olan kasabaya varışımızda, minibüsün hareketini beklerken, bir çınarın altındaki kahvede, sabahı, gölgeyi ve kırmızıyı emmiş çaydan iki bardak içmiştim. Korka korka çevreme bakıyordum beni bir izleyen var mı diye. Yüzümü kapalı tutmaya çalışıyordum. Sonraki kısa yolculuğum ise çevreyi incelemekle geçti. Yapmayı kurduğum boyalı boyasız resimlerin hep görünüm resimleri olacağını düşünmüştüm. Resimden başka hiçbir şey düşünmemeye bakıyordum. Olayların dışına çıktığım için, (gerçekte arasız onları yaşıyordum) doğa beni çok ilgilendiriyordu. İnsanın, nerede olsa doğanın içinde bulunduğu gerçeğini sanki hiç anlamamıştım da, ona burada, uzun ve yorucu bir yoldan sonra kavuşmuştum. Dayımın evini bulmasam, ya da onun artık burada olmadığını öğrensem de, bir ağacın altına yerleşecek, eşyamı çıkaracak, burada kim bilir ne kadar sürecek konukluğumu bir tanınmazlık içinde geçirecektim, çevresine uymuş kabuklu bir böcek gibi.
 Özgürlüğün, yalnızlığı ve doğayı gerektirdiği düşüncesi bir kuş gibi uçmaya başladı önümde. Başımdan geçen olayların verdiği sinirliliği mi üzerimden atmak istiyordum, yoksa gücünü topraktan alan Tanrı Ante gibi elimi yere dayamak bana yenıden hız verir diye mi düşünmüştüm? İnsan karmaşık bir yaratıktır,kendini tanımak için dur dinlen bilmeden çabalar.
 Köyü sağımda bırakarak, denize doğru, ağaçların arasındaki izlekten yürümeye başladım. Burada toprak hafifçe bayırlaşıyor, bu yüzden iniş beni bavulumun ağırlığı ile öne, aşağıya çekiyordu. Ayağımı taşlara çarpıyordum, dengemi bulmak için sağa sola yalpalıyordum. Daha günün erken saatleri olduğu halde güneş bütün gücünü duyurmaya başlamıştı bile. Görülmemiş bir aydınlık, doğada da, zihninde de hiçbir belirsizliğe olanak bırakmıyordu; her şeyi ile çıplak, gizlisiz, kuruntusuz, katıksızdı. 


-Kapı mı çaldı hanımım? Duymuyor kulaklarım iyi. Kapıysa bir koşu gidip bakayım, dedi; ama yanıtlamadı hanım. Temizleyiciden az önce gelmiş paketi açıp bir giysi uzattı Hatice kadına.
-Hatice Hanım, dedi. Şunun eteklerine basıver biraz. Yalnız dikkat et yakarsan ödemeye aylığın yetmez. 
 Pırıltılı giysinin üstünde uysalca gezdirdi ütüyü Hatice Kadın.
 İsmail de dokunuyodur bu tür kumaşlara. Avucundan kayıp şırıl şırıl dökülen ipeklerden karısına giysilik kestiriyordur. Üç metre, beş metre. Çok çok olsun diyordur. Anasına da öyle "çok"lar vaat ederdi. "Kocaman bir buzdolabı alırım sana anacığım istersen. İstersen iki tane,istersen üç." Küçücüktü babasına altın ağızlık alacağını söylerken. Evler yaptıracaktı, apartmanlarda oturtacaktı anasıyla babasını. Ellerini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyecekti. Bir araba çekecekti evin önüne, "Binin haydi, sizi gezdireyim," diyecekti. Kanatları olup dört bir yanda uçuracaktı onları.
 İki omzundan tutup kaldırdı giysiyi.
 -Oldu mu hanımım?
 Olmuştu. Aldı hanım elinden, odasına girdi. Çamaşır sepetinden donleri alıp ütülemeye başladı Hatice Kadın.
 On yaşlarında bile çöp gibiydi İsmail. Altı ya da çok çok yedi gösterirdi. Yemek yemezdi, beğenmezdi, burun kıvırırdı her bir yemeğe. Dışarı çıkmazdı, arkadaşı yoktu. Çıkmaz sokağa açılan pencerenin içini masa yerine kullanır, okuldan gelir gelmez köşesine yerleşir derse başlardı. Komşular, kendi çocuklarına onu gösterirler, "Bak," derlerdi, "adam olacak çocuk nasıl belli." Öğretmenleri de, "Ne yap yap, okut bu çocuğu Hatice Hanım," diye üstelerdi hep. "Evini sat, malını sat,okut." Yargısı kesinleşmişti giderek. Evi, malı yoktu; ama canını satar okuturdu. Yeter ki okusun, bıkmasın, yüksünmesin okumaktan.
 Babası da evdeydi o zaman. Üstüne titrerdi. "Bu çocuk bize Tanrı'nın bir armağanı," derdi. "Bak, başka çocuk vermedi. Bunun değerini bilelim, uğrunu anlayalım istedi." Yazılı, mühürlü kağıtlar geldi hep dönem sonlarında. Aferinler, teşekkürler, takdirler... Ancak okuldan çağırdıkları zaman konuşmaya gitti Hatice Kadın. Koltukları kabardı. Komşularına anlattı, dedesine, ninesine. "Görün torununuzu, görün övünün."
 Hanım, o ışıltılı giysi sırtında, odadan çıktı. Yerleri süpürüyordu etekleri. Pırıl pırıl ayakkabılar giymişti. Salona geçti. Güzel süslemişler saçlarını doğrusu. Aldığı parayı hak etmiş berber. Saçlarının arasına çiçekler sokuşturmuş, büklümleri kıvırıp tokalamış.
  Ütü masasını katladı Hatice Kadın. Çamaşır sepetini topladı, kaldırdı. Hanımın sesine koştu salona.
 -Bir bez al, gel diyordu. Vazonun girintilerinde toz kalmış. Boş vermeye başladın galiba. Ya ansızın bir konuk gelirse...
 Kibrit çöpünün ucuna toz bezinin bir köşesini takıp incecik kıvrımlarını temizlemeye koyuldu Hatice Kadın. Böyle kadife perdeleri vardı oğlunun da. Bir yandan bu perdelerin pembeleri, öbür yanda renkli televizyon, kollarını kavuşturmuş bakıyordu bir resimde. Kara kara bıyıkları gülüyordu. Kocaman bir adam olmuştu, kocaman.
 Hasan Efendi hapse girinceye dek, ev işine gitmemişti Hatice Kadın. Elden düşme ucuza uydurulmuş bir küçük el makinesinde dosta, ahbaba dikiş dikmiş, yardımlamıştı kocasını. Tütün fabrikasında aktarmacılık yapıyordu Hasan Efendi o ara. Zaten evlendiklerinde on beş yaş vardı aralarında, aktarmacılıkta da hızla yaşlanıyordu. Son zamanlarda belini doğrultamaz olmuştu. Okavga çıkmadan önce de kızardı Rüstem'e. "Benimle uğraşır durur. Soytarı etti beni işçilere. Ayakyolunda bile suratıma bakıp gülerler. Maskara mıyım ben?" derdi.Neler yapmamıştı ki Rüstem namussuzu! Tanrı günahını bağışlasın. Garibim Hasan Efendi'yi çileden çıkarmak için neler yapmamıştı ki! Tütün balyasının üstünde azıcık içi geçecek olsa, mintanını balyaya dikilmiş bulurdu. Bir gün arkasına paçavralardan kocaman bir kuyruk takmış, kadınlar bölümüne göndermişti onu. Ortalarda dolanıp Rüstemin istediği kasaları toplamıştı. Yaşlıdır, büyüktür demeden irisi, ufağı bütün kadınlar, kıkırdaya kıkırdaya gülmüşlerdi. Anlayınca yerlere geçmişti yüzü. Nasıl kızmıştı, o anda öldürebilirdi o oğlanı. Bir öğle dinlenmesinde ayaklarını uzatmış kestirirken, ayakkabılarının altına zamk sürmüştü. Bütün vardiya işçileri de saklamıştı balyaların arasına. Uyanıp da adım atmaya kalkınca, yontu gibi taşlaşmıştı Hasan Efendi. Bütün işçiler gizlendikleri yerden çıkmışlar, kasıklarını tuta tuta gülmüşlerdi. Kaç kez söylemişti, "Ben senin dengin miyim? Oynama benle, rüsva etme beni," diye. Dinlemedi. Hiç dinlemedi.



 Dedi ki Servet Hanım günün birinde: "Küstümotunun dikenlerine dokunmadan, hatta farkına bile varmadan küçük, parlak sarı çiçeğe ulaşmak! İlk kez mi oluyor, yoksa tüketilmiş bir mevsimde, daha önceleri yaşadım mı? Canı yanmadan kendine ulaşmak, çiçek için bile ne denli zor. Yaşamın beklenmedik armağanı olmalı. İyi ki varım, yaşıyorum bu dünyada, iyi ki varsınız."
 Akşamüzeri, bahçeli evlerin arasında, kasabanın dar sokaklarında kendimi arıyorken, hüznümü bir ilkyaz coşkusuna buladım ve küstümçiçeğini düşündüm.  Ansızın farkına vardım: avucumda Servet Hanım'ın ince parmakları.
 Yazanlar bilir, okuyanlar da öğrensin; bazı romanlar, öykünün çoğaltılmış, doyuma ulaştırılmış halidir aslında. Ben de öyküde tersini yaptım. (Çünkü, yazarak kendimle oynuyorum.) 'Yasak Odası'nın Servet Hanım'ını aldım, onu anlatıyorum. Anladığım romanda, tükenişini gözleyen bir adam vardı. Onu da kendimle özdeşleştirdim işte burada. Servet Hanım romana kendiliğinden girmişti; bu kez ben tasarladım. Öyküye çağırdım. Kırmayıp geldi, aramıza katıldı. Küstümçiçeği olduğunu unuttu, bana yol verdi. (Sellere kapılıp aktık.)
 Yazdığım adam biraz da ben değil miydim? Her yazar, ürünlerinin çoğunda kendi türevlerini, benzerlerini yaratmaz mı? Öyleyse, tasarlanarak yeni romanımdan alınmış bu öyküyü Servet Hanım için yazıyorum. Gördüm onu. Acıyı ve hüznü takınıyordu. O da beni çabuk bildi.
 Artık farkındayım: Servet Hanım'ın uzaklarda bir oğlu, yatalak bir kocası var. Gerçekten ona ulaştım (mı?) Hele hele bozgunlar. 'İtiraf ediyorum', hepsini çekineden ben yazdım. Sonra ellerini avucuma aldım, yakasına bir küstümçiçeği dalı tutuşturdum, başımı kaldırıp gökyüzüne baktım Bahardı. Karlı dağın biri gövdesiyle birlikte eriyip ayaklarımıza aktı. Üstümüzde dönüyordu akşam kuşları.
 Servet Hanım dalgın ve yorgun bir sesle oğlunu anlattı: Oda dolusu kullanılmış eşya, bir de pencere bırakıp gitmişti. (Romanda, oğlanın askerden dönmek üzere olduğuna değinmiştim. Aslı şu: Çocuk, İngiltere'de okuyor. Yirmi iki yaşında bir özlem. Fotoğrafta Servet Hanım'ın ışıltısıyla bakıyor.) Öyküdeki çiçek-kadın içini çekip mırıldandı:
 "Günbatımı. En sevdiğim yerdeyim. Oğlumun odası. Solumaktan bile çekiniyorum. Hiçbir şey eksilmesin, bozulmasın. Tatile geldiğinde burada yatar . Sonra kokusunu, gülüşünü, sesini, duruşunu bırakıp gider. Karşıdaki dağın doruğunda renkler her akşamüstü koyulaşırken özlemini çoğaltırım. Oğlum benim... Ayrılığın kabuk bağladığı, acıya dönüştüğü bir kırgınlık anı. Çevremde canlı izler arıyorum. Kaç kez, onunla birlikte şu pencereden dağı ve gün batımını seyrettik... Bir koku, bir renk neler çağrıştırıyor. Özlemi yoğunlaştırıyor. Sevgiyi de."
 Burukça gülümsedim:
 "Ben her şeyi eskitmiştim Servet Hanım. Özlemimi bile. En uzun yolculuğuma başlayacakken size rastladım. Şimdi yapraklarınıza dokunmaktan korkuyorum. Yeterince yitirdim çünkü. Küstümçiçeği bu, hiç belli olmaz. Bulmacada ve sözlükte neler okudum, irkildim. Size rastlamam sessiz, gürültüsüz, apansız gövdemi toprağa kaydıracaktım. Söyleyin bana şimdi ne yapayım? Aslında anladım, insan hiç tükenmiyor. Bu dünyadan geçip gitse de mutlaka bir ses ya da iz kalıyor."
 Servet Hanım'ın gözleri ıslandı ve bir kez daha farkına vardım: Küstümçiçeği dikenlerini çekip ışığa yol veriyordu. Tutup ellerini, sonra eğilip gözlerini öptüm. Servet Hanım'ın sevinci ve özlemi olmak istiyordum.
 Bu öyküyü son kez yaşadım. (Bir daha olanaksız.) Kendimi de buldum böylece, nicedir yitirmiştim. Adım Burhan, soyadım Günel. Şimdi yeniden başlıyorum. Servet Hanım günbatımında penceresindeyken ve oğlunu özlerken rüzgar olup saçlarına tutundum. İnanılır gibi değil. Ne zamandır suskunum. Acıyı, tükenişi, yenilgiyi, ölümü erteledim. Yasakladım bozgunu. Tüm kırık dökük anıyı bir 'güz odasına' kilitledim. Ömrüme dolandı Servet Hanım.

Sevgililerimiz ve Ölü Bir Kedinin Ruhuna.

  Az önce bir kedi ölmüş. Dibimizde. Ben yürüsem yedi adım, sen yürüsen minicik ayaklarınla onu geçer. Aslında az önce değil, günler olmuş öleli ama biz az önce haber almışız. Haber alınca o an olmuş gibi gelir ya. İşte öyle. Kurtlar bizden önce haberli.
  Kürekle almışlar kediyi. Kürekle plastik bir torbanın içine atar gibi. Gibisi çok. Atmışlar. Eli göğsünün altına yuvarlanmış, başı gri bir kar topu. Ağırlığından ağır.
  Kolu bacağı kurtlanmış, şalımın gerisindeki gözlerim izlemekle saklanmak arasında. Şalım da senin. Hint şalıymış, öyle dedin.
  Adam almış kürekle, “Amma da ağırlaşmış” demiş. Bak, demiştim Elvina. Ağırlığından ağır.
  Sen bahçeye çıkmaya korkmuşsun, öyle bir korkuymuş ki bu bacaklarındaki çorapların rengi atmış. Oysa sabah ölesiye pembeymiş. Şimdi senin o kedinin ölmeden önceki halinden ne farkın var?
  Bugün, sevgililerimiz eski yeni evet ya da hayır tüm sevgililerimiz hakkında ne çok konuştuk. Bahçede. Üzerimde senin şalın. Hint kumaşı ya da Hindistan'dan gelmiş. Detay vermemişsin ya da ben duymamışım.
  Biz iyi ki varız biliyor musun Elvina. Sen, ben iyi ki varız. Tarihini hatırlamadığımız uzun bir günde içimiz dışımıza vurmuş, suratımızda hatırı sayılır bir isteksizlik, nabzımız belli belirsiz atarken, ölü bir kedinin, ölü ve kurtçuklu haline üzüldüğümüz için iyi ki varız. Üzüntüden ben bakamamışım, sen kapıdan girememişsin, öyle basit.
  Midemiz bulanmış. Öyle çok bulanmış ki sen elinle ağzını kapatmışsın, ağzın bir garip toprak kurusu. Birinin dudakları nasıl kahverengi olur insan hayret ediyor seni görünce. Ben şalıma iyice sarınmışım, şalım Hint belki de Hindistan. Ben de Hintli bir kadınım ya da Hindistanlı, kaşlarımın ortasında sulu bir nokta, ha düştü ha düşecek durmuşum. Ne tuhaf değil mi; bir an var, şu an yaşadığımız, o da küçük küçük kıtalara bölünmüş, kıtalar ülkeler olmuş, ülkeler büyük şehirlerin basit semtlerine dönüşmüş. Basit bir semtte, eskiden huzurevi şimdilerde alt katları ofis yukarıları gürültüsüz ailelerle dolu bir apartman bahçesinde, ölü bir kediyle oturmuşuz. Saatlerce. Sana on, bana yedi. Hemen, dibimiz. Aklımız bir türlü almamış Elvina. Sen “aman yarabbim” dediğinde seni şiir okuyor sanmışım ama sen sadece sevinçli anlarda şiir okumak istermişsin. Sonradan öğrenecekmişim.
  Ölü kediyi adam daha almamış kürekle. Adam bahçeye bile girmemiş daha. Çorapların henüz pembeymiş. Öyle ki sen de poşeti vermemişsin adama. Biz ölü kedinin varlığını bilmezken konuşmalarımızı başka bir kedi sesi kesmiş. Başka bir kedi, ölü kedinin yanından geçmiş. Anlamamışız. Kedi, ölüden tarafa hiç bakmamış. Nasıl olur da arkadaşına üzülmez insan, diyecekken susmuşuz. İnsan değilmiş ki o kediymiş. Kedilerin meğerse hiç arkadaşı yokmuş. Zaten insan olsa da üzülmeyebilirmiş.
  Otuzlarındaki adamın elinde poşet. Tekrar. En başa dönmüşüz. Sen poşeti vermişsin artık. Artık boş değil, açık mor poşetin içinde dev tüy yumağı. Sanırsın elektrikli süpürge çöpü; saçlar, kıllar, iplikler birbirine düğümlenmiş. Kim inanır onun bir et yığını olduğuna? Et yığını olup da beklediği her gün daha da ağılaştığına? Üç kiloysa altı kilo mu oldu, demişiz. Nasıl olur, demişiz. İnanamamışız. Adam gülerek yanımızdan geçmiş, geçerken de “aldım aldım” diye sevinmiş. Sen hâlâ kapının önündesin, ben bahçede sandalyede oturuyorum, sen benden önce görmüşsün cenazeyi, ölüyü, süpürge çöpünü. Ben senden dört adım sonra. Ne fark eder? Ben hâlâ bakamıyorum sen hâlâ kapı önünde bir bacağın basamakta, çıkamıyorsun. Halimiz, senin sevinçli şiirlerine uymamış.
  Tam gittiler sanmışız, sen yanıma gelmişsin, kadife kazağını bacaklarının üzerine üzerine çekiyorsun, hava soğuk, havalar daha da soğuk olacak, dün haberlerde görmüşüz. İkimiz, bambaşka yerlerde. Ben ölü kedinin bahçedeki boşluğuna takılmışım. Hâlbuki karşımdaymış, nasıl görmemişim, gerçi görsem de ne yapacakmışım. Bir kadın gelmiş, başka hayatlarda daha güzel olabilecek bir kadın. Yere kadar eteği bahçeyi temizliyor. Kocası ameliyat olmuş, ufak bir operasyonmuş, ciddi değilmiş durumu, ama iki gündür ondan yokmuş, nasıl olsunmuş, küçük de olsa ameliyat ameliyatmış. Kadın anlattıkça biz kediyi unutmuşuz Elvina. Nasıl olduğunu anlamadan unutmuşuz. Kocası daha büyük bir acı olmuş bizim için. Tüm kocalarımız ve karılarımızdan daha büyük bir acı. Kocasının ameliyat yerlerini düşünmüşüz, kadın detay vermemiş. Bu kadar çok konuşup da nasıl bunu atlar, demişiz. Ben, nedense yüreğini düşünmüşüm adamın, bir neşterle kenarından kesilmiş; sen, sağ bacağındaki varislerden birine takılmışsın. Ayrı ayrı pek üzülmüşüz Elvina, varislere, yürek ameliyatlarına, kocasına. Kadına da üzülmüşüz, hem de bu kadar konuştuğu için kızmışız. Ama ne sen ne de ben hiçbir zaman yabancılara kötü hissettirmemişiz kendini. Bu da bize çocukluğumuzdan kalmış. Bambaşka yerlerde. İkimize.
  Şimdi, kadın olmadığı iki günün telaşıyla gidiyor kedinin boşluğuna. Bak yine geldi oturdu içimize. Ne kediymiş diyoruz içimizden. İçimizde oturan bir kediye, içimizden söyleniyoruz. Kadın da kendi kendine söyleniyor, kurtlanmış, diyor nasıl gidecekmiş bunlar, sulamak gerekmiş. Biz de böyle olacakmışız toprakta. Üzerimizde belgesellerde oynayan kurtçuklar birikecekmiş. Yiyecekler ve yiyeceklermiş bizi. Kadın demiş tüm bunları. Aslında iyi de olurmuş, yabana gitmezmişiz. Kurtlar asla yabancımız değilmiş.
  Kadın gitmiş Elvina. Kurtlardan önce o gitmiş. Bu kokuyu duymamamıza şaşırarak gitmiş. Otuzlarındaki adam gitmiş, kedi gitmiş. Fark etmemişiz. Bu bahçeye oturduğumuzda neyi fark etmişiz ki zaten? Sevgililerimizden, evetlerimizden, hayırlarımızdan, kocalarımızdan ve karılarımızdan başka neyi fark etmişiz?
  Az önce bir kedi ölmüş, yine konuştuk. Tam iki saat ölü bir kediyle oturmuşuz. Bana yedi sana on. Dibimizde. Kokusu alt komşuya değmiş de bize neden değmemiş Elvina? Burunlarımızı nerede unutmuşuz?
  Sen Elvina, iyi ki varsın. Kediler, kadınlar, otuzlarındaki adamlar, kocalarımız ve karılarımız iyi ki var.
  Kendim için iyi ki demeyeli uzun zaman olmuş.


  Artık bitmek üzere, diye düşündü Will.
   Yüz sekiz kehanetle başlamıştı. İki tanesi hariç hepsi bir şekilde dünyaya salınmıştı; Site’den duyurulmuştu, para karşılığı satılmıştı, Birleşik Devletler Başkanından kaçmak için şantaj malzemesi olmuştu... Sadece iki tane kalmıştı.
   İlki sayılardı. Son kehanet, hâlâ anlaşılmayan kehanet. Diğeri ise açıkça saçmalıktı; cümle o kadar az detay veriyordu ki kehaneti anlamak ayrı, kullanmak ayrı imkânsızdı. Bugün sona ermeden gerçekleşecekti. O zaman anlarız artık, diye düşündü Will. Site muhtemelen bu kehaneti büyük bir şey için kullanacaktı. Belki Hoover Barajı’nı çökertirdi.
   Will camdan dışarı baktı ve yanından hızla geçen Kuzey Ohio’yu seyretti. Özelliksiz ovalık alanlara serpiştirilmiş karayolu gişeleri ve birbirinin aynısı olan kasabalardan başka bir şey yoktu. I-80 oldukça uzun bir yoldu, yolculuğun yarısı burada geçecekti ama manzara niyetinde bakacak bir şey yoktu. Her şey sıradan ve normaldi. Rahat.
   Aslında durum hiç de öyle değildi. Neredeyse bütün kehanetler kullanıldı demekle konu kapanmıyordu. Her şey hızlanıyordu. Başkan tarafından son birkaç gün içinde kaçırılmıştı, dünya Kâhin’in kimliğini öğrenmişti, en yakın arkadaşları linç edilmişti ve tren raylarında trenden kaçan bir fare gibi şehrini terk etmek zorunda kalmıştı.
   Sekiz ya da dokuz yaşındayken yaşadığı bir şeyi aklına getirdi bunlar. Mahallede bisikletiyle dolaşırken kendini bir yokuşun tepesinde bulmuştu. Bisiklete binmeyi öğreneli çok olmamıştı, babası daha bir ay kadar önce öğretmişti. Buna rağmen bisikleti yokuştan aşağı sürmüştü, hızı neredeyse anında bacaklarının yetişemeyeceği noktaya fırlamıştı. Aşağıda akan trafiği görünce bisikletten atlamaktan başka şansı olmadığını fark etmişti ama kaldırıma düşmekten arabalardan daha çok korkuyordu. Nefesini tutup sonunu hangi felaketin getireceğini görmeyi beklemişti.
   Durum buydu işte. Site bisikletti. Will bisikleti trafiğe sürüyordu. Sadece Will değil, herkes. Tüm dünya.


Uykuya varırken, gözkapaklarımın uçlarına tatlı bir uyuşma yayılırken, dünyaya tutunacak bir bağ tutar beni havada... Görünmez, dokunulmaz. Ama vardır bilirim... Benimle, uçsuz bucaksız ovalar, sarı bozkırlar, böğrüme uzanan dağlar arasında dolanır durur... Ayın ağırlığı çökerken üzerime geceleri, yıldızların gölgesi kanatlarıma düşerken. Boşlukta, karanlıkta... Aşağıda ölüm vadileri, bulanık dereler, tekinsiz kuytular, davetkar uçurumlar uzanırken... Akıp giderken güzel yeryüzü geldiğim yöne doğru, usulca.
   Boşluk... Korkutucu. Nicedir bana kucak açtığını, beni yere çalmayacağını bilsem de... Önüme dikilen tepe, altımdan kayan sık ağaçlı orman, yamaçtaki mağara içimi ürpertiyor. Her birinin içinden bıçak gagalı, hançer pençeli bir düşman çıkacak, önümü kesecek belki diyorum. üzerime çullanıp alaşağı edecek beni. Ormankartalının pençesi bağrıma gömülü, karakuşun heybetli kanatları üzerime gölge salmış, kuzgun dik yamaçlarda süzülerek yolumu gözler, kızıl tilki ininin ağzında benden bir ses bekler gibi; korkuyorum... Kursağımda bataklık otları, yeşil bakla, pirinç tanesi dururken daha, sallanırken kederli köy çocukları gıcırtılı salıncaklarda, sümbüller adamakıllı bir sille yemeyi beklerken tundra rüzgarlarından, avcılar uyurken dere ağızlarında, ellerinde sönmüş çıralarla...
   Dünyayla bağımı kuran, hayatıma hakim olan en büyük duygu nedir diye düşünüyorum. Buluyorum hemen, zor değilmiş meğerki: Korku...
   Düşmanın kim olduğunu, nereden çıkacağını düşünerek yaşamak. Göçerken, yiyip içerken, uyuklarken, hangi taşın altından, hangi ağacın kavuğundan, hangi tarlanın içinden, hangi denizin girdabından, hangi yol ayrımından, ne çıkacak karşıma bilmiyorum. Bu bekleyiş ürkütücü. İçimdeki can tedirgin. Huzursuzca kıpırdanıyor. Hayata öylesine yapışmış, onu öylesine benimsemiş ki! Ölmek, çürümek, yapraklara, taşlara, yeraltı sularına karışmak, benliğini kaybetmek, varlığını hissedememek ne feci!
   Çalı dibindeki çıtırtı, suyun şıpırtısı, sürünen bir ayak sesi, bir çocuk haykırışı, susturulmaya çalışılan bir inilti, kaya kavuğundaki fısıltı, iskele tahtasının hırıltılı sırıtışı, çakıltaşının gevrek öksürüşü, ihtiyatsız bir hasmın tehlike işaretleri olabilir mi? Sen uykuya varmaya bile korkarken, en savunmasız halinle...
   Bilmiyorum, korku hayata tutunmanın tek yolu. Dünyayla aramdaki beğ o benim. 
   Ufukta hala kızıl lekeler var. Karanlıkta bir ağaca sürtünüyor nemli tüyler... Suya gömülü kazıklara karabataklar tünemiş, gündüzün güneşinden kanatlarında kalan sıcağı bedenlerine yaymaya çalışıyorlar, boyunlarını kırmış derin deniz rüyaları görüyorlar:
   Sanki sardalya sürüleri varmı su yüzeyinde, gümüş parçaları saçıp dururlarmış havaya, bodur dalgaların ucunda ak köpükler belirirmiş, balıkçılar açık denizde hayallere dalarmış, çalılarda börtü böceğin göz cırıltısı sürer gidermiş, kar yaklaştıkça cılızlaşarak...


 Daha önce hiç gelin görmedim ama neye benzeyeceğini tahmin edebiliyorum. Kendim gelin olmayı hiç beklemiyorum. O kadar gösterişsizim ki kimse benimle evlenmek istemez. Tabii, başka ülkeden gelmiş yabancı biri değilse... Sanırım, yabancı biri o kadar seçici olmaz. Yine de bir gün beyaz elbisemin olmasını umuyorum. Bu, benim için olabilecek en büyük dünyevi mutluluk! Güzel kıyafetlere bayılıyorum. Hatırlayabildiğim kadarıyla, hayatım boyunca hiç güzel elbisem olmadı. Tabii aslında bu, beklentiyi daha da arttırıyor, öyle değil mi? Yine de kendimi harika kıyafetler içinde hayal edebilirim. Bu sabah yetimhaneden çıktıktan sonra çok utandım çünkü bu eski, korkunç elbiseyi giymek zorundaydım. Bütün yetimler bunları giymek zorunda, biliyor musunuz? Geçen kış, Hopeton’daki bir tüccar, yetimhaneye üç yüz metre kadar bu keten yün karışımı kumaştan bağışladı. Bazı insanlar bunu, kumaşı satamadığı için yaptığını söyledi. Fakat ben yüreğindeki iyilikten yaptığına inanmayı tercih ederim, siz de öyle düşünmez miydiniz? Trene bindiğimizde, sanki herkes acıyarak bakıyormuş gibi hissettim. Sonra hemen işe koyulup dünyadaki en güzel açık mavi, ipek elbiseyi giydiğimi hayal ettim. Hayal kuracaksan, zamanına değecek şeyler üretmelisin çünkü. Çiçek ve erikle dolu şapkam, altın saatim, yumuşak eldivenlerim, güzel botlarım da varmış. Sonra, neşem hemen yerine geldi. Adaya varana kadar yolculuğun tadını çıkardım. Gemiyle gelirken hiç midem bulanmadı. Bayan Spencer’ı normalde gemi tutardı ama o da iyiydi. Suya düşebileceğim endişesiyle sürekli beni izlediği için hasta olmaya vakti kalmadığını söyledi. Sinsi sinsi etrafta dolaştığımdan ona rahat vermemişim. Fakat onu deniz tutmasından kurtardıysa, iyi ki dolaşmışım; bu şekilde iyilik etmiş sayılırım, değil mi? Gemideyken görülebilecek her şeyi görmek istedim çünkü bir daha buna imkânım olup olmayacağını bilmiyordum. Ah! Ne kadar çok kiraz ağacı çiçek açmış! Bu ada, gördüğüm en çiçek dolu yer! Buraya şimdiden bayıldım. Burada yaşayacağım için çok memnunum. Prens Edward Adası’nın, dünyadaki en güzel yer olduğunu hep duymuştum. Eskiden burada yaşadığımı hayal ederdim ama bunun gerçekten olmasını beklemiyordum. Hayallerinin gerçeğe dönüşmesi enfes bir şey, öyle değil mi? Ama o kırmızı renkli yollar çok komik. Charlottetown’da trene bindikten sonra, yanımızda kırmızı yollar belirmeye başladığında Bayan Spencer’a neyin onları o hâle getirdiğini sordum. Bana cevabı bilmediğini ve Tanrı aşkına ona daha fazla soru sormamamı söyledi. O ana kadar belki bin tane sormuşum. Sanırım gerçekten de sordum ama bilmediğin şeyleri, soru sormadan nasıl öğreneceksin? Peki, yolları kırmızı yapan nedir?”


Ertesi gün hava o kadar kötüydü ki, sadece Laura kiliseye gitme kararlılığını gösterdi. Ahırda Kass'ını atı atrabaya koşmasını beklerken -at huysuzca yan yan kaçıyor, rüzgarın estiği yöne arkasını dönmeye çalışıyor. Kass da küfrederek koşumlarla uğraşıyordu- İtale geldi. ”Seni ben götüreyim.” dedi. 
   ”Zahmet etme İtale.”
   İtale onu dinlemeden atın kalçasına bir şaplak indirip hayvanı hizaya soktu ve koşumları taktı; arabaya binmesi için Laura'ya elini uzattı; birlikte rüzgarın sağa sola büktüğü ıslak ağaçların arasından, göl kıyısını takip ederek San Larenz'e giden yola koyuldular. Solda yapraklarını dökmüş ağaçların arasından dümdüz kurşuni göl görünüyordu.
   ”Kiliseye gitmeyi ne zaman bıraktın?”
   ”Şimdi gidiyorum ya,” dedi İtale.
   At çamurun içinde ağır ağır ilerliyor, dallardan damlalar düşüyor, ara sıra sulu sepken kar kesiliyor ve hafif bir sağanak boşanıyordu.
   ”Hapishanede...” dedi Laura. ”Sen hapisteyken-”
   İtale bir süre geçtikten sonra cevap verdi. ”Çok fazla düşünemiyordum. Zihnim bulanıyordu. Hep karanlıktı. Tanrı'ya en çok matematikle yaklaşabilmiştim... O da pek işe yaramadı. Ne işe yaradı biliyor musun? Her zaman değil ama nadiren de olsa tek işe yarayan şey. Tanrı'nın sevgisi değildi düşündüğüm. Yaz akşamlarında, güneş aşağıdan içeri girdiğinde kayıkhanenin içindeki suyu düşünürdüm. Ya da yemek tabaklarını-hani dün gece kullandıklarımızı. Eğer onları gözümün önünde canlandırabilirsem her şey yolunda demekti. Manevi meselelerle işim bitti böylece...”
   ”Eğer evi Rab yapmazsa”dedi Laura, neredeyse fısıltıyla ama gülümseyerek.
   İtale Laura'nın ne dediğini anlamadı. Aziz Lazarus'tan bahsetmek rahatlatıcıydı ama çok da çaba gerektirmişti; sustu.
   Valtorosa sakinlerinden Aziz Antuan'a gelenler kalabalıktı: Piera, Berke Gavrey, Mariya ve iki hizmetçi kız daha, bir de araba sürücüsü Godin. Küçük kilise buz gibi soğuktu; soğuk, gri bir ışık tavana kadar içerisini dolduruyordu. İtale ayin boyunca diğerleriyle birlikte oturdu, ayağa kalktı, eğildi. Ancak Peder Klement ”Credo in unooom Deooom!” diye başladığında ani bir mutlulukla gülmek geldi içinden. Laura'nın ne demek istediğini anlamıştı. ”Sen benim özgürlüğümsün”diyebilmesinin nedenini de anlamıştı. Onun bilmediğini biliyordu Laura: Laura da onun özgürlüğüydü; ayrılacak bir evin zaten yoksa evinden ayrılmak diye bir şey de olamazdı. Evi kim yapar, kimin için yapılır, kim için korunur ev?
   Peder Klement her zamanki gibi ayinden sonra Laura'yla konuşmak istedi. İtale kilisenin girişinde onu beklemeye başladı. Yaşlı Mariya ve Valtorsa malikanesinin hizmetçi kızları da orada, Godin ve Gavrey'in arabayı kapıya getirmesini bekliyordu. Az sonra Piera da başörtüsünü bağlayarak geldi. İtale'ye göz ucuyla baktı ve kendine özgü kibarlığıyla merhaba dedi, basamaklardan inip rüzgarın ve yağmurun ortasına çıktı. Ama daha fazla gidecek bir yer yoktu. Kapının önünde, bir çamur deryasının kenarında, ufacık ve dimdik, sırtı dönük durdu.
   İtale onun peşinden gitti. ”Neden girişte beklemiyorsun?”
   Piera ne cevap verdi, ne de döndü.
   ”Yağmurun altından çekil, yukarı çık. Burada ben dururum.” dedi İtale şaka yollu, yumuşak bir sesle.
   Piera kafasını kaldırıp zeki gözlerini İtale'ye dikti. Gözleri dolmuştu; ya da belki rüzgar gözlerini yaşartmıştı. ”Nasıl istersen.” dedi ve basamaklardan yukarı çıktı. Gavrey araybayla geldi ve Valtorsa ahalisini toplayıp çamların altından yola çıktılar.
   İtale döndü, ellerini bahçe kapısına dayayıp göle, karşı kıyıdaki karanlık dağlara baktı. Rüzgar gözlerine geliyordu. Yukarıda kurşuni bulutlarla dolu bir gökyüzü hiç durmayan, hızlı ve sessiz bir çalkantı içindeydi. Aziz Lazarus'un avlusunun üstündeki gökyüzünü hatırladı; aradaki bulutlar da kış boyunca, üç kış boyunca böyle akıp gitmişti; erişilmez, güzel, kayıtsız. Korunacak hiçbir şey yoktu. Hayat bulutlar gibi akıp gidiyordu. Biri yolculuğa çıkıyor, diğeri kalıyor, yine de yolda buluşuyorlardı; yolculuğun asıl amacı ve sadakatlerinin özü de bu buluşmada yatıyordu zaten. Bir bulut şeklinde ve bulut gibi haraketli.


   Sanki ütopik bir kavramın gerçek olduğuna inanmaya çalışıyordum. 
   Şiraha suskun halime bakarak aniden eliyle yüzünü kapattı. Hapşıracak herhalde diye bekledim; tam o sırada parmaklarının arasında su damlası dökülüverdi. Ağlamaya başladığını o an fark ettim. Yolun ortasında müşterilerin görmesi sıkıntı yaratır diye ”Her neyse haydi gidip bir yere girelim” diyerek Şiraha'nın kolunu yakaladım ve yakınlardaki bir aile restoranına yöneldim.

   ”Bu dünya yabancı maddeleri kabullenmez. Ben sürekli bunun sıkıntısını yaşadım” dedi Şiraha, restoranın içecek büfesinden aldığımız poşet yasemin çayını içerken. 
   Yasemin çayını yerinden kımıldatamayan Şiraha'nın yerine ben doldurup verdim. Sessizce oturduğu için önüne koyduğumda teşekkür bile etmeden içmeye başladı.
   ”Herkesin hizaya girmesi gerekiyor. Neden otuzlu yaşların ortasında yarı zamanlı çaışıyorsun? Neden bir kez bile aşk yaşamadın? Cinsel deneyiminin olup olmadığını bile sıradan bir şeymiş gibi sormaya kalkarlar. Parayla yaptığın eğlenceleri sayıya dahil etme gibi lafları gülerek eder o tipler. Kİmseyi rahatsız etmediğim halde, yalnızca azınlıkta kalanlardanım diye herkes yaşamımın ırzına geçiyor.”
   Olanlardan sonra Şiraha'nın cinsel suçlu sınırına yaklaşmış bir insan olduğunu düşünüyordum. Rahatsız edilen yarı zamanlı kadın çalışanları, kadın müşterilerin halini düşünmeden, kendi bunalımını rahatlıkla ırza geçme sözüyle ifade edebiliyordu. Mağdur edilmişlik hissi böylesine güçlüyken, mağdur eden olabileceği aklının ucundan bile geçmiyordu ve bu bende hayret uyandırmıştı.
   Kendine acımanın Şiraha'nın bir alışkanlığı olabileceğini düşünerek ”Hım... Bu hayli zor olmalı” diye gelişigüzel bir ifadeyle başımı salladım. Ben de buna benzer korkuları hissediyordum ama kendimi özel olarak savunmamı gerektirecek bir durum yoktu ortada, bu yüzden Şiraha'nın neden bu kadar kafasına taktığını anlamıyordum. Aklımdan ”Dayanmakta bir hayli güçlük çekiyor olmalı” diye geçirirken önümdeki sıcak suyu içtim. 
  Tadı olan bir sıvı içme ihtiyacı hissetmediğimden sıcak suyu poşet çay koymaksızın öylece içerim.
   ”İşte bu yüzden ben de evlenip o tiplerin laf etmeyeceği bir yaşam sürmek istiyorum” dedi Şiraha. ”Paralı biri iyi olur. İnternet sektörüyle ilgili fikirlerim var. Çalınmasını istemediğimden ayrıntısına giremem gerçi. Bunun için yatırım yapacak bir kadın mükemmel olur. O fikrim mutlaka başarıya ulaşacak, öyle olunca da kimse bana laf edemeyecek.”
   ”Yani, yaşamına karışan insanlardan nefret ediyorsun ve buna rağmen laf etmesinler diye yaşamını onlara göre belirleyeceksin?”
   ”Artık yoruldum” deyince Şiraha, başımı salladım. 
   ”Yorulmak çok mantıksız. Laflar evlenince kesilecekse bu hızlı ve mantıklı bir çözüm.”
   ”Söylemesi kolay. Sadece evlenmek lafların kesilmesine yetmez. Kadın değilim ki ben. Topluma karışmamışsan işe gir derler, işe girince daha fazla kazan derler, diyelim ki kazandın, evlenip çoluk çocuğa karış derler. Sürekli dünyanın cezalandırmasına maruz kalırsın. Kadınların işi kolay, aynıymışız gibi konuşma.”
   Şiraha keyfi kaçmış gibi konuşunca ”İyi de, bu durumda her şey çözümsüz kalır. Anlamsız sanki” dedim. Şiraha söylediğime aldırış etmeksizin coşkuyla konuşmayı sürdürdü. 
   ”Dünyanın ne zamandan beri böylesine yanlış bir hal aldığını öğrenmek ,için tarih kitapları okudum. Yakın çağ, yeni çağ, orta çağ... Ne kadar geriye gidilirse gidilsin dünya yanlışlardan ibaret. İlkel çağlara gidilse bile.”
   Şiraha kendini kaptırınca masayı salladı. Yasemin çayı fincandan döküldü.
   ”İşte o zaman farkına vardım. Yaşadığımız dünya ilkel çağlardan hiç farklı değil. Köyün işine yaramayan insanlar silinir gider. Ava çıkmayan erkekler, çocuk doğuramayan kadınlar... Günümüz dünyasına bak. Sürekli bireyselliğe vurgu yapılır ama köye aidiyet göstermek istemeyen insanların yaşantılarına karşı çıkılır önce, sonra zorlamalar gelir, en sonundaysa köyden kovulurlar.”
   ”Şiraha, ilkel çağlarda konuşmayı çok seviyorsun.”
   ”Sevdiğim falan yok. Hatta nefret ediyorum. Fakat bu dünya modern toplum maskesi taksa da ilkel çağda yaşıyor. Büyük av yakalayıp getiren güçlü erkeklerin çevresinde kadınlar toplanıyor ve köyün en güzel kadını gelin oluyor. Ava katılmayan, ava katılsa bile güçsüzlüğü dolayısıyla işe yaramayan erkekler hakir görülüyor. Şemada hiçbir değişiklik yok.”
   ”Hım...”

Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

ABOUT ME

I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out.

POPULAR POSTS

  • Stuart Dybek - Chicago Kıyıları
    Otuz yedinci kattaki bir otel odasında aynı anda uyuyorlar. İkisi de saatin kaç olduğunundan emin değil, hâlâ biraz sarhoşlar, aralarında bü...
  • "Kızgın Ova" - Juan Rulfo
       Güneydeki dağların en yüksek, en kayalık olanı Luvina'dır. Luvina kireç yapımında kullanılan o boz taşla kaplıdır, ama o taştan ne ki...
  • "Tutkulu Perçem" - Sevgi Soysal
     Şeylerdeki şeyler işte - sokaklardaki insanlar görmüyorlar beni. Oysa günlerdir tutkularım perçemlerimde dolaşıyorum. Nemli bir öğle sonras...
  • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
    Ulaşım Venedik Mestre tren istasyonunun tam önündeki otobüs durağından saatte bir kalkan 11 numaralı otobüsün son durağı Fusina Camping. Yol...
  • "Kahramanın Sonsuz Yolculuğu" - Joseph Campbell
     Erkek ve kadınların çoğu göreceli olarak bilinçdışı denebilecek medeni ve kabilesel alışkanlıklardan daha macerasız olan yolu yeğler. Fakat...
  • "Gezinti" - Robert Walser
     Bisiklete binmiş bir montajcı, 134/III. milis taburundan bir arkadaşım, geçerken sesleniyor bana: "Gördüğüm kadarıyla, yine aylak ayla...
  • AMERİKA YAZ KAMPLARI
    Amerika Yaz Kampı Nedir? Kamplara katılmış olan belli bir yaş aralığındaki çocuklarla ilgilenen, onların kamp süresince katıldıkları aktivit...
  • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
    Ulaşım Muğla'nın merkezine 30km mesafede olan Akyaka'ya Muğla Otogarından sezonda her yarım saate bir dolmuş kalkıyor. Akyaka'ya...
  • "Kâğıt adam" - Gallagher Lawson
    Onu derinlere gömdüğünü düşünürken, zihninde mağaza vitrinine ait belli belirsiz bir anı canlandı. Anı sanki zincirlerinden kurtulmuş, nefes...
  • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
    Ulaşım Dalyan'a ulaşmak için Muğla'nın Ortaca İlçesindeki otogardan sık sık kalkan minibüsleri kullanabilirsiniz. Dalyan Merkez'...

Advertisement

Follow us on Facebook

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

EREN ARDA GÜLER. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Featured Post (Slider)

Kötüye Kullanım Bildir

Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan ( 44 )
    • ►  Mart ( 17 )
    • ►  Şubat ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım ( 43 )
    • ►  Ekim ( 43 )
    • ►  Eylül ( 53 )
    • ►  Ağustos ( 6 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 9 )
    • ►  Mayıs ( 16 )
    • ►  Nisan ( 56 )
    • ►  Mart ( 15 )
    • ►  Şubat ( 7 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık ( 7 )
    • ►  Kasım ( 8 )
    • ►  Ekim ( 7 )
    • ►  Eylül ( 3 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 3 )
    • ►  Mayıs ( 1 )
    • ►  Nisan ( 4 )
    • ►  Mart ( 3 )
    • ►  Şubat ( 5 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık ( 1 )
    • ►  Ekim ( 10 )

Bu Blogda Ara

Blog Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs 2020 ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan 2020 ( 44 )
    • ►  Mart 2020 ( 17 )
    • ►  Şubat 2020 ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım 2019 ( 43 )
    • ►  Ekim 2019 ( 43 )
    • ►  Eylül 2019 ( 53 )
    • ►  Ağustos 2019 ( 6 )
    • ►  Temmuz 2019 ( 2 )
    • ►  Haziran 2019 ( 9 )
    • ►  Mayıs 2019 ( 16 )
    • ►  Nisan 2019 ( 56 )
    • ►  Mart 2019 ( 15 )
    • ►  Şubat 2019 ( 7 )
    • ►  Ocak 2019 ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık 2018 ( 7 )
    • ►  Kasım 2018 ( 8 )
    • ►  Ekim 2018 ( 7 )
    • ►  Eylül 2018 ( 3 )
    • ►  Temmuz 2018 ( 2 )
    • ►  Haziran 2018 ( 3 )
    • ►  Mayıs 2018 ( 1 )
    • ►  Nisan 2018 ( 4 )
    • ►  Mart 2018 ( 3 )
    • ►  Şubat 2018 ( 5 )
    • ►  Ocak 2018 ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık 2017 ( 1 )
    • ►  Ekim 2017 ( 10 )

Combine

Horizontal

Vertical1

Vertical2

Gallery

Portfolio

  • Home
  • Features
  • _Multi DropDown
  • __DropDown 1
  • __DropDown 2
  • __DropDown 3
  • _ShortCodes
  • _SiteMap
  • _Error Page
  • Learn Blogging
  • Documentation
  • _Web Documentation
  • _Video Documentation
  • Download This Template

Footer Menu Widget

  • Home
  • About
  • Contact Us

Social Plugin

Contact us

About

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Categories

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

PGA Head Teaching Professional

Fotoğrafım
erenardaguler
Profilimin tamamını görüntüle

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Subscribe To Sarah Bennett Blog

Kayıtlar
Atom
Kayıtlar
Tüm Yorumlar
Atom
Tüm Yorumlar

Slider Widget

5/recent/slider

CATEGORIES

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Advertisement

Main Ad

Trend Tags

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Pages

  • EV
  • EV
  • EV

Most Trending

  • "Babam Beni Şah Damarımdan Öptü" - Ozan Önen
       İnsan, babası hayattayken, sanki tüm babalar hayattaymış gibi bir yanılgıya; babası öldüğündeyse sanki sadece kendi babası ölmüş gibi bir...
  • "Kadın Yok Savaşın Yüzünde" - Svetlana Aleksiyeviç
     İnsan savaştan büyük...     Büyük olduğu sahneler akılda kalan. Savaşta insanı yönlendiren bir şey var ki tarihten bile güçlü. Daha derinde...
  • Tolstoy - Polikuşka
     Tam da o sırada Yegor Mihayloviç konağın kapısında gözüktü. Şapkalar art arda başlardan alındı, kâhya yaklaştıkça ortasından, önünden dazla...
  • Rebecca Solnit - Karanlıktaki Umut
      Neden-sonuç ilişkisi tarihin ileri doğru hareket ettiğini varsayar ama tarih bir orduya benzemez. Tarih, yanlamasına seğirten bir yengeç, ...
  • "İpekli Mendil" - Sait Faik Abasıyanık
    Vakit geçiyor. Gün akşama, akşam geceye dönüyor ve bütün bunlara kuşlar şahit, gök şahit, insan şahit. Yaşlanıyoruz. Sait Faik nasıl anlatıy...
  • UKRAYNA'YA GİTMEK
    ARABA İLE GİTMEK… Mail kutuma yoğun bir şekilde gelen bir diğer soru, Ukrayna’ya araba ile gitmek. Her ne kadar Ukrayna’ya araba ile yolculu...
  • "Pan" - Knut Hamsun
     Üçüncü Demir Gece; olanca gerginlik içinde bir gece. Hiç değilse biraz don olsaydı! Don yerine gündüzün güneşinden kalma bir sıcaklık; ılık...
  • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
    Ulaşım Düzce merkezine, İstanbul yada Ankara'dan otoban yoluyla ulaşmak mümkün. İstanbul - Düzce otoban çıkışı 210 km. Merkeze ulaştığın...
  • KAMP MATI NEDİR VE NASIL SEÇİLİR?
    Özellikle uzun süre yürüyerek seyahat ederken yaptığım doğa kampları sırasında karşılaştığım en keyif bozucu durum kamp çadırını kuracak uyg...
  • "Şizodüş" - Merve Sevde Selvi
    Akşam oluyor. Şehrin üstüne karanlık inerken daralan göğsümü, dünyanın muhtelif yerlerindeki gün doğumlarını düşünerek geniş tutuyorum. Masa...

Featured Posts

About Me


I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out. Great things in business are never done by one person. They’re done by a team of people.

Popular Posts

  • Stuart Dybek - Chicago Kıyıları
  • "Kızgın Ova" - Juan Rulfo
  • "Tutkulu Perçem" - Sevgi Soysal

Advertisement

Designed By OddThemes | Distributed By Blogger Templates