DENEME BLOGU
  • Home
  • Download
  • Social
  • Features
    • Lifestyle
    • Sports Group
      • Category 1
      • Category 2
      • Category 3
      • Category 4
      • Category 5
    • Sub Menu 3
    • Sub Menu 4
  • Contact Us

   Olanca gücüyle bağırdı Lino:
   "Merhaba! Orada kimse var mı? Ben Lino!"
   Biraz önceki gürültüden eser kalmamıştı. Lino'nun sesi boş bir odadaymış gibi yankılanıyordu. Bir cevap alamayacağını düşündü.
   Sonra tiz bir çığlığı andıran bir ses duyuldu. Balina karşılık veriyordu:
   "Merhaba, küçük adam! Beni duyabiliyor musun?"
   Bu ses karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen Lino elleriyle kulaklarını kapattı. Ses bulunduğu yerde yankılanıyordu.
   Lino diz çöktü ve balinaya seslendi:
   "Evet, duyuyorum. Sizin içinizde olduğuma inanamıyorum. Hayal ettiğim şeyler şu an sahiden gerçekleşiyor mu?"
   Bu soruya hazırlıklı olan balina bir süre sessiz kalıp Lino'nun yeniden seslenip seslenmeyeceğini bekledi. Lino bir süre sonra konuşmasına devam etti:
   "Her günümü bir balinayla tanışıp onun karnında zaman geçirmek için hayaller kurarak geçirdim... Ve şimdi bir balinanın karnındayım, sizin karnınızdayım! Balinalar Denizi'nde yüzen bir balinanın karnından size sesleniyorum!"
   Ayağa kalkıp zıplamaya başladı. Oradan oraya zıplıyordu. En sevdiği hikâyeyi dinlerken yaptığı hareketleri yapıyor, mutluluktan gülümsüyordu.
   "Nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde bir yağmur damlasına dönüştüm. Bir leyleğin gözyaşında yolculuk yaptım ve şimdi yine anlayamadığım bir durumla karşı karşıyayım. Bir yağmur damlası olarak önce denize karıştım, oradan da karnınıza girdim ve şu an kendi bedenime kavuştum. Bu nasıl gerçekleşti?
   Lino'nun bu sorusu karşısında gülümsemesine engel olamayan balina ona cevap verdi:
   "Bir şeyi ne kadar istersen ona o kadar yaklaşırsın. Hayallerin gerçekleştiği yerler sadece masallar, hikâyeler değildir. Hayaller, onları gerçekleştirmeyi yürekten isteyen herkese açık bir kapı bırakır."


Anıl Basılı - Balino

Timaş Çocuk, s.43-46



Papalagi'nin "Şey"leri Onu Yoksullaştırıyor 

   Ve sizler, Papalagi'yi şundan da tanırsınız: O bizi hiçbir "şey"imiz olmadığı için yoksul, sefil yoksul, sefil, yardıma ve merhamete muhtaç görür.
   Dinleyin beni ey sevgili adalı kardeşlerim; size bu "şey" denenin ne olduğunu anlatayım. Hindistancevizi bir "şey"dir, sineklik, örtü, midye, yüzük, yemek kabı, kafa süsü, bunların hepsi birer "şey"dir. Ama iki türlü "şey" vardır. Birincisi Büyük Ruh'un bizlere hiç göstermeden yaptığı ve bize hiçbir emeğe malolmayan hindistancevizi, midye, muz gibi şeyler. İkincisi ise insanların emek ve çaba harcayarak yaptıkları yüzük, yemek kabı, sineklik gibi şeyler. Beyaz efendi "şey" dediğinde, kendi eliyle yaptıklarını kasteder. Yani bizde pek bulunmayan insan "şey"leri kastetmesi mümkün değildir çünkü. Haydi bakalım, kim daha varlıklıymış, Büyük Ruh'un yaptığı "şey"lerden kimde bizdekinden daha çok var? Şöyle çevrenize bir göz atın. Uzaklara, yerin mavi kubbeyi taşıdığı kenarlarına kadar bakın. Her yer büyük "şey"lerle dolu. balta girmemiş ormanlar, yaban güvercinleri, sinek kuşları, papağanlar, lagündeki denizhıyarları, midyeler, istakozlar ve diğer deniz hayvanları. Aydınlık yüzlü kumsal ve kumların yumuşak postu. Bir savaşçı gibi öfkelenen, bir Tapaou gibi gülümseyen büyük deniz, saati saatine uymayan ve bize altın rengi ışıklar saçan çiçeklerle bezeli mavi kubbe. Daha, ne demeye aptallık edip de Büyük Ruh'un bu "şey"lerine başka "şey"ler katmaya çalışalım? Hem biz onunkiler gibi "şey"ler yapamayız: Çünkü bizim ruhumuz onun gücü karşısında çok küçük ve yetersiz kalır, ellerimizse onun güçlü ve büyük ellerine göre çok beceriksizdir. Bizim yapabileceğimiz son derece sınırlı ve söz etmeye değmeyecek kadar değersizdir. Belki bir daha uzatabiliriz ya da tanoa* ile ellerimizi büyütebiliriz; ama bugüne kadar ne bir Samoalı ne de bir Papalagi, bir palmiye ya da bir kavak ağacı yaratabildi.
   Ama tabii Papalagi, bütün "şey"leri yaratabileceğine ve Büyük Ruh kadar güçlü olduğuna inanır. Zaten binlerce ve binlerce elin, güneşi doğuşundan batışına kadar hiç durmadan "şey"ler üretmeye çalışması da bundan. Ne işe yaradığını bilmediğimiz, güzelliklerini anlayamadığımız insan "şey"leri... Ve Papalagi, hep daha çok ve daha yeni şeyler tasarlar. Ellerine ateş basar, benzi kül gibi olur, sırtı kamburlaşır. Ama sonunda yeni bir şey bulmayagörsün, mutluluktan ışıldamaya başlar. Ve hemen ardından hepsi bu yeni "şey"i elde etmeye çalışır, ona tapınırlar, onun için kendi dillerinde türküler yakarlar.
   Ah kardeşlerim, inanın bana! Ben Papalagi'nin düşüncelerinin arka yüzünü, onun gerçek isteklerini öğlen güneşinin altındaymışçasına gördüm. O, geldiği yerde Büyük Ruh'un "şey"lerini paramparça ettiği için, yok ettiklerini kendi eliyle yeniden yaratmaya çalışır. Bu arada bir sürü "şey" yaptığı için de kendisinin Büyük Ruh olduğunu sanır. 
   Hele bir düşünün kardeşlerim, hemen şu anda büyük bir fırtına çıksa ve orrnanla dağı söküp götürse. Hem de tüm ağaçlarıyla, yapraklarıyla birlikte. Bütün midyeleri, lagünün bütün hayvanlarını alsa ve geride tek bir hibikus çiçeği bile kalmasa, hani şu bizim kızların saçlarına taktıklarından. Her şey, gördüğümüz her şey yitse, kumdan başka bir şey kalmasa görünürde. Toprak, avuç açmış bir insanın eline benzese, ya da üzerinden kızgın lavların aktığı bir tepeye. Palmiyelerin arkasından nasıl ah ederdik, midyelerin, ormanın, her şeyin arkasından... İşte, Papalagi'nin bir dolu kulübe diktiği ve kent adını verdiği yerlerde de toprak bomboş bir el gibi çorak. İşte bu yüzden Papalagi, çılgın gibi Büyük Ruh'un rolünü oynar. Sahip olmadıklarını unutabilsin diye. Kendisi bunca yoksul, ülkesi de bunca acılı olduğu için dört elle "şey"lere sarılır ve delinin solgun yaprakları toplaması gibi toplayıp, kulübesini ağzına kadar onlarla doldurur. Ama işte, bu yüzden bizi kıskanır ve bizim de kendisi gibi yoksullaşmamızı ister.
   Eğer insan çok fazla "şey"e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir.


   *İçinde yerel içkilerin hazırlandığı çok bacaklı tahta kap


Erich Scheurmann - Göğü Delen Adam

Çevirmen: Levent Tayla, Ayrıntı Yayınları, s.43-46



  Ben. Beklemekten yapılmış bir duvardım. Babamı, devleti ve Allah'ı bekledim hep. Söyledikleri her şeyi yaptım. Sevdiğim oğlan aylardır yolunu gözlediğim mektubu bana verdiğinde, mektubu okuduktan sonra babamın gözlerine bakamam diye, bir koşu gidip okul tuvaletinin kapkara deliklerine attım. Sevdiğim oğlan günlerdir hayalini kurduğum buluşma için İstiklal Marşı törenini ekip sınıfta saklanmayı önerdiğinde, törenlerin ve marşların ötesindeki devlete koştum ve sıranın en önünde durdum. Sevdiğim oğlan uykusuzluklarımın sebebi olsa da, geceler boyu kıvrandıktan sonra, nihayet onu öpmeyi hayal edişimin sabahında, en çok Allah'tan korktum. 
   Babam, devlet ve Allah her konuda uzlaşırdı. Birinin siyah dediğine öbürünün beyaz dediği olmazdı. Ben üçünün ortasında salınır dururdum. Babamın, devletin ve Allah'ın sevdiği evimize öyle pek fazla insan girip çıkmazdı. Doğruyu kıyas edemez, bana hem yönelmiş hem vaat edilmiş olarak bulurdum. Dünyamda arzunun da isyanın da yeri yoktu. Bu ikisi, soğuk gecelerde yün yorganın altında yoklar gibi olsa da üzerine güneş doğmayan bedenlerimiz güneşi doğururken unutulurdu. Radyo cızırtılarından, çocuk seslerinden, belediye ilanlarından, böcek ilaçlama arabalarından, ağustos tozlarından, dondurma külahı kokusundan, kapı önü oturmalarından geçip giderdi yaz. Kışın da beklerdim. Nasılsa birileri hatırlatırdı ne yapmam gerektiğini. Bir gün kahve yapmam söylendi. Usulen fikrim alındı, sözler verildi. Avucuma kına yakıldı, para konuldu, içimden ağlamak gelmedi. Evleneceğim adama her baktığımda babamı, devleti ve Allah'ı gördüm önce. Gerisi net değildi. Onun evi her şeyin başladığı yerdi. Arzu, isyan, aşk; benden saklanan her şey orada toplanmıştı. Gelin olduğum gece, bir erkeği ilk kez güçsüz gördüm. Dudaklarımda uzun zamandır hasret kaldığı bir şeyi bulmuş gibiydi. Elleri boynuma. Aşağılara. Bütün avucuyla. Bekledim. Babamın, devletin ve Allah'ın seçtiği adam en iyisini bilirdi. O gecenin sabahında, bir erkeği ilk kez bu kadar çok konuşurken gördüm. Allah, devlet ve babam gibi suskun değildi. Yaptığı işten bahsediyordu. Yollardan, başka insanlardan. O sabahın akşamı, ilk kez hiçbir şey bilmediğimi düşündüm. Belki yetişmiş ama büyümemiştim. İri gözlerini yüzümde yakalardım bazen. Anlatmamı ister gibiydi. Bahsetmemi. Konuşmamı. Bildiğim hiçbir şey yoktu. Rüzgâra benzeyen ama midemi buran sıcacık bir şeyler geçerdi içimden bana öyle baktığında. Bana öyle baktığında, bildiğim bir şeyler olsa bile unuturdum. 
   Ona elimi uzatmayı beceremiyordum. Yanına gitsem. Sokulsam. Gözlerine bakmaktan utanmadan dudaklarını bulsam. Bana öyle bir sarılsa ki kaybolsam. Hem güneş bana verilen ilk armağan hem efendimdi. Arzu nerede başlar, nerede bitmeli bilmiyordum. Gittiğinde en çok gözlerini özlerdim. Babam da devlet de Allah da yoktu bu özlemde. Üçünün de hoşuna gitmeyecek arsızlıklar vardı. Bugüne kadar bu kadar güçlü bir şeyin yabancısıydım. Çarşıda, pazarda, akrabalarda gözlerim gözlerine değene dek bir başımaydım. Gözlerini bulunca densiz olur, nefeslenir, yayılırdım. 


Gülhan Tuba Çelik - Evsizler Şarkı Söyler

İz Yayıncılık, s.113-115



 Olanları durdurmak için hiçbir şey yapmamış olmamız bir rezalet. Parfümü L'Air du Temps'dı. Utanıyorum, dedi. Maddi servetimden utanıyorum. Konforlu, rahat hayatımdan. Anlıyorsun, değil mi? Küpeleri burcuna uygun, altından birer akrepti. Avrupalı olmaktan utanıyorum. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Nedense burcuyla gurur duyardı. Fransız oluşuyla gurur duyduğu gibi. İnsanlar ölüyor, dedi, biz burada sözleşme şartlarımızın derdindeyiz. Altın akreplerin gözleri yakuttandı. İnsanlar ölüyor, biz burada oturmuş iş koşullarımızı dert ediyoruz, diye ısrar etti. İşte, diye düşündüm, krarlı biçimde başka yöne bakarak, ama yine de, saçını geriye ittiğinde tanıdık bir bilezik şıkırtısını işiterek, hayatının en yoğun ilişkisini yaşadığın kadın, insanlar acı çekiyor, diyordu. Acaba kaçımız hayata dair doğru dürüst bir bakış açısına sahip diye merak ediyor insan. Bunu öyle bir tonda söyledi ki, diye geçiyor aklımdan şu anda, aradan belki yirmi dört saat geçtikten sonra, Meditasyon Odası denen yerde, burası bir ibadet mekânı olmadığı hâlde bedenim genellikle dua pozisyonu olarak adlandırılan pozisyonda, inanan biri olmadığım hâlde başımı eğmiş, ellerimi bitiştirmiş otururken -bunu öyle bir tonda söyledi ki, sanki okutmanlar sendikası resmi temsilcisi sıfatıyla bizzat benim, tehdit altında olmakla birlikte daima rahat konumdaki okutmanların yersiz hıncını bir şekilde körüklediğimi, benim sorumlu olduğumu ima ediyordu; sanki çektiğimiz acının, belki de benim kendi acımı kastediyordu; talihsiz Boşnak çocukların acısıyla kıyaslandığında solda sıfır kaldığını kavrayacak duyarlılığa sahip dünyadaki tek insan oydu. 
   Aslında gayet iyi yaşıyoruz. Siyah giydiğinde hep pembe ruj sürer. Yani her gün kesilip biçilen, açlıktan ölen o çocuklara kıyasla demek istiyorum. Anlıyorsun, değil mi? Tırnaklarını aynı renge boyamayı asla ihmal etmez; bayıldığım bir şeydir. Çok hoşuma gider. Bu arada kurumlarımız - kadınların ayrıntılarıya bu şekilde dikkat etmesine, kendilerini birer güzellik nesnesi olarak hissetmelerine bayılırım - bencilce kenarda durmalarının utancını örtmek için bir incir yaprağı aramaktan başka şey yapmıyorlar. Tam bir rezalet. Mesele otomobillerimizi çalıştırmaya gelince Körfez'e giriyoruz. Ama Saraybosnalı çocuklar için kılımızı kıpırdatıyor muyuz? Katiyen. O kadar utanıyorum ki.


Tim Parks - Europa

Çevirmen: Roza Hakmen, Alef Yayınları, s.245-246



OLASI BİR HİKÂYE 
Sözün ustalarına...


   Her şey söylendi artık... Ve her şey söylenmeye devam ediyor sonsuza dek... Kısacık bir cümleden sonsuz bir söyleve kadar, hiçbir parıltının olmadığı bir dizeden eşsiz şaheserlere kadar her şey, tıpkı hissedilmeyi düşleyen duygular gibi, gerçekleşmeyi bekleyen birer olasılıktır yalnızca. Sözün denizinden devşirilen mısralar, keşfedilmeyi bekleyen birer incidirler eşsiz. Ezelden vardı onlar ve hep var olacaklar. Ne mutlu o incileri bulup getirenlere...paha biçilmez kolyeler yapıp boynumuzu süsleyenlere... 
   Gözlerimi açtığım zaman, yeniden varoluşa dâhil olduğum an, sayısız sözcük sınırsız tümceler halinde dolaşıyor ortalıkta. Bana kalan tek şey bir karar vermek, düşündüğüm ya da arzuladığım şeye karşılık gelen tümceleri seçmek ve birbiri ardına sıralayarak sözceleme hayat vermektir. Bu şekilde kendimi ifade etmiş olacağım sanırım, şimdi ve sonsuza dek. 
   Zamanda ve mekânda ilerliyorum. Her adım atışımda, söylenmiş, söylenen ya da söylenecek olan şeylerle karşılaşıyorum. Bedenimi hareket ettirdiğimde, ellerimi uzattığımda, seslere dönüşen nesnelere ve eylemlere çarpıyorum. Bir şeyler söylemek değil önemli olan, iyi ve güzel olanı seçmek ve etkileyici bir varoluşa kavuşmaktır. Şairlerdir belki de bunu en güzel yapanlar. Onlar ki imkânsızı dile getirirler bir arada düşünülmesi imkânsız sözcüklerle. Onların ellerinde hoş kokulu çiçeklere ve kuş cıvıltılarına dönüşür kelimeler; eşsiz bir güzelliğe kavuşur en düşkün suretler. 
   Şimdi, etrafımı kuşatan o tümcelerden bir tanesini seçip alıyorum: "Attığım her adımla, yeryüzü tükeniyor sanki ayaklarımın altında..." Büyük bir huzursuzlukla söylenmiş olmalı bu söz. Yok olmaktan korkan ama yine de yokluğa doğru koşan bir insana ait kuşkusuz. Belki de tam tersi olacak ve ölümü arzulayan bir insan sahiplenecek bu haykırışı. 
   Elimi kaldırıyorum ve bir başka tümceye uzanıyorurn bu 
kez: "Yorgunum, uyumak ve unutmak istiyorum her şeyi." Eğer böyle bir cümle kuruyorsam, kendimi, hayatın kullanıp attığı bir paçavra gibi hissediyorum demektir; ya da büyük bir darbe yemişimdir insanlardan ve benim için hiçbir şeyin önemi yoktur artık; bilemiyorum, ama hüzünlü bir şeyler anlatıyor bu söz. 
   İşte bir tane daha: "Yaşlı adam olduğu yerde donup kalmıştı adeta." Buradaki hikaye havasına bakılırsa, bir yerlerde, yeni yetme bir yazar bozuntusu bir şeyler yazıyor olmalı. Bir öykü anlatmak için iyi bir seçim doğrusu. Ve muhtemelen şöyle devam ediyordur: "Ne yapacağını bilemiyordu adam. Karanlık ve dipsiz bir kuyuda aniden beliren bir ışık gibi bir anda aklına gelen düşünceler onu şaşkına çevirmişti. Yapacağı her hareket, insanoğlunun varolmaya başladığı günden bu yana sonsuz bir biçimde yinelenen gizil bir hareketin gerçekleşmesinden ibaretti sadece. Bedenin olanaklarıyla ilgili demek ki her şey... O hâlde, bir insanın yapabileceği her şey, her an her yerde yapılmış ve 
yapılmaktadır sonsuza dek. 
   Bu düşünceler yaşlı adamın büsbütün hareketsiz kalmasına neden olmuştu. Yeni bir şey yapmalıyım, dedi kendi kendine. Bugüne dek hiç kimsenin yapmadığı, kimsenin aklının ucundan bile geçmeyen, bedenin olanaklarını aşan ve insan varoluşunun ötesine geçen bir şey. Oysa böyle bir şey imkânsızdı neredeyse. İnsanı yeni uzuvlar, yeni eylemler tasarlamak gerekirdi bunun için.
   Çıldırmak üzereydi yaşlı adam. Bir yandan keşfettiği düşüncelerin verdiği heyecanı yaşarken, diğer yandan içine düştüğü bu büyük çıkmazdan kurtulabilmenin yolunu arıyordu umutsuzca. Sadece kendisinin yapabileceği ve sadece bir kez yapılabilecek bir şey bulmaya çalışıyordu Canlı ama kıpırtısız bir heykel gibi duruyordu öylece. Önce düşünüyor, sonra düşünüyor, ardından yine düşünüyordu. 
   Sonunda, yaşadığı heyecan ve tedirginlikle örtüşen bir şey buldu yaşlı adam. Ama bunu dile getirmekten bile korkuyordu. Yaşamdan yola çıkarak ölüme yönelen bir şeydi bu. Devinimsizliğe odaklanacak ve içinden gelen güçle kalbini durduracaktı bir anda. Böylece, yaşamın sınırına vardığı bu anda, bir tek kendisinin yaşayabileceği eşsiz bir sonla, muzaffer bir edayla elveda diyecekti bu dünyaya..." 
   Şüphesiz tüm bunlar sözün denizinde hep vardılar. Ama onları bulup getiren benim işte. İşte böyle... 


Özcan Doğan - Bay How Ne Yapmalı?

Doğubatı Yayınları, s.79-81



Dün gece saatlerce yürüdüm. Yeni bir sokakta kaybolmak istiyor gibiydim. Mutluluk içinde tamamen kaybolmak... Ama kaybolmadığımız, kaybolmayı beceremediğimiz anlar vardır. Her ne kadar sürekli yanlış yönlere sapsak da. Bütün kerterizleri kaybetsek de. Geç olsa da ve yola devam ederken söken şafağın ağırlığını hissetsek de. Ne kadar uğraşsak da kaybolmayı beceremediğimiz, kaybolamadığımız anlar vardır ve belki de kaybolabildiğimiz zamana özlem duyarız. Bütün sokakların yeni olduğu zamana.
   Birkaç gündür aklıma Maipü manzarası geliyor, bitişik nizam evlerden, ateş tuğlalarından, marleylerden oluşan o dünyanın görüntüsünü, uzun yıllardır yaşadığım eski sokaklarınkiyle karşılaştırıyorum, bu evler birbirlerinden ne kadar farklı - kiremitler, parkeler, bana ait olmayan ama yine de aşinalıkla arşınladığım bu soylu sokakların görünümü. İnsanların, gerçek yörelerin, kaybedilen ve kazanılan savaşların isimlerinin verildiği sokaklar, yoksa uydurma geçitler, içinde birden büyüyüverdiğimiz o yalan dünya değil.
   Bu sabah Intercomunal Parkı'ndaki banklardan birinde kitap okuyan bir kadın gördüm. Yüzünü görmek için karşısına oturdum ama imkânsızdı. Kitap, bakışını içine çekiyordu, bazı anlarda onun da durumun farkında olduğunu düşündüm. Kitabı bu şekilde -dirsekleri hayali bir masaya dayanmış, her iki eliyle birden tam göz hizasında- tutarak saklanıyordu.
   Beyaz alnımı ve sarımtırak saçlarını gördüm ama gözlerini hiç göremedim. Kitap peçesi, nadide maskesiydi.
   Uzun parmakları kitabı tıpkı ince ve sağlıklı dallar gibi tutuyordu. Bir an ona o kadar yaklaştım ki, biraz önce yenmiş gibi duran bakımsız tırnaklarını bile gördüm.
   Varlığımı hissettiğine eminim ama kitabını indirmedi. Gözlerini birinin gözlerine dikmişçesine kitabı tutmaya devam etti.
   Okumak yüzünü kapamaktır, diye düşündüm.
   Okumak yüzünü kapamaktır. Yazmaksa yüzünü göstermek.


Alejandro Zambra - Eve Dönmenin Yolları

Çevirmen: Çiğdem Öztürk, Notos Kitap, s.59-60



  Evinin kapısında belirdi Augusto; avucu yere dönük, parmakları açık, uzattı sağ kolunu, gözlerini gökyüzüne çevirdi, heykeli andıran o muhteşem duruşuyla orada öylece bir süre kaldı. Dışarıdaki dünyayı ele geçirmeye değil, yağmurun yağıp yağmadığını anlamaya çalışıyordu. Elinin üzerinde çisentinin serinliğini hissedince kaşlarını çattı. Onu rahatsız eden şey çisenti değil, şemsiyeyi açma zorunluluğuydu. Kılıfının içinde, katlanmış haliyle öylesine zarif, öylesine narindi ki! Kapalı bir şemsiye ne denli güzelse, açık bir şemsiye de o denli çirkindir. 

   "Eşyaları kullanmak zorunda olmak ne kötü!" diye düşündü Augusto, "Onları eskitmek zorunda olmak. Kullanılınca harap oluyorlar, bütün güzellikleri kayboluyor. Eşyaların en güzel işlevi seyredilmektir. Sözgelimi bir portakal, yenmeden önce nasıl da güzeldir! Yapacağımız bütün iş Tanrı'yı temaşa etmeye indirgendiğinde, daha doğrusu Tanrı'yı temaşa etme ve onda her şeyi görme mertebesine eriştiğinde değişecek bu. Burada, şu sefil hayatta, derdimiz günümüz Tanrı'yı kullanmak. Bizi bütün kötülüklerden koruması için, bir şemsiye gibi açmaya yelteniyoruz onu." 

   Böyle düşündü. Sonra pantolonunun paçalarını kıvırmak üzere eğildi. Nihayet şemsiyeyi açtı, sonra kararsız kaldı bir an, "Nereye gideyim şimdi? Sağa mı döneyim, sola mı?" diye düşündü. Çünkü bir seyyah değildi Augusto, öylesine gezinen biriydi sadece. "Bir köpeğin geçmesini bekleyeyim," dedi sonunda, "onun gideceği yönü seçerim." 

   Bir köpek değil, genç ve çekici bir kız geçti o sırada sokaktan.Gözlerinin çekim alanına girip, gayriihtiyari kızın peşi sıra yürümeye koyuldu.

   Peş peşe üç sokak katetti.

   "Şu ufaklık," diyordu içinden, yere yüzükoyun uzanmış, ne yapıyor böyle?" Düşünmüyordu da, kendi kendine konuşuyordu sanki. "Bir karıncayı seyrediyordur eminim. Karınca! İkiyüzlü hayvan! Gezinip durmaktan başka bir şey bilmez; çalışıyorum diye kandırır bizi. Tıpkı önüne çıkan herkese dirsek atarak hızlı adım yürüyen şu herif gibi; dalgacının, işsiz güçsüzün tekidir eminim. Hem sonra, yapmak zorunda olduğu ne olabilir ki! Tanrı aşkına, ne olabilir! Aylağın teki, tıpkı... Hayır, ben aylak falan değilim! Yorulmak nedir bilmez benim hayal gücüm. Çalıştığını söyleyip kendini sersemletmekten, düşünceyi boğmaktan öte bir şey yapmayanlardır asıl aylık olanlar. İşte vitrinin arkasına kurulmuş, koca göbeğini sergileyen, iş teşhircisi şu salak çikolatacı! Aylağın önde gideni! Bize ne canım, ister çalışsın ister çalışmasın. Çalışma, iş güç, hepsi riyakârlık! Kendini sürükleyen şu zavallı kötürüme baksana! Çalışmak budur işte... İyi ama ne biliyorum ki onun hakkında? 'Kardeşim bakar misin?' Kardeşim mi? Ne bakımdan kardeşiz? KötürümIükte mi? Hepimiz Âdem'in çocuklarıymışız. Ya şu Joaquinito, o da mı Âdem'in çocuğu? Hoşça kal, Joaquinito! Al işte, başımızın belası otomobil, ortalığı toza dumanı katarak geliyor. Böyle mesafeleri alt ederek ilerlediğimizi mi sanıyoruz? Yolculuk çılgınlığı, philotopi'den değil, topophobia'dan geliyor. Çok yolculuk eden, varacağı yeri arayan değil, varmış olduğu yerden kaçandır. Gitmek, boyuna gitmek... Ne can sıkıcı bir zımbırtı şu şemsiye... Dur hele, o da ne?" 

   Onu gözlerinin peşi sıra sürükleyen genç ve çekici kadının girmiş olduğu evin kapısında durdu Augusto. Onu takip etmiş olduğunu ancak o zaman fark etti. Kapıcı kadın, ufacık şeytani gözleriyle Augusto'ya bakıyor; bu bakışlar ona yapması gereken şeyi telkin ediyordu. "Bu dişi Kerberos," dedi kendi kendine, "peşine takıldığım hanımın adını ahvalini sormamı bekliyor; böylesi uygun olacak gibi gözüküyor. Başka türlü davranmak, bu takibi sonuçsuz bırakacak. Başladığın işi sonuna kadar götürmek gerek. Eksik yapılan işten nefret ederim." Elini cebine attı; yalnızca bir durosu vardı. Bozdurmanın sırası değildi; bozdurmaya kalksa vakit kaybedecek, önemli bir fırsatı kaçıracaktı. 

   İşaret ve başparmağı yeleğinin cebinde, "Saygıdeğer bayan," diye seslendi kadına, "aramızda kalması koşuluyla, az önce içeri giren hanımın adını söyleyebilir misiniz bana?" 

   "Bu bir sır değil beyefendi, bir kötülük de yok bunda."

   "Söyleyebilirsiniz öyleyse." 

   "Adı Bayan Eugenia Domingo del Arco." 

   "Domingo mu? Dominga olmasın." 

   "Hayır beyefendi, Domingo; Domingo onun ilk soyadı." 

   "Kadının adına eklendiğinde Dominga'ya dönüşmesi gerekir bu soyadının. Dönüşmemesi uygunsuz olur." 

   "O kadarını bilemem beyefendi."

   Hâlâ parmakları cebinde, "Söyler misiniz, kuzum!" dedi Augusto, "Neden böyle yalnız çıkıyor sokağa? Bekâr mı, evli mi? Annesi babası var mı?" 

   "Bekâr ve öksüz. Akrabalarıyla oturuyor." 

   "Baba tarafından mı, anne tarafından mı?" 

   "Babasının ya da annesinin kardeşleri sanırım." 

   "Bu kadar bilgi yeter de artar bile." 

   "Piyano dersi veriyor." 

   "İyi çalar mı?" 

   "O kadarını bilmiyorum."

   "Pekâlâ, bu kadarı yeterli; zahmetinizin karşılığı olarak şunu alın lütfen." 

   "Teşekkür ederim, beyefendi, teşekkür ederim. Sizin için yapabileceğim başka bir şey ya da ona iletmemi istediğiniz bir mesaj var mı?" 

   "Olabilir, olabilir... Ama şimdi değil. Hoşça kalın!" 

   "Emrinize amadeyim beyefendi. Ağzı sıkı biriyimdir; merak etmeyin."

   Kapıcı kadının yanından ayrılınca, "İşte bu kadar" dedi kendi kendine Augusto, "Nasıl ayarladım ama kadını! Öyle tavır almadan falan dikilemezdim orada zaten; neler söylerdi arkamdan; bilirim kapıcı takımını. Demek Eugenia Dominga adı, hadi Domingo olsun, del Arco. Çok güzel. Kaydedeceğim. Unuturum falan. Hafızaya yardımcı olmanın en iyi yolu, cebinde bir not defteri taşımaktır. Eşsiz dostum Bay Leoncio, 'Cebinize sığan şeyi kafanıza tıkıştırmayınız'; derdi. Şunu da eklemeli ki, tamam olsun: kafanıza sığan şeyi cebinize tıkıştırmayın. Ya kapıcı kadın, onun adı ne peki?" 

   Geriye dönüp birkaç adım yürüdü.

   "Bir şey daha sorabilir miyim, saygıdeğer bayan?"


Miguel De Unamuno - Sis

Çevirmen: Gökhan Aksay, Olvido Kitap, s.19-22



 Harry, o kadar dersin üstüne haftada üç akşam Quidditch antrenmanı da binince, Hogwarts'ta iki ayın nasıl geçip gittiğini fark etmedi bile. Şato, kendisine Privet Drive’dan çok daha sıcak bir yuva olmuştu. Temel bilgileri öğrendikleri için, dersleri de gittikçe daha ilginç oluyordu. 
   Cadılar Bayramı sabahı, koridorları saran nefis bir kabak tatlısı kokusuyla uyandılar. Daha da güzel bir şey oldu sonra: Profesör Flitwick, Tılsım dersinde artık nesneleri uçurabilecek duruma geldiklerini söyledi; Neville’in kurbağasını odada dört döndürerek uçurduğundan beri herkes bu anı heyecanla bekliyordu. Profesör Flitwick, ilk alıştırmalar için çocukları çifter çifter ayırdı. Neyse ki, Harry'nin yanına Seamus Finnigan düştü, çünkü Neville de onunla ikili oluşturmak için bayağı heveslenmişti. Ama Ron, Hermione Granger’la çalışacaktı. Buna Ron'un mu, Hermione'nin mi daha çok içerlediğini anlamak çok güçtü doğrusu. Hermione, Harry'nin süpürgesi geldiğinden beri ikisiyle de konuşmamıştı.
   Profesör Flitwic her zamanki gibi kitaplarının üstüne tüneyerek, “Çalıştığımız o bilek hareketlerini sakın unutmayın!" diye cıyakladı. “Hızlı ve kesin, unutmayın, hızlı ve kesin. Büyülü sözcükleri doğru söylemek de son derece önemlidir - Büyücü Baruffio’yu hatırlayın hep, ‘f’ yerine ’s’ deyince kendini sırtüstü yerde buluvermişti, göğsünün üstüne de bir yaban mandası çökmüştü.”
   Çok güçtü bu. Harry’yle Seamus’ın bilek hareketleri hızlı ve kesindi, ama uçurmak istedikleri kuştüyü sıranın üstünde duruyor, bir türlü havalanmıyordu. Seamus’ın sabrı taştı sonunda asasıyla uçurmaya çalışırken kuştüyünü ateşe verdi - Harry onu şapkasıyla söndürmek zorunda kaldı. 
   Yan sıradaki Ron’un da şansı pek yaver gitmiyordu.
   Uzun kollarını yeldeğirmeni gibi sallayarak, “Wingardium Leviosa!” diye bağırıyordu. 
   Harry, Hermione’nin atıldığını duydu: “Wing-gar-dium Levio-sa diyeceksin, ‘garı’ı uzatacaksın.”
   “O kadar iyi biliyorsan, sen söyle,” diye homurdandı Ron.
   Hermione cüppesinin kollarını sıyırdı, asasını sallayarak “Wingardium Leviosa!” dedi.
   Tüyleri sıradan havalandı, başlarının bir metre kadar üstünde uçuştu.
   Profesör Flitwick, el çırparak, “Harika!” Diye bağırdı. “Herkes baksın, Miss Grander başardı!”
   Ders sonunda Ron dokunsan patlayacaktı.
   Kalabalık koridorda kendilerine yol açarak yürürlerken, “Bu kıza kimsenin katlanamadığına şaşırmamalı,” dedi.     “İnsan değil, karabasan.”
   Yanından geçerlerken biri çarptı Harry’ye. Hermione’ydi. Harry ona bir göz atınca irkildi - kız gözyaşları içindeydi.
   “Galiba söylediklerini duydu.”
   “Ne olurmuş duyduysa?” Dedi Ron, ama o da biraz tedirgin olmuşa benziyordu. “Hiç arkadaşı olmadığının farkına vardı herhalde.”
   Hermione bir sonraki derse gelmedi, bütün öğleden sonra da ortalarda görünmedi. Cadılar Bayramı şöleni için Büyük Salon’a giderlerken, Parvati Patil’in, arkadaşı Lavender’la konuşmasına kulak misafiri oldular; Parvati Patil, Hermione’nin kızlar tuvaletinde ağladığını, yalnız kalmak istediğini söylüyordu. Ron’un tedirginliği daha da arttı bunları duyunca, ama biraz sonra Büyük Salon'a girip de Cadılar Bayramı süslemelerini görünce, Hermione'yi unutuverdiler.
   Duvarlardan ve tavandan havalanan bin yarasa uçuşuyordu tepelerinde, bin yarasa da kara bulutlar gibi masaların üstünde kanat çırpıyor, içleri oyulmuş balkabaklarında yanan mumların ışıklarını titretiyordu. İlk geceki şölende olduğu gibi, altın tabaklarda yemekler belirdi ansızın.
   Harry tam bir közlenmiş patatesi mideye indiriyordu ki, hoplaya zıplaya Profesör Quirrell girdi salona; sarığı çözülmüştü, yüzünde dehşet okunuyordu. Herkes onun Profesör Dumbledore’un koltuğuna doğru ilerlediğini, masaya yaslandığını gördü. “İfrit -“ diye inledi Profesör Quirrell, “ - zindanda ifrit var - haberiniz olsun." Sonra yere yığılıp bayıldı.


J.K. Rowling - Harry Potter ve Felsefe Taşı

Çevirmen: Ülkü Tamer, Yapı Kredi Kültür Yayınları, s.153-155



 Boyuna değişiyor rengi. Mavi. Mavinin her türü. Gök mavisi. Türk mavisi. Camgöbeği. Yeşilimsi. Külrengi mavi. Çivit mavisi (handiyse). Ya da toprak rengi (büyük yağmurlardan sonra). Değişen yalnız rengi değil. Akıntıları, aynaları, dalgaları da. Balıkları da değişiyor. Bugün istavrit, yarın izmarit (oltayı kıyıdan attığınızda). Bugün kırlangıç, vatoz; yarın lüfer, dil, çinekop (ağ attığınızda). 
   Denizin bu değişkenliğini izliyorsunuz. Ve diyorsunuz ki, ne mene bir dünya bu deniz! Durmadan değişiyor, rengi, akıntısı, dalgası, balıkları. Ama bu değişimler için seviyorsunuz denizi. Herhangi bir denizi değil, kendi denizinizi. Hafta sonlarında (benim gibi) pencerenin önüne oturuyorsunuz. Seyrediyorsunuz. Neyi? Denizi. Denizin neyini? Yanıtlayamazsınız ki. Belki rengini, belki dalgaları, belki martıları, belki orkozları, belki balıkçıları, ya da kıyıya çıkıp oltanızı atıyorsunuz. Ya da günbatımında gelincik sepetlerinizi. Ya da elinizde dürbün, gelip geçen gemileri izliyorsunuz. 
   İnsan tükenir, deniz tükenmez. Denizi bilmeyenlerin, denizi yaşamayanların anlayamayacakları, "alıkça" diye niteleyebilecekleri bu seyir, şaşırtıcı olaylarla doludur. Bir gemi geçer; kar yağmaktadır, gene de gemiden bir insan atlar denize, kıyıya doğru yüzmeye başlar. Siz, denizi seyrediyorsanız, görürsünüz. 
   Üç gün boyunca kar yağmıştır, kırgın vardır, baygın balıklar su yüzüne vurur. Elinizde kepçe beklersiniz. Gelen, kimi zaman ocakta yanacak bir kalastır. Kimi zaman sahipsiz bir kayık. 
   Bir cesetle de karşılaşılabilir - benim karşılaştığım gibi.
   O sabah, denize çöpleri dökmeye gittiğimde, rıhtıma vurmuş bir kadın cesediyle karşılaştım. Bir bayram sabahıydı. Kurban ya da Şeker Bayramı. Ansımıyorum. Bahçede kar diz boyuydu. Kadıncağız, sanki suyun içinde üşüyormuş gibime geldi. Göğsü bağrı açıktı. Ayağında bir şalvar, uzun sarı saçları başının çevresinde dolanmış, hırkası ve hırkasının altındaki (ne demeli? bluz mu?) bluzu (evet, bluzu diyelim), önünden açılmış, göğüsleri bembeyaz ortaya çıkmıştı. 
   Sanki bir ölüye değil de, göğüslerini bana sunmak için denize atlamayı seçmiş bir kadının önündeymişim gibi irkildim. Sanki bir ölü değildi rıhtıma vuran. Umutsuz ama yaşayan bir varlıktı. Benden yardım isteyen. Oysa ölü olduğunu, denizde çok kalmamış olduğunu (henüz şişmemişti) anlamıştım. Elimdeki çöp kovasını denize boşaltamadığımı gören karım, balkonun kapısını açıp bağırdı:
   "Üşüteceksin. Niçin dökmüyorsun çöpü?"
   "Denize bakıyorum" diye yanıtladım. 
   Çöp kovasını kıyıda bırakıp, kayıkhaneye girdim. Küreklerden birini alıp rıhtıma döndüm. Cesedi akıntıya doğru, şöyle bir iteledim. 
   Karım balkondan, 
   "N'apıyorsun orda?" diye bağırıyordu. 
   "Hiç, dedim. Bir köpek leşi sürüklenmiş, onu uzaklaştırmaya çalışıyorum." 
   Akıntılı sulara doğru sürüklemek istiyordum cesedi. Ama tüm çabalarım boşa gidiyordu. Ben kıyıdan uzaklaştırdıkça, ceset yeniden kıyıya dönüyordu. Kayıkhaneye gidecek diye korktum. Bu bayram gününde, kayıkhanede bulunmuş bir ceset! Gel de polislere bu insanı tanımadığını, dalgaların onu kayıkhaneye getirdiğini anlat!
   "N'apıyorsun orda? diye seslendi karım. Elinde kürek. Üşüteceksin. Dök çöp kovasını da gir içeri. Bırak köpek leşini."  
   "Evet, diye sesleniyordum. Şu işi bitireyim, döneceğim, Ve elimdeki kürekle itelemeye çalışıyordum cesedi. Denize düşüp yüzme bilmediğinden boğulmuş muydu? Yoksa kendini bu soğuk kış gününde denize atacak denli umutsuzluğa mı kapılmıştı. Biliyorum. (Hiçbir zaman öğrenilemez bir intiharın gerçek nedeni.) 
   Küreğin ucunu göğüslerine değdiriyorum. Diri, yaşayan bir insanın göğüsleri duygusunu veriyor. Sonunda oyun bitti: Akıntıya değin sürükleyebildim. Akıntıya kapılıp aldı başını gitti. Ben de çöp kovasını denize boşaltabildim. 
   Karım, kıyıda niçin böyle oyalandığımı sordu. 
   "Bir insanın üzerine dökmemek için çöpleri" dedim. 
   "Hangi insanın?" dedi.
   "Herhangi bir insanın" dedim. 
   "Saçmalıyorsun, dedi. Galiba gene bir öykü yazacaksın."
   "Hayır, dedim, yazacağım hiçbir şey yok. Böyle bir günde ne yazılabilir?" 
   Elime dürbünü aldım... 
   Söyler misiniz, her öyküyü ille de bitirmek mi gerek? 


Ferit Edgü - Çığlık

Yapı Kredi Kültür Yayınları, s.26-28



Hiç kimse rüyasından bir şey alıp getirememiştir. Rüyanın çıkışında görünmez bir gümrük vardır, orada her şeye el konulur. O şeyin durduğu bu ince sınırı ilk olarak çocukluğumda fark etmiştim. Ona "şey" diyordum çünkü bir isim koyamıyordum. O şey beni rüya çıkışında baştan aşağı arıyordu ve ancak yanıma hiçbir şey almadığıma emin olduğunda uyanmama izin veriyordu. Günlerce, daha doğrusu gecelerce semt pastanemizi rüyamda gördüğüm oluyordu. Kuyruğa giriyordum ve satıcı kadının önüne geçme zamanı geldiğinde sıkıntı içinde ceplerimi karıştırmaya başlıyordum, her karıştırılan ceple dehşet daha da büyüyordu. Yine paramı unutmuştum. Param orada, ötede, günün içinde, yatmadan önce çıkardığım pantolonun cebinde duruyordu. Böylece tüm rüyadan geriye sadece utanç ve dehşet duygusu kalıyordu. Ve denenmemiş pastaların tadı.
   Bir akşam o anki tüm birikimlerimi yanıma aldım. Kumbaradaki paralardan 2 leva 20-30 stotinka gibi kayda değer bir rakam oluşmuştu. Onları pijamamın cebine koydum ve işe koyuldum. Yani uykuya daldım. Sanırım o şey girişte hiçbir şeyime el koymadı. Paraları cebimde sıkarak pastanedeki satıcı kadının önüne dikildim. Tabağın içine avuç dolusu para dökerek onu şaşırtmak istiyordum - ve onunla kaynaşmak. Bu kelimeyi nerede duymuştum bilmiyorum ama onu ısrarla "asılmak" anlamında kullanıyordum. Pastaneci kadına ne kadar ufak para verirsem o kadar uzun kaynaşacaktım onunla. Paralarla, üzerinde yağdan gülü olan birkaç yaş pasta, revani, boza ve on küsür sütlü bonbon aldım. Onları orada yemek istemiyordum, bir paketin içine koydum ve sessizce uyanmayı bekledim. Sabah yatağımın içinde hiçbir şey yoktu. Elimi pijamamın cebine soktum. Bozuk paralar oradaydı. Her şeyin suçlusu, rüyaların en güzel hatıralarını vahşice yiyen gümrükteki o şeydi. "Rüyadanhatırakalmaz" diye bahsettiklerini duyduğum o şey. Belki de adı budur.


Georgi Gospodinov - Doğal Roman

Çevirmen: Hasine Şen Karadeniz, Metis Yayınları, s.51-52



 Her şeyi bilen ben.
   Müşteriyi seçen ben.
   Alan, satan, veren ben... Handan'ı görünce ne edeceğimi bilemedim. Handan dedim durdum. Handan dedim kaldım. Bir adım atamadım. Öteye gidemedim. Beriye gelemedim. Handan dedim. İsminiz ne güzelmiş diyemedim. Handan dedim, gözleriniz ne yeşilmiş diyemedim. 
   Handan bir kere, sadece bir kere geldi. Kalem sordu. Defter sordu. Bir de nerede yemek yenir, dedi. Temiz neresi vardır, dedi. "Yemeği beraber yiyek güzellik otum,” diyemedim. 
   Handan gitti. Ben kendime gelemedim. O gün ne aldım ne sattım, kime ne dedim, hiç bilemedim. Çırak niyetine yanımızda duran teyze oğlu Enes var. Abi sana ne oldu, kaç kere kolonyayı fazla doldurdun, hatta yere döktün, dedi. Kaç kere para üstü saymadın. Müşteri çıkıp giderken kafanı sallamadın. Güle güle demedin. 
   Ben yerimde duramadım. Handan kimdir, necidir, kimseye soramadım. Millet ne der? Yozgat'ın adamına laf lazım. "Gördün mü Sansar Sami'nin oğlu da ırızcı olmuş. Dükkâna gelen avratların peşine düşmüş," demezler mi? Derler. Onlar öyle der de Sansar Sami bizi asmaz mı? Asar, vallaha asar. 
   Handan'ın saçları düz ki nasıl. Aşağıya doğru zeytinyağı dökmüşsün. Yağ akarken saçlar peşinden gelmiş, öyle yani. Sonra başıma dert olan gözleri var. O gözlerin rengini ben şu Yozgat toprağında görmedim. Vallaha bak görmedim. İnan olsun görmedim. Yeşil ama nasıl bir yeşil? Yosun desem ben yosunu ne bilirim ki? Televizyonda görmeynen yosun yeşili bilinir mi? Yoksa ot yeşili diyeceğim. Yok, öyle cart açık bir yeşil değil. Ne bileyim. Öyle ya da böyle yeşil işte. Handan yeşili dedim bilemeyince. Gözleri de Handan yeşili. Sonra boy boy değil ondaki. Sanki bir fidan yalvarmış, yukarı doğru boy istemiş. Yüce Mevlam da vermiş boyu. 
   Ben sevdalık çekenlere gülerdim. Bir yağdalı kız peşine he mi bu kadar çile, derdim. Çok büyük laf ettim. Çok kimseyle eğlendim. Sen misin eğlenen? Başıma bir dert geldi ki adı Handan. 
   Ben boyuna posuna türkü çığırmaya başladım. Ama Handan'ı bir daha göremedim. Ne yapsam hey Allah'ım! Enes denen piç çırağımız her şeyi anlar gibi sırıtıyor. Arada bir yalandan sinirlenip süpürgeye sarılıp kovalıyorum. Ama tilki gibi dükkânın kapısına dikiliyor. Ağzı lafla dolu. 
   - Ben hiç karışmam Sansar Sami Eniştem duyarsa... 
   - Ulan sen kimsin de eniştene Sansar diyon it otu.. 
   - Yiğit namıynan anılır Çetin Abi. Eniştemin namı da Sansar değil mi? 
   Enes oyun istiyor belli. Ama ben oyun oynayacak tavda değilim. Evvelden olaydı radyo açardım. Radyodakiler kuyruklarına ateş değmiş gibi çığırırlardı. Onlar çalar, söyler, ben de arkalarından söylerdim. Sabah dükkânın önünü süpürür, bir de sulardım. Günüm, gecem aynıydı. Ama ağzımın tadı yerindeydi. Şimdi, Handan denilen bir sevdalık derdine her dakika kırk tevile döner benim halim.
   Enes durup durup "O ablaya yandın sen. Ben bilmez miyim?" diye dalga geçedursun. Ben artık alıştım. Hem de Enes'in "o abla" demesi hoşuma mı gidiyor nedir? Enes'e, bu dert aramızda kalsın, dedim. Yaramı gösterir gibi, beni anla aslanım, dedim. Enes o zaman büyüdü de büyüdü. Biz anlarız sevda çekenin halinden dedi. Güleceğim, çocuk bozulacak. Gülemedim, anla aslanım dedim, beni bari sen anla. 
   Bir gün Enes nefes nefese geldi. 
   - Abi bir müjdem var. 
   - De lan. De neyse, müjden hazır. 
   - Yok peşin isterim. Bir haftalığımı hemen isterim. 


Mustafa Çiftci - Bozkırda Altımşaltı

İletişim Yayınları, s.11-12



   "...velhasıl bu kez seçilen kitap sizinki," şeklinde bitirdim hikayeyi.
   "Allah allah." deyip kahve-kanyağını yudumladı, yumruklarını şakaklarına bastırıp başını eğdi, düşünceli bir suskunluk takındı.
   Gitmem gerektiği duygusuna kapılacaktım ki, içeri yüzünü kaplayan kıvırcık sakallardan genç mi ihtiyar mı olduğu anlaşılmayan biri girdi.
   "Reha Abi, toplantı..."
   "Siz başlayın, benim biraz işim var."
   Sakallı bana göz ucuyla ters ters bakıp çıktı.
   Bir yerden başlamalıydım:
   "Reha Bey, bu sabah hikayelerimizi okudum, çok etkilendiğimi söylemeliyim..."
   Düşünceli hali, çapkın bir ilgiye doğru kayıverdi hemen. Tebessümle, devamına hazırlanarak teşekkür etti.
   "Biraz iş" olarak muhabbete vaktim yoktu ne yazık ki, mevzuya girdim:
   "Kaçırılan kişiyle herhangi bir tanışıklığınız var mıydı?"
   "Hayır."
   "Peki son zamanlarda hayatınızda farklı bir gelişme, dikkatinizi çeken bir olay oldu mu?"
   "Hayır."
   İşte cümle manayı yutan o beyaz saniye...
   Lakin işim suskunluk kaldırmazdı:
   "Siz hem bir gazeteci hem de bir polisiye yazarısınız..." diye başladım, fakat derhal kesildi sözüm:
   "Polisiye yazarı değilim, Yazgıların Tableti'ni daha dikkatli okusaydınız görürdünüz..."
   İşim sabra da mecburdu, kanyaktan çekip devam ettim: "... bir yazarsınız, doğrusu bu vakayla ilgili fikrinizi öğrenmek isterdim..."
Gözlerini teklifsizce yüzüme dikti. Aslında bu bakışa hakkı ve yetkisi olan bendim, durumda küstahlık seziyordum, ama sesimi çıkarmadım, bekledim.
   Konuştu:
   "Fikrimin işe yarayıp yaramayacağından emin değilim..."
   "Neden yaramasın?"
   "Suçlulara karşıdan bakmama mani bir hayatım oldu..."
   Adamın kafası zehir gibi işliyordu, hikâyelerini boşuna sevmemiştim anlaşılan.
   "İyi bir dedektifin en önemli hususiyeti de bu değil midir zaten?"
   Kapının aniden açılmasıyla sorum havada asılı kaldı. Sarışın bir kadın girdi içeri, masada duran bir paket sigarayı alıp hiçbir şey söylemeden çıktı. Benim sarışınla benzerliği şaşırtıcıydı.
   Reha Mağden bir süre kapanan kapının ardından dalıp gitti, neden sonra bir şeyler hatırlamış gibi silkinip konuştu:
   "Haklısınız, öyledir. Fakat önce ben sizin ne düşündüğünüzü öğrenebilir miyim?"
   "Kıymeti bilinmemiş bir edebiyatçı olduğu kanaatindeyim... Kendisiyle benzerlik taşıdığını düşündüğü edebiyatçıların tanınmasını sağlamak niyetinde... Ve kim bilir belki günün birinde, karşımda aynı sizin gibi oturan kişi o olacak... Kendi kitapları için ön hazırlık yapıyor olabilirççç"
   "Adeta azarlar gibi, yine kesti sözümü:
   "Sayın Davman, iyi edebiyatçıların değeri er geç bilinir, bunun böyle olacağını da her iyi edebiyatçı bilir..."
   Şaşkınlığımın yüzüme vurmasına engel olamadım sanırım. 
   Devam etti:
   "Bakın, size kendi fikrimi söyleyeyim: Asıl vahim ve acı olanı, değeri bilinmemiş okuyucuların durumudur..."
   "Nasıl?"
   "Edebiyatçının eseri kalır, okuyucu ise ölür... Okudukça zevkleriniz incelir, daha tuhaf, daha rafine kitaplara, yazarlara el atmaya başlarsınız, bu meşgale sırasında muhtemelen hayat gailesi bakımından dibe doğru kaymaktasınızdır... Okuduklarınızı, müstesna olduğunu düşündüğünüz satırları birilerine anlatmak istersiniz, zira şahsa mahsusun hazzı kısa sürer, ömrü uzun olan paylaşmaktır... Fakat ortalığı her zamanki gibi kaba saba kelimeler, düşük cümleler işgal etmiştir, o gürültüde kimse sizi duymaz... Okumak hem bir hayat başarısızlığının, ki unutmayın okumak mağlupların işidir, hem de derin bir yalnızlık hissinin sebebi olup çıkmıştır... Okuduğunuz onca kitabı, hayatınızı yatırdığınız o zorlu ve hassas meşgaleyi mezara götüreceğinizden korkmaya başlarsınız... Ve siz de bilirsiniz ki yalnız ölmek zordur, arkanızda mutlaka birkaç müttefik, birkaç şahit bırakmak istersiniz..."
   Öylece kalakalmıştım. Uzatmadı:
   "Şimdi müsaadenizle toplantıya yetişmem gerek..."
   Kalktı, el sıkıştık, son bir soru sorabildim: "Reha Bey, Aşk Tutkusu filmini izlediniz mi?"
   "İzledim. Ettore Scola'yı neden sevdiğimi hep sorarım kendime. Tuhaf biridir..." dedi ve beni rutubetli bir ruh hali içinde bırakıp gitti.


Murat Uyurkulak - Bazuka

April Yayınları, s.15-17



   KARA ÇUL 

   Gün verip ışık vermediler. 

   Bakışının değdiği her şey gölgeye dönüşüyor. 
   Caddenin kalabalığı, dükkânlarının eşiğine çöküp müşteri bekleyen bezgin esnaf, çiçekçilerde yaprak yaprak solmuş güller bir bir kararıyor. 
   Yola sarkmış evlerin, kuru, cılız dalların gölgesine sürüyor külüstür arabayı. Sokağın köşesindeki ev yalnızca onun bakışında soyunuyor renklerinden; cismini aydınlatan ışığı yitiriyor. Neyse ki çocuk uykuda. Uyansa o da etraftaki insanlardan kopacak, yalnızca annesiyle kendisine ait olan gölgeli, boz dünyaya düşecek. 
   Gölgelerin arasında yürüyor kadın. Acıktıkça, gölgeler tüntleşiyor. Bir gazete büfesi, bakışı değince gürültüyle devriliyor, gazetelerin yaprakları havada uçuşuyor, onların yerine gölgeleri yerleşiyor. Tabelalardaki yazılar silikleşip kayboluyor; akasyalar kararıp yol kenarlarına boylu boyunca uzanıyor. Geçip giden yüzler tanınmaz halde; kaldırımları süpüren başı şallı kadınlar, yarılmış toprağı belleyen ceviz gibi buruşuk yüzlü adamlar yalnızca nemli, sıcak birer gölge. Bıçak bileyicisini, süpürgeciyi seslerinden tanıyor. Gölgeler dünyasında en ufak bir ses bile irileşiyor. Onun için, kendi sesine daha çok sokuluyor Karnının gurultusunu türkü okuyan sesiyle ezmeye, unutmaya çalışıyor. Gölgeler soğuk, bezdirici. Ama kendisi için değil, çocuk için korkutucu. Kadının fikrinde çocuk var. Onu karanlıkta bırakma düşüncesi ile ürperiyor.
   Biraz daha sabredebilir belki. Eve varmayı bekleyebilir. Eve varsın, karnı doysun, gölgeler çekilsin, baktığı her şeyi yeniden görsün, ancak o zaman konuşacak çocukla. Eve vardığı gibi ateşi yakacak bahçede, bir kaşık unu soğanla kavuracak, bir de domates doğrayacak. Sonra mercimeği dökecek içine, taneler açılıp birer birer patlayacak, koku avluya dolacak. Biraz daha sabredebilir. Seher Natevan'ın yanına gitmeli. Natevan, kızı getir, yanımda işlesin, demişti bir yıl önce. Konuşurken altın dişleri parlıyordu. O zaman istememişti; uşak helelik balacadır, nece yaşı var ki! Menimle bir yerde dolaşsın, sonra mektebe geder, diye cevap vermemiş miydi? Aradan bir yıl geçti. Bir yılın her ânı günle, ayla, mevsimle değişse de, yalnızca boğaz tokluğunun, gölgeleri savmanın telâşıyla geçti. Bugün de önceki günler gibi geçip gidecek. Çocukla konuşsa da konuşmasa da. Ama geciktirmenin anlamı yok. 
   Sabahleyin caddenin kenarında gördüğü, çengelindeki balıkları yoldan geçen arabalara satma derdindeki gencin karaltısıyla karşılaştı bu defa. Halâ heykel gibi duruyordu genç. Bir balığı kalmıştı yalnız. Sabahtan beri orada mıydı? Dura dura yorulmuş, hattâ belki onunda bakışı gölgelenmişti. İhtiyar bir kadın, plastik leğenindeki çekirdekler için kağıttan külâhlar kıvırıyor, göğerti satıcısının tavukları orda burda eşeleniyordu. Taksiler yolun ağzına dizilmiş, şoförleri alçak bir duvarın üstünde tavla oynuyordu; dubara... çehar û şeş... Sabaha bu gölgelerden biri daha ölecek, birinden daha ekmek yiyeceğim, diye düşündü kadın. Ama bir garibanın yasından eline düşse düşse ancak kuru çörek parçaları düşerdi.


Bahar Aslan - Bakü Defteri

Can Yayınları, s.45-47



Cadde sıcak ve insanlarla dolu halde bekliyordu, geçit resminden dolayı insanlar hâlâ akın akın yollarda oldukları için huzursuz bir hareketlilik hakimdi. Böylece kadınla adam daha sakin olan yan sokaklara, on yıl önce yaptıkları bir pazar gezmesinde yürüdükleri, şatoya çıkan o ormanlık yola saptılar. Adam gayri ihtiyari, "Hatırlıyor musun, bir pazar günüydü," dedi yüksek sesle; belli ki aynı düşüncelere dalmış olan kadın, "Seninle yaşadığım hiçbir şeyi unutmadım," diye usulca yanıt verdi. "Otto, okul arkadaşı ile yürüyordu, önden deli gibi koşturuyorlardı, ormanda az kalsın kaybedecektik onları. Geri dönmesi için ben arkasından seslenip durmuştum, aslında istemeden yapmıştım bunu, çünkü seninle yalnız kalmak için can atıyordum. Ama o günlerde birbirimize yabancıydık henüz."
   "Bugün de," diye şaka yapmaya çalıştı adam. Ama kadın sesini çıkarmadı. Bunu söylemem gerekirdi, diye düşündü adam sıkıntıyla: İkide bir o günlerle bugünü karşılaştırmak için beni dürten şey nedir böyle? Ona bugünden söz etmeyi neden başaramıyorum? O günler ve geçmiş zorla aramıza giriyor.
   Konuşmadan yamacı tırmandılar. Binaların solgun ışıkları aşağıda görülmeye başlamıştı bile; akşamın inmeye başladığı vadide kıvrılarak akan nehir gitgide daha çok ışıldıyor, hışırdayan ağaçlar karanlık yaparak üzerlerine doğru eğiliyordu. Karşıdan gelen yoktu, önlerinde sadece kendi gölgeleri sessizce ilerliyordu. Bir sokak lambası ne zaman üzerlerine çapraz olarak vursa, gölgeleri sarılırmış gibi iç içe geçip eriyor, yayılıyor, kavuşuyor, iki beden yekvücut oluyor, sonra yeniden kucaklaşmak üzere ayrılıyordu; oysa o sırada onlar yüzleri solgun, soluk soluğa yürüyorlardı. Bu garip oyunu, ruhları olmayan bu karaltıların kaçmalarını, tutmalarını, yeniden kucaklaşmalarını büyülenmiş gibi izliyordu adam; onların yansımalarından başka bir şey olmayan bu gölge bedenlerin, bu cansız endamlarım kaçışlarına ve birbirine dolanmalarına hastalıklı bir merakla bakarken, akıp kaybolan simsiyah resmin etkisine kapılıp yanında yürüyen canlıyı neredeyse unutmuştu. Tam olarak bir şey düşünmese de bu ürkek oyunun ona bir şeyi, içindeki kuyunun derinlerinde yatan ve şimdi huzursuzca kabaran bir şeyi anımsattığına dair bunaltıcı bir his vardı içinde; sanki anımsamanın yarattığı bakraç, tehdit edercesine usulca yaklaşıp huzursuzluk veriyordu. Neydi bu acaba? Adam, uyuyan ormandaki bu gölge oyununun ona neyi anımsattığını bulabilmek için bütün duyularını zorladı: Bazı sözler olmalıydı, bir olay, bir yaşantı; duyduğu, hissettiği bir şey, bir melodiye bürünmüş, çok derinlerde yatan, uzun yıllar dokunmadığı bir şey.
   Ve bilinmezlik ansızın dağıldı, unutmanın karanlığında ışıltılı bir aralık belirdi: Sözleri bunlar, bir akşam kadının ona odada okuduğu bir şiirdi. Bir şiirdi, evet, Fransızcaydı, adam sözcükleri anımsıyordu, kavurucu bir rüzgârın sürükleyip getirmesi gibi bir anda dudaklarındaydılar ve yabancı bir şiire ait unutulmuş bu dizeleri on yıl öteden kadının sesinden duyuyordu:

   Dans le vieux parc solitaire et glacé
   Deux spectres cherchent le passé

   Bu dizeler belleğinde canlanır canlanmaz buna sihirli bir hızla bütün bir fotoğraf ekleniverdi: Altın sarısı lambanın loş salonda ateş gibi yandığı bir akşam, kadın ona Verlaine'in şiirini okumuştu. Kadının o günkü oturuşu gözümün önünde canlandı; lambanın gölgesinde karanlıkta kalmıştı, hem yakın hem uzaktı, sevdiği ve ulaşamadığı kadın; yüreğinin o gün heyecandan nasıl çarptığını bir anda hissetti, kadının mısralarının ahenkli dalgasında titreşen sesi çalındı kulağına, şiirde -yalnızca şiirde bile olsa- "özlem" ve -başka dilde ve başkaları için söylenmiş bile olsa- "aşk" deyişini duydu, o sesten, onun sesinden bunları duymak sarhoş ediciydi. Bu şiiri yıllardır nasıl unutmuştu, evde yalnız kaldıkları ve yalnız olmaktan akılları karışınca tehlikeli konuşmalardan kaçıp kitapların tehlikesiz dünyasına sığındıkları; bazen derin duyguların açık itirafının çalılıklarda yanan ışık gibi sözlerin ve melodilerin ardında birdenbire parladığı, çılgınca ışıldadığı, itirafın kendi var olmasa da mutluluk verdiği o akşamı nasıl unutmuştu? Bunca zamandır nasıl unutabilmişti? Peki bu kayıp şiir aklına nasıl bir anda gelivermişti? Dizileri gayriihtiyari içinden okuyup tercüme etti:

   Issız eski parkta karlar içinde 
   Arıyor geçmişi iki gölge

   Bunları kendine söyler söylemez anlamıştı, ağır ve ışıltılı anahtar elindeydi, uykuya dalmış derin kuyulardan alabildiğine parlak, alabildiğine keskin bir şekilde bir anda çıkagelen bağlantıyı anımsamayla birlikte kurmuştu: Yoldaki gölgeler yapmıştı bunu, kendi sözcüklerine dokunup onları uyandırmışlardı, evet ama bundan da fazlası olmuştu. Ve adam bir ürpertiyle gerçekleşen kavrayışının anlamını, sözcüklerin gerçeği söyleyen anlamını ansızın hissetti: Geçmişlerini arayan, artık gerçekte var olmayan geçmişe boğuk sorular yönelten bu gölgeler onların kendisi değil miydi? Gölgeler, canlanmak isteyen ama bunu artık başaramayan gölgeler... Ne kadın eski kadındı ne de adam eski adam... Ama tıpkı ayaklarının dibindeki bu kara hayaletler gibi kendilerini bulmak için boş yere didiniyor, cansız ve güçsüz çabalarla kendilerinden kaçıp, kendilerini yakalamaya çalışıyorlardı.
   Bilinçsizce iç geçirmiş olmalıydı ki kadın hemen ona doğru döndü: "Neyin var, Ludwig? Ne düşünüyorsun?"
   Ama adam geçiştirmekle yetinip, "Hiç! Hiç!" dedi. İçinin daha derinlerine kulak verip geçmişe döndü; acaba o ses, anımsayarak gerçekleri söyleyen o ses ona dönüp, geçmişle birlikte bugünün üzerindeki örtüyü de kaldıracak mıydı?


Stefan Zweig - Geçmişe Yolculuk

Çevirmen: Regaip Minareci, Türkiye İş Bankası Yayınları, s.49-52



  Akşamları evde udumu çalarken eskisi gibi şeytanlar başıma üşüşmüyor. Hezeyan yok, cinnet yok, büyük ruh sıçramaları yok. İçimde eskiden duvara bakarken bile hissettiğim boşluk ve kayıp duygusu yer değiştirmeyle uyuşmaya başladı. Belki çok zaman sonra yine kendimi gizleyerek buranın mayası ile kabarıp şeklini almadan başka çeşit bir acıyla bir insana benzeyebilirim. Şimdi sadece bir aptalım. Hezeyan ya da kıvranmayı özlüyor değilim ama sanki o zaman hayattaydım gibi geliyor. Şimdi seyirci oldum. Bu uzaklaştığım, uzaklaştırıldığım şeyler hayal ve fısıltımıydı, Felâk ve Nâs ile helâk oldu. Öyle bakan ve öyle gören gözlerim, öyle duyan ve alınan kulaklarım, durmadan kopan bir şeylerim, sabah kalktığımda hissettiğim yanma hissi neydi, ne oldu, beni bırakıp nereye gittiler? Beni perişan eden, bütün o eski hallerimi duygularım, anlayış ve her şeyi öyle görüp öyle duyuşlarım bana ait değil miydi, duygularım bana ait değilidiyse ben kimin hayatını yaşadım? İnsan hayatına bir hatıra imiş gibi bakabilir mi? Şimdi kimin neyini elde etmeye, giymeye çalışıyorum o zaman? Hem de söylemek kolay değil ama kendimi daha da yargılamıyorum. Ömrüm boyunca ruhum içine girip rahat edebileceği bir beden, bir kalıp, bir çevre bulunamadı. Beraber bulamadık.
   İnsan en zıddına giden şey başına gelmeden bu dünyadan gitmezmiş, gidemezmiş. Doğru; müzik hocası oldum. İçimde sevince benzer bir kıpırtıya da bu sebep oluyor. Acaba bu hal bu dünyadan gitme vaktimin de yaklaştığını mı müjdeliyor. "Şu da olsun da git bari" mi denecek? Hadi inşallah, az kaldı o zaman. Artık bekliyorum, eli kolu bağlı, bekliyorum.
   Eskiden olduğu gibi sıcak bir ağustos günü akşamüstü, hafif bir cesaret için içeceğim bir iki bir şeyden sonra kendimi asacak halim yok artık, ya da kendimi bir yerden boşluğa bırakacak. Yok artık. Allah'tan bekliyorum. Kendimi zaten hayatta olduğum müddetçe öldürdüm; bedenimi de hallediversinler. Allah korusun, kendimi atamam artık. Yetmiş yedi yaşında intihar eden Zweig mı olayım? O işler yirmi-yirmi beş yaşın, bilemedin otuz yaşın işleri. Bu rezilliği çek çek, atla, olur şey değil. Adama demezler mi "Yahu ne atladın ben de tam sana geliyordum," diye.
   Para için hoca olmadım, öğretebileceklerim taştı da "balımı alacaklara hasret" de değilim, azcık birilerinin evine gireyim çıkayım da bakalım neler göreceğiz de demiyorum, "Doktor kendini dinleme dedi," deyip kendini dinlemekten bile yasaklanıp başkasına dinletmeye çalışanlardan da değilim. Nasıl oldu, bilmiyorum. Galiba en istemediğim şey olduğu için oldu, başka sebebi yok. Çevremde böyle evlere derse gidip gelen birileri vardı. O, bu, ud dersi, bilmem kim, falan filan derken ben gidiverdim. Arkadan birkaç tane daha geldi. Şimdilik beş talebem var, hepsi kız. Evlere gitmeden önce çoraplarımı kontrol ediyorum. Bana siyah deri ev terliğini çevirip veriyorlar. Bazıları plastik tuhaf renkli, tuvalet tokyosundan beter bir şeyler veriyor. İnsanın ayağında bu, elinde ud, milletin evinde, masanın üstüne konan para, bazen konulması unutulan para, hatırlatmak için ağır ağır giyilen ayakkabı ve bir tuhaf oyalanma ile durdukça, o kapı önünde çıktı çıkacak ama çıkamayan hali uzadıkça, zaman içe atılan kızgın utanca rağmen bir türlü erimedikçe kibir, gurur bırakmıyor, nefis terbiyesi böyle olur diyeceğim geliyor. Ya da böyle arsız olunur. "Tab'ına göre, efendim, nelerle olunur da, nelerle olunmaz, kâbına göre efendim. Efendim, ah efendim, siz kimsiniz?"

Şule Gürbüz - Zamanın Farkında

İletişim Yayınları, s.49-50


Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

ABOUT ME

I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out.

POPULAR POSTS

  • Stuart Dybek - Chicago Kıyıları
    Otuz yedinci kattaki bir otel odasında aynı anda uyuyorlar. İkisi de saatin kaç olduğunundan emin değil, hâlâ biraz sarhoşlar, aralarında bü...
  • "Kızgın Ova" - Juan Rulfo
       Güneydeki dağların en yüksek, en kayalık olanı Luvina'dır. Luvina kireç yapımında kullanılan o boz taşla kaplıdır, ama o taştan ne ki...
  • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
    Ulaşım Venedik Mestre tren istasyonunun tam önündeki otobüs durağından saatte bir kalkan 11 numaralı otobüsün son durağı Fusina Camping. Yol...
  • "Gezinti" - Robert Walser
     Bisiklete binmiş bir montajcı, 134/III. milis taburundan bir arkadaşım, geçerken sesleniyor bana: "Gördüğüm kadarıyla, yine aylak ayla...
  • AMERİKA YAZ KAMPLARI
    Amerika Yaz Kampı Nedir? Kamplara katılmış olan belli bir yaş aralığındaki çocuklarla ilgilenen, onların kamp süresince katıldıkları aktivit...
  • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
    Ulaşım Muğla'nın merkezine 30km mesafede olan Akyaka'ya Muğla Otogarından sezonda her yarım saate bir dolmuş kalkıyor. Akyaka'ya...
  • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
    Ulaşım Dalyan'a ulaşmak için Muğla'nın Ortaca İlçesindeki otogardan sık sık kalkan minibüsleri kullanabilirsiniz. Dalyan Merkez'...
  • "Tuhaf Şeyler Oluyor Bay Tarantino" - Neslihan Önderoğlu
      "Sen de bundan nefret etmiyor musun?" dedi aniden.     "Neyden nefret etmiyor muyum?"    "Rahatsız eden sessizlik...

Advertisement

Follow us on Facebook

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

EREN ARDA GÜLER. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Featured Post (Slider)

Kötüye Kullanım Bildir

Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan ( 44 )
    • ►  Mart ( 17 )
    • ►  Şubat ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım ( 43 )
    • ►  Ekim ( 43 )
    • ►  Eylül ( 53 )
    • ►  Ağustos ( 6 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 9 )
    • ►  Mayıs ( 16 )
    • ►  Nisan ( 56 )
    • ►  Mart ( 15 )
    • ►  Şubat ( 7 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık ( 7 )
    • ►  Kasım ( 8 )
    • ►  Ekim ( 7 )
    • ►  Eylül ( 3 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 3 )
    • ►  Mayıs ( 1 )
    • ►  Nisan ( 4 )
    • ►  Mart ( 3 )
    • ►  Şubat ( 5 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık ( 1 )
    • ►  Ekim ( 10 )

Bu Blogda Ara

Blog Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs 2020 ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan 2020 ( 44 )
    • ►  Mart 2020 ( 17 )
    • ►  Şubat 2020 ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım 2019 ( 43 )
    • ►  Ekim 2019 ( 43 )
    • ►  Eylül 2019 ( 53 )
    • ►  Ağustos 2019 ( 6 )
    • ►  Temmuz 2019 ( 2 )
    • ►  Haziran 2019 ( 9 )
    • ►  Mayıs 2019 ( 16 )
    • ►  Nisan 2019 ( 56 )
    • ►  Mart 2019 ( 15 )
    • ►  Şubat 2019 ( 7 )
    • ►  Ocak 2019 ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık 2018 ( 7 )
    • ►  Kasım 2018 ( 8 )
    • ►  Ekim 2018 ( 7 )
    • ►  Eylül 2018 ( 3 )
    • ►  Temmuz 2018 ( 2 )
    • ►  Haziran 2018 ( 3 )
    • ►  Mayıs 2018 ( 1 )
    • ►  Nisan 2018 ( 4 )
    • ►  Mart 2018 ( 3 )
    • ►  Şubat 2018 ( 5 )
    • ►  Ocak 2018 ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık 2017 ( 1 )
    • ►  Ekim 2017 ( 10 )

Combine

Horizontal

Vertical1

Vertical2

Gallery

Portfolio

  • Home
  • Features
  • _Multi DropDown
  • __DropDown 1
  • __DropDown 2
  • __DropDown 3
  • _ShortCodes
  • _SiteMap
  • _Error Page
  • Learn Blogging
  • Documentation
  • _Web Documentation
  • _Video Documentation
  • Download This Template

Footer Menu Widget

  • Home
  • About
  • Contact Us

Social Plugin

Contact us

About

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Categories

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

PGA Head Teaching Professional

Fotoğrafım
erenardaguler
Profilimin tamamını görüntüle

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Subscribe To Sarah Bennett Blog

Kayıtlar
Atom
Kayıtlar
Tüm Yorumlar
Atom
Tüm Yorumlar

Slider Widget

5/recent/slider

CATEGORIES

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Advertisement

Main Ad

Trend Tags

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Pages

  • EV
  • EV
  • EV

Most Trending

  • "Babam Beni Şah Damarımdan Öptü" - Ozan Önen
       İnsan, babası hayattayken, sanki tüm babalar hayattaymış gibi bir yanılgıya; babası öldüğündeyse sanki sadece kendi babası ölmüş gibi bir...
  • "Kadın Yok Savaşın Yüzünde" - Svetlana Aleksiyeviç
     İnsan savaştan büyük...     Büyük olduğu sahneler akılda kalan. Savaşta insanı yönlendiren bir şey var ki tarihten bile güçlü. Daha derinde...
  • Tolstoy - Polikuşka
     Tam da o sırada Yegor Mihayloviç konağın kapısında gözüktü. Şapkalar art arda başlardan alındı, kâhya yaklaştıkça ortasından, önünden dazla...
  • Rebecca Solnit - Karanlıktaki Umut
      Neden-sonuç ilişkisi tarihin ileri doğru hareket ettiğini varsayar ama tarih bir orduya benzemez. Tarih, yanlamasına seğirten bir yengeç, ...
  • "İpekli Mendil" - Sait Faik Abasıyanık
    Vakit geçiyor. Gün akşama, akşam geceye dönüyor ve bütün bunlara kuşlar şahit, gök şahit, insan şahit. Yaşlanıyoruz. Sait Faik nasıl anlatıy...
  • UKRAYNA'YA GİTMEK
    ARABA İLE GİTMEK… Mail kutuma yoğun bir şekilde gelen bir diğer soru, Ukrayna’ya araba ile gitmek. Her ne kadar Ukrayna’ya araba ile yolculu...
  • "Pan" - Knut Hamsun
     Üçüncü Demir Gece; olanca gerginlik içinde bir gece. Hiç değilse biraz don olsaydı! Don yerine gündüzün güneşinden kalma bir sıcaklık; ılık...
  • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
    Ulaşım Düzce merkezine, İstanbul yada Ankara'dan otoban yoluyla ulaşmak mümkün. İstanbul - Düzce otoban çıkışı 210 km. Merkeze ulaştığın...
  • KAMP MATI NEDİR VE NASIL SEÇİLİR?
    Özellikle uzun süre yürüyerek seyahat ederken yaptığım doğa kampları sırasında karşılaştığım en keyif bozucu durum kamp çadırını kuracak uyg...
  • "Şizodüş" - Merve Sevde Selvi
    Akşam oluyor. Şehrin üstüne karanlık inerken daralan göğsümü, dünyanın muhtelif yerlerindeki gün doğumlarını düşünerek geniş tutuyorum. Masa...

Featured Posts

About Me


I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out. Great things in business are never done by one person. They’re done by a team of people.

Popular Posts

  • Stuart Dybek - Chicago Kıyıları
  • "Kızgın Ova" - Juan Rulfo
  • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE

Advertisement

Designed By OddThemes | Distributed By Blogger Templates