DENEME BLOGU
  • Home
  • Download
  • Social
  • Features
    • Lifestyle
    • Sports Group
      • Category 1
      • Category 2
      • Category 3
      • Category 4
      • Category 5
    • Sub Menu 3
    • Sub Menu 4
  • Contact Us

Rüzgar hızını tahmin etmek için bazı ipuçları.

1.5km/s: Duman doğrudan yukarıya doğru yükselir.
3km/s: hafif ve serin bir esinti, duman bir yöne sürüklenir.
8 km/s: belirgin esinti, yaprakları hışırdatır.
16 km/s: belirgin rüzgar, küçük bayrakları dalgalandırır, çadır kurmayı zorlaştırır.
32 km/s: ile esen rüzgar hızı, güçlü rüzgar. Küçük ağaçları sallar. Çadır kurmak oldukça zahmetlidir. Çadır sürekli sallanır.
50 km/s: Büyük ağaç dalları sallanır. Sığınacak bir yer bulmak en iyisidir, çadır kurmanız çok zordur. Kurmuş olsanız dahi, çok dayanıklı bir çadıra sahip değilseniz bu şiddetle esen bir rüzgarda çadırınız zarar görecektir.
65 km/s: Büyük ağaçlar sallanır. Çadır kurmaya kalkmanız malzeme kaybına ve kişisel yaralanmalara yol açabilir.
80 km/s: Ağaçlardan ince dal parçaları parçalar kopmaya başlar, yürümek zorlaşır, çadırınızı istediğiniz kadar iyi kurmuş ve sağlamlaştırmış olun dans edecektir.(rock-n roll yapacaktır.)
100 km/s: Ağaç kolları kopmaya başlar. Yürümek dik bir dağa çıkmaktan daha zor hale gelir.
110 km/s: Ağaçlar köklerinden sökülmeye başlar. Hareket etmek olanaksızdır. Eğer çadırınız gerçekten sağlam ve dayanıklı bir çadır değilse ona hoşça kal diyebilirsiniz. Korunaklı bir yerde olmanız güvenlidir.
130 km/s: iri bir kaya parçasına bağlanın. Korunaklı bir yerde olmanız gereklidir.
150 km/s: Bu şiddette, sığınacak sağlam, korunaklı bir yerde olmanız şarttır. Dışarıda bu şiddette bir rüzgara direnmek mümkün değildir.


Verçenik Yaylası Ulaşım, Konaklama ve Diğer İpuçları

Verçenik yaylası Rize’nin Çamlıhemşin ilçesine bağlı, Kaçkar Zirvesinden sonra en yüksek tepeyi sınırları içerisinde bulundurduğundan dolayı Türkiye’nin en yüksek 12 iki tepesi arasında yer almaktadır. İlçe merkezine 60 km uzaklıkta yer alan Verçenik 2618 m rakıma sahiptir. Her mevsim ayrı bir güzelliğe sahip olmakla birlikte çevresinde 10’dan fazla göl bulunmaktadır. Erzurum sınırına yakın olması ile en uzak yayla unvanını da elinde bulunduran Verçenik Yaylasına ulaşım ve konaklama nasıl olur buyurun hep birlikte inceleyelim.

Verçenik Yaylası Ulaşım

Verçenik Yaylası Rize’nin Çamlıhemşin sınırları içerisinde yer almaktadır. İlçe merkezine 60 km uzaklıkta yer alan yaylaya Çamlıhemşin – Çat yolu kullanılarak ulaşılabilmektedir. Çat Köyüne ulaştıktan sonra kaleye uğramadan düz devam edildiğinde tabelalar yol göstermektedir. Şayet tabelalarda Verçenik Yaylası’nı göremediyseniz “ Orta Yayla Köyü” istikametini de takip edebilirsiniz.

Orta Yayla Köyüne geldiğinizde köprüden karşıya geçerek yaklaşık 7 km sonra Verçenik Yaylası’na ulaşabilirsiniz. Yollar oldukça engebeli ve arazi şartları oldukça zordur. Altı basık araçların bu yollara girmemesi gerekmektedir. Aksi takdirde aracınız hasar görebilir ve istenilen yardımın gelmesi zaman alabilmektedir. Dilerseniz Çamlıhemşin ilçe merkezinde arazi şartlarına uygun araç kiralayarak daha güvenilir bir yolculuk gerçekleştirebilirsiniz.

Konaklama

Verçenik yaylasında konaklamak için birkaç farklı yöntem kullanabilirsiniz. Bunlardan öncelikli olarak göllerin etrafında ve müsait alanlarda kamp yapmayı düşünebilirsiniz. Ancak kamp yapmak için gerekli ekipmanlarınız yok ise yaylada bulunan evlerden birinde misafir olarak kalabilirsiniz. Kim alır bizi evine diye düşünmeyin! Karadeniz insanı kimseyi dışarda kolay kolay bırakmaz. Ama nezaketi ve hoşgörüyü elden kesinlikle bırakmamalısınız. Aksi takdirde ciddi şekilde terslenme olasılığınız olabilir.

Verçenik yaylası üzerinde kamp yapmak için oldukça müsait bölgeler bulunmaktadır. Yayla girişinde başlayan geniş göllerin olduğu kısımlara kadar devam etmektedir. Yaz aylarında buralarda sıkça etkinlikler ve şenlikler yapılmaktadır. Eğer tarihlerinizi denk getirebilirseniz bu güzel yayla da çok daha fazla eğlenebilirsiniz.

Yiyecek – İçecek İhtiyacı Karşılama

Yayla yakınında herhangi bir alışveriş yapacağınız yer bulunmamaktadır. Hatta yaylaya en yakın ulaşım merkezinde dahi yiyecek, içecek ihtiyacınızı karşılayacağınız çok az yer bulunmaktadır. Bundan dolayı alışverişinizi Çamlıhemşin ilçe merkezinde yer alan marketlerden yapmanızı öneririz. Su konusunda herhangi bir sıkıntı olmadığından yanınıza bolca yiyecek alınız. Yürüyüş sırasında atıştırmalık olarak fındık, fıstık ve ceviz gibi kuruyemişlerde almanızda fayda vardır. Su ihtiyacınızı yaylada akan derelerden karşılayabilirsiniz.



Verçenik Yaylası Hakkında 10 Önemli Bilgi

  • Verçenik yaylası yöre dilinde  “ Verçembekite, Verçenek, Verçenig “ olarak isimlendirilir.
  • 3711 metre ile Kaçkardan sonra en yüksek tepedir.
  • Türkiye’nin en yüksek 12 tepesi arasında yer almaktadır.
  • Verçenik yaylasında 10’dan fazla irili, ufaklı göl bulunmaktadır.
  • Kaçkarlara Verçenik yaylası üzerinden de tırmanış yapabilirsiniz.
  • Su konusunda herhangi bir sorun yaşamayacaksınızdır. Ancak yiyecek ve içeceklerinizi mutlaka gelmeden temin etmeniz gerekmektedir.
  • Yaylada havalar çok değişkendir. Güneş sizi yakıp kavururken bir anda hava kendini kapatıp yağmura başlayabilir. Eğer yaz sezonunda gelecek iseniz mutlaka ince bir yağmurluk yanınızda bulundurunuz. Kış sezonunda gelecek iseniz üşütmelere karşı temkinli kıyafetler seçmeniz gerekmektedir.
  • Trekking faaliyetinde bulunabileceğiniz alanlar oldukça fazladır. Ancak zemin üzerinde irili, ufaklı taşlar bulunmaktadır. Bundan dolayı dikkatli bir şekilde yürümenizde fayda vardır.
  • Bu bölgede telefonlar ne yazık ki çekmemektedir. Ailenize ve sevdiklerinize Zil Kale’ye gelmeden önce mutlaka haber veriniz. 
  • Herhangi bir olumsuzluk ile karşılaştığınızda Verçenik Yaylası girişinde yer alan Orta Yayla Köyüne ulaşıp oradan yetkililere haber verilmesini isteyebilirsiniz. Köy halkı oldukça misafirperver ve anlayışlı insanlardan oluşmaktadır.
  • Verçenik’te kamp yapabileceğiniz alan sayısı oldukça fazladır. Ancak çadırınızın mutlaka rüzgara ve gece ayazına karşı dayanıklı olması gerekmektedir. Aksi takdirde geceniz sizler için oldukça zorlu geçecektir.



 Ruhumun derinliklerine baktı.
   "Sen bu evde mutlu değilsin, öyle mi?"
   Ne söyleyeceğimi bilemeden kafamı kaşıdım. Uzun uzun sigara içtim. Neden gecenin esintisi içinde sallanıp duran şu karşıki hindistancevizi ağacına dönüşmüyordum sanki? Hiç değilse bir şey söylemem gerekmezdi. Başıma gelebilecek en kötü şey palmito'ya dönüşmem olurdu. Yalan söylemek hoşuma gitmiyordu, ama o günlerde onu incitmek istemiyordum. Ah, ne olursa olsun söz veririm. Yarışmalarda yüzmeyi bırakmaya bile. Ama ona bir şey olacak olursa, yemin ederim ki...
   "Senin yüzünden değil, baba. İnan bana. Kavga ettiğimizde bile değil. Annem, istemediğim halde beni senden özür dilemeye gönderdiğinde bile... Bende iyi gitmeyen bir şey var... Ben gerçekten kötüyüm."
   "Yakında buradan gideceksin."
   Kolunu kuvvetle sıktım.
   "Nereden biliyorsun?"
   "Nicedir durup sana bakıyorum. Tek bir insanın içinde bunca hayat, bunca huzursuzluk mümkün değil. Natal küçük bir kent, oysa sendeki bu tutkuya kocaman bir dünya gerek."
   "Annemle şey hakkında konuştun mu?.."
   Bir sigara daha yaktı.
   "Bu kadar çok içme. Birkaç dakika içinde bu üçüncüsü."
   Sigaranın, parmakları arasında parçalandığını, dumanının yere doğru yayıldığını gördüm.
   "Bu hafta kendimi ruhsal olarak hazırlamaya başlıyorum."
   Saatime baktım. Birisi beni ana kapıda merakla bekliyor olmalıydı. Babam, hareketimden tahmin etti.
   "O kız mı?"
   "Evet."
   "Seninle onun hakkında konuşmak istiyordum, oğlum."
   "Kavga etmeyeceğiz, değil mi? Bugün kavga etmek istemiyorum, baba."
   Sustu. Konuşması için ısrar ettim yoksa içimde müthiş bir vicdan azabı kalacaktı.
   "Konuşsana."
   "Duyduğum bazı yorumlar, yakınmalar, şikâyetler..."
   "Hepsi de bir flört yüzünden. Ha anladım. Bu dedikodu o şeyin marifeti..."
   "Ablan hakkında böyle konuşma."
   "Çocukluğumdan beri, bütün ömrüm boyunca hep böyle oldu. Hayatım, o Tanrı'nın cezası entrikalarıyla, ortalığı karıştırmalarıyla, çocukluğumu mahvetmesiyle geçti. Hiç evden gizli, istediğim gibi yüzemedim, bir sevgili edinemedim, çünkü hop, o cehennem zebanisi ortalığı birbirine katardı. Şimdi de şortumu tutturdu. Hani ben şişkonun, koca göbeklinin biri olsam, tabii ki böyle bir mayo giymezdim. Oysa, benim durumumda, yüzerken çok daha rahat oluyor. O, dilinin yarısını kesip atsın ben de mayomu çıkarıp atayım..."
   "Neden ablanla hiç geçinemiyorsun? O senin tek ablan. Onu ne bir sinemaya götürürsün ne bir gezmeye ne de başka bir yere. Benim zamanımda ablalarım benim en yakın arkadaşlarımdı..."
   "Yapamam baba. Sana yalan söyleyecek değilim. Benim gücümü aşan bir şey bu, ondan nefret ediyorum... Neden bugün yeniden kalkıp sorun yaratıyor?"


José Mauro De Vasconcelos​  - Delifişek

Çevirmen: İnci Kut, s.56-57


  Fütürist aniden ümit ve iyimserlikle, göz kamaştırıcı yarınların tanımı yapmaya başladı. Langdon'ın hayal etmeye hiç cesaret bulamayacağı bir gelecekten bahsediyordu. 
   Teknoloji öylesine masrafsız ve kolay ulaşılır bir hale gelecekti ki, zenginlerle fakirler arasındaki uçurumu kapatacaktı. Çevreci teknolojiler milyarlarca insana içme suyu, besleyici gıda ve temiz enerji sağlayacaktı. Gelecekte genomik tıp sayesinde Edmond'ınki gibi kanserler yeryüzünden silinecekti. İnternetin dehşet verici gücü sonunda dünyanın en ücra köşelerinde bile eğitim için kullanılacaktı. Montaj robotları insanı zihin uyuşturan işlerden kurtaracak, böylece henüz hayal edilmemiş daha tatmin edici sahaların kapısı aralanacaktı. Ve her şeyden önemlisi geleceğin çığır açıcı teknolojileri, mevcut dünyanın en ihtiyaç duyulan kaynaklarını gereksiz kılacak, böylece bu kaynaklar yüzünden yapılan savaşlar sona erecekti. 
   Langdon, eski öğrencisinin gelecek kurgusunu dinlerken yıllardır hissetmediği bir duyguya kapıldı. O sırada milyonlarca izleyicinin aynı şeyleri hissettiğini biliyordu. Gelecekle ilgili beklenmedik bir iyimserlik duyuyordu. 
   "Yaklaşan bu mucizeler dönemiyle ilgili tek bir üzüntüm var." Edmond'ın sesi ani bir duygusallığın etkisiyle çatallaştı. "Maalesef buna şahit olacak kadar dünyada kalamayacağım. Bir süredir, en yakın arkadaşlarımın bile haberdar olmadığı bir hastalığın etkisindeyim... Anlaşılan, planladığım kadar uzun yaşamayacağım." Yüzünde dokunaklı bir gülümseme belirdi. "Siz bunları seyrederken benim yalnızca birkaç haftam... hatta belki de birkaç günüm kalmış olacak. Lütfen şunu iyi bilin dostlarım, bu akşam sizlere seslenmek hayatımda yaşadığım en büyük zevk ve onurdu. Dinlediğiniz için teşekkür ederim." 
   Dünyaya seslenmekte olan arkadaşlarını ayakta seyreden Ambra ile Langdon aynı anda hem hayranlık hem de üzüntü duyuyorlardı.
   Edmond yeniden konuşmaya başladı. "Şu an tarihin ilginç bir kıyısında duruyoruz. Dünya baş aşağı olmuş gibi duruyor, hem hiçbir şey hayal edildiği gibi değil. Ama kararsız durumlar daima büyük değişikliklerin habercisidir. Dönüşümlerden hemen önce kargaşa ve korku baş gösterir. Sizlerden insanın yaratıcılık ve sevgi yeteneğine inanmanızı istiyorum; çünkü bu ikisi birleştiğinde her türlü karanlığı aydınlatacak güce sahip olur."
   Langdon, Ambra'ya baktığında gözlerinden yaşların süzüldüğünü fark etti. Ölümcül hastalığın pençesindeki arkadaşı tüm dünyaya son sözlerini söylerken uzanıp nazikçe kolunu ona doladı.
   Edmond devam etti. "Belirsiz bir yarına doğru ilerlerken, kendimizi henüz hayal edemediğimiz çok daha büyük bir şeye dönüştürüyoruz. Bunu yaparken Churchill'in bilgece uyarısını unutmayalım: 'Büyüklüğün bedeli sorumluluktur.'"

Dan Brown - Başlangıç

Çevirmen: Petek Demir, Altın Kitaplar, s.427-428





  Kışın kısa süren günleri geldiğinde, akşam karanlığı da biz daha akşam yemeğini bitirmeden çökerdi. Sokakta buluştuğumuzda evler de karanlık oluyordu. Üstümüzdeki gökyüzü boşluğu her daim değişen menekşe rengiydi, sokak lambaları kendi cılız fenerlerini ona doğru kaydırmaktaydılar. Soğuk hava yakıyordu, vücudumuz kızarana kadar oynuyorduk. Bağırışmalarımız sessiz sokakta yankılanıyordu. Oyunumuzun hızıyla evlerin arkasında kulübelerden çıkan vahşi kabilelerin saldırısına uğradığımız karanlık ve çamurlu patikalara dalıyorduk, oradan çöp kutularından kötü kokuların yükseldiği karanlık sular damlayan bahçelere ve faytoncunun atını tımarladığı ya da tokalı koşumlardan müzik şıngırdattığı karanlık ve kokulu ahırlara geliyorduk. Sokağa geri döndüğümüzde ise mutfaklardan süzülen ışık tüm alanı doldururdu. Eğer eniştemi köşeden dönerken görürsek onun eve girdiğine emin olana kadar gölgede saklanırdık. Yahut Mangan'ın ablası evin önüne çıkıp kardeşini çaya çağırdığında, gizlendiğimiz gölgeden sokakta bir aşağı bir yukarı gezinmesini seyrederdik. Kapı önünde duracak mı yoksa içeri mi girecek diye beklerdik; eğer içeri girmeyip kapı önünde kalırsa o zaman gizlendiğimiz gölgeden çıkıp uysal uysal Manganların merdivenlerini çıkardık. Bizi beklerdi, vücudu aralık kapıdan süzülen ışıkla belirginleşirdi. Erkek kardeşi onun dediğini yapmadan önce ona sataşırken, ben de parmaklıklara yaslanıp ona bakardım. Elbisesi vücudunu hareket ettirdikçe sallanırdı ve yumuşak, ip gibi örgülü saçları bir o yana bir bu yana savrulurdu.
   Her sabah evin ön salonundaki yere uzanır onun kapısını izlerdim. Görünmeyeyim diye perdeyi de çerçevenin sonunda bir iki santim kalana kadar çekmiştim. Kapının önüne çıkınca kalbim hop etmişti. Koridora koştum, kitaplarımı kaptım ve peşi sıra yürümeye başladım. Kahverengi endamını gözümün ufkundan hiç çıkarmadım. Yollarımızın ayrıldığı yere yaklaştığımız zaman adımlarımı hızlandırıp onu geçtim. Her sabah tekrarlanan bir şeydi bu. Birkaç gündelik sözün dışında onunla hiç konuşmamıştım ama adı, deli dolu kanım için bir çağrı gibiydi.

James Joyce - Dublinliler

Çevirmen: Merve Tokmakçı, Aylak Adam, s.38-39 *



 Akıl, çıkarını düşündüğü için, yararlanmak istediği için, büsbütün yok etmezdi. Fakat ben suçsuzdum; beni, bu toplumun hukuk anlayışı çileden çıkarmıştı. Bilerek işlenen suçlardan korkuyordum sadece; oysa beni her gün suçlu duruma düşürmek için binlerce tuzak kuruluyordu. Bununla başa çıkamazdım. Aslında, okuduklarımdan sezdiğime göre (hiç bir şey açıkça ifade edilmiyordu bu satırlar içinde), insanın bilmeden suç işlediğine de inanılmıyordu; raslantının, kör kuvvetlerin filân, kendini aldatmak olduğu kabul ediliyordu. Sonunda dayanamadım bunlara; bir köşeye büzüldüm kaldım. 
   O köşede ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum. Uyuyup uyumadığımı da bilmiyorum. Uyku ile uyanıklık arasındaki fark azalmıştı herhalde. Düşündüğümü hatırlıyorum. ne düşündüğümü bilmiyorum. Uykuda düşündüm galiba. Kendi başımın çaresine bakamayacağımı düşündüm sonunda. Bunu hatırlıyorum, en son düşüncemi. Aklıma bir baktırmalıyım, dedim; kendimi uzmanların eline bırakmalıyım. Ben her şeyi birbirine karıştırdım; onlar daha iyi bilirler. Bni hiç olmazsa, benim gibi olan insanlarla bir araya koyarlar. Çevremdeki bağırışların, delice konuşmaların ne önemi var? Bir şey anlayamıyorum ki kelimelerden, cümlelerden. Karışık düşünmeyi bıraktım; basit bir iki söz üzerinde yoğunlaşmayı denedim. Telefon, dedim telefon. Açılsın ve bir doktor, dedim, bana gelsin. Telefona bak, dedim. Sık sık yokla. Bir rehber aldır. Ne rehberi? Telefon rehberi. Kime aldırayım? Bakkala, bakkala. Sana çok iyiliği dokundu. Rehber aldır. Rehber aldır. Telefona bak. Neden? Açılmış mı diye. Peki. Telefona bak. Az düşün. Sağlam düşün. Telefon. Bakkal. Rehber. Doktor. Doktoru ara.
   Telefon açıldı sonunda. Birden ses geldi açınca, düdük sesi. Tam açıldığı anı yakalayamadım gene. hiç bir zaman, olmamak ile olmak arasındaki kesin geçişi görememişimdir.(Güneşin tam doğduğu, yaprağın tam açtığı zaman; benim, bir şeyi ilk düşündüğüm an.) Doktor, olur hemen gelirim, dedi. Ve çabuk geldi. (Özel arabası vardı.) Bu işlerin ustası olduğu için, tanışırken ve konuşmaya başlarken güçlük çıkarmadı.Ona içimi döktüm. Artık kendimi savunacak gücümün  kalmadığını söyledim.  Bir akılsızlar evine yatırılamaz mıydım? Başka türlü bu evden dışarı çıkacağım yoktu.(Bu doğruydu.) Açıklamak istemediğim bazı nedenlerle, evimden ayrılmak aşağı yukarı imkânsız bir duruma gelmiştir.  Beni ancak bir doktorun, belirli bir hastalık teşhisiyle buradan alıp götürmesi mümkün olacaktır, efendim. Diyelim ki, tehdit edildiğimi, beni evde oturmak zorunda bıraktıklarını sanıyorum.(Kendime deli süsü veriyordum; başka çarem yoktu.) 'Fobi' ya da 'mani' ile biten birtakım kelimeler saydı bana. Yok canım, ben durumumu biliyorum doktor. Ona, okuduğum kitapları gösterdim. Beni cahil sanmasını istemiyordum. Kimsenin bilmediği büyü kitaplarını bile okuyorum, bakın. Gözlüklerini taktı. Benim bir 'vaka' olduğumu söyledi. Bunu da biliyordum. Mesele, kitaplarda gördüğünüz kadar basit değil; bu bir tıp olayıdır, bir tedavi meselesidir. Bu işlerde amatörlük tehlikelidir. (Bunu da biliyordum.) Fakat doktor bey, duvarların (bahçe duvarları, demek istiyorum) bütün imkânlarını, sınırlarını denedim; biliyorsunuz, duvarların ötesi ancak düşünülebilir, hayal edilebilir. Bunu kendi imkânlarımla yapamam, beni oraya götürmelisiniz. Düşündü. Ben durumunuzu çok ilerlemiş bulmuyorum, henüz bunu gerektirecek bir şey (o, şey demedi tabiî) görmüyorum. Çok rica ediyorum, sonra çok geç kalınmış olacak. Bilmem ama, nasıl söylesem (düşündü) toplumun içinde durumunuzun sarsılabileceğini hiç düşünmediniz mi? (Düşünmedim.) Bu sırada nasıl düşünebilirim efendim? Her zaman düşünmeli, geriye dönme ihtimalini her zaman hesaba katmalı. Hastaneden çıktıktan sonra... Bilmem anlatabiliyor muyum? (Anlatabiliyordu.) Bence insan açık vermemeli; çevre kötüdür biliyorsunuz. (Biliyordum.) Yapacak bir şey yok demek? Biraz daha düşünün, beni istediğiniz zaman arayın. Giderken de güçlük çıkarmadı, belki zamanı değerli olduğu için ayrılış törenini uzatmadı. Gitti. (Anlıyordum doktor da onlardandı. Anlıyordum; düşünmemekle birlikte anlıyordum.)

Oğuz Atay - Korkuyu Beklerken

İletişim Yayınları, s.87-89



 Karanlığın içinden artçı depremleri andıran adımlarıyla, yıldızları sarsarak geldiler. Peşindeydiler. Bünyamin önünü görmeden koşuyordu. Zemin daha önce hiçbir dilde telaffuz edilmemiş, Bünyamin’in gerilen bacaklarında adını arayan hevesli bir bilinmezlikti. Tanımadığı adamlardan bilmediği istikametlere kaçıyor, fırsat buldukça arkasına dönüp peşindekilerin yüzlerini seçmeye çalışıyordu. Nefesi tükeniyordu. Yüreği köpürmüş bir atın çiftesi olup dövüyordu göğsünü. Her nefeste gırtlağına biriken toplu iğneleri yutkunmaya dahi vakit bulamıyordu. Başını çevirip tekrar ardına baktığında iyice yaklaştıklarını gördü. Hızını arttırmak için var gücüyle atıldığında ayağı bir taşa dolandı; düştü. Düşerken gökte en başından beri sallanıp duran yıldızları da aldı altına. İstemsizce soluduğunda ağzına dolan su, toplu iğnelerle birlikte ciğerlerine kadar aktı. Başını su birikintisinden kaldırıp içinden bir Bünyamin daha çıkartırcasına şiddetle öksürmeye başladı. 
   Bünyamin kendini toza dumana bulayan bir katır gibi öksürükler içinde debelenirken kara ayaklar gelip çevresini sardı. Etrafta en ufak bir ışık hüzmesi dahi olmamasına rağmen rugan ayakkabıları parlıyordu hepsinin. Bakışlarını yukarıya kaldırdı Bünyamin. Ayakkabıları gibi giysileri de birbirinin aynıydı. Biraz daha yukarı baktığında ise ruhu bir afiş gibi gerilip kaburgalarına yapıştı. Gözleri irileşip yabancılaştı. Bünyamin’den ayrı bir kişilik kazanıp dehşet içinde koşmaya devam ettiler. Sarkık dillerin geceyi yapan kör karanlığın içinde gümüş birer bıçak gibi parladıklarını gördü. 
   Gözlerini yeniden yumduğunda cebindeki çakmağı anımsadı. Lakin cebinin yerini bir türlü hatırlayamıyordu elleri. Titrek birer kuş olup havada serseri kanatlar şakırdattıktan sonra dönüp yine karnının üzerinde birleşiyordu. Bünyamin’in bu haline acıyan çakmak kendini çıkartıp yaktığında üstüne dikilmiş cellat bakışları buldu. Cellat ve tanıdık yüzler… Ayakkabıları, giysileri gibi yüzleri de birbirinin aynıydı. Islak burunlarından, sarkık dillerinden yükselen duman Bünyamin’in saçlarına değip buharlaşıyordu. Kımıldayamıyordu Bünyamin. Şaşkınlık içinde, etrafını çevrelemiş iyi giyimli, çocuk bakışlı köpeklere bakıyordu. Köpekler ellerini ceplerine götürüp birer paket kâğıt mendil çıkardılar, Bünyamin’e uzattılar. Hangi yüzü seçeceğine karar veremeden sesini çevreleyen duvarları yıkıp şaşkınca haykırdı gecenin içine: “Bosi!”
   Bir heyelan gibi kayarak uyandı Bünyamin. Yaz sağanağı, sac çatının gövdesinde zamanın gagasıyla açtığı geveze deliklerden sızıp yüzüne damlıyordu. Hurdalığın bir kısmı yağmurlu havalarda da çalışabilmek için sac çatıyla kaplanmıştı. Bünyamin kulübenin üzerine eski bir yatak uydurmuş, öğle yemeğinden arttırabildiği kısacık zamanlarda kulübenin damında, çatının altında uyumayı alışkanlık haline getirmişti. Fakat ters giden bir şeyler vardı dünden beri. Haziran koca karınlı, sarkık derili, ufunet kokulu bir hezeyan olup üzerine serilmişti.  Doğrulup köpeğin olması gereken boş yuvaya baktı önce. Durmuş Ali’nin çok yağlı ve mavi el yazısıyla girişinin hemen üzerine konduruluvermiş “Bosi’nin Malikânesi” ifadesini gördü. Başka zaman olsa kapıdan kafasını çıkarmış, bıkkın gözleri ve sarkık yanaklarıyla “hiçbir şey değişmeyecek” der gibi bakan köpeği de görürdü. Aralarında gizli bir mutabakat vardı Bosi’yle. Bünyamin uyuduktan tam elli dakika sonra köpek kurulmuş bir saat gibi havlamaya başlıyor, Bünyamin uyanana kadar da susmuyordu. Artık yoktu Bosi. Sır olmuştu. Patron biricik köpeğini iki gün boyunca boşuna aramış, hiçbir yerde bulamamıştı. 
   Kulübenin demir basamaklarını ağır ağır inerken gördüğü kâbusa bir anlam yüklemeye çabalıyordu Bünyamin. Kimse yoktu ortalıkta. Patron ve arkadaşları zavallı Abdülnasır’ın küçücük evladı Ahmet’i toprağa vermeye gitmişlerdi. Tesellilere yabancı, vedalara dilsiz olduğundan cenaze boyunca hurdalıkta nöbetçi kalmaya hemen gönüllü oluvermişti. Eski tulumbaya doğru yöneldi. Bir eliyle tulumbanın koluna çöküyor, öteki eliyle kış boyunca toprağın altında soğuk masallar biriktirmiş kuyu suyunu yüzüne çarpıyordu. Soğuktan mıdır, masallardan mıdır, yoksa tulumbanın kolundan yükselen yaslı gıcırtıdan mıdır, Abdülnasır’ı düşündü. Narin ellerinin derileri paslı demirlere yapışıp giderken adını yapan harfleri de bir bir yitirmişti. Önce a gitti. Sonra b, d, u ve l de a’ nın peşi sıra gittiler. Geriye sadece Nasır kaldı. Hem adında hem avuçlarında... Durmuş Ali ve Cuma’nın dilinden herkese sirayet etmişti yeni adı; Nasır aşağı, Nasır yukarı günleri başlamıştı. 
   Yemekte gün aşırı çıkan yeşil mercimeği kaşıklarken, tatlı aksanıyla “Vallah devlet zalimdir, patron daha zalimdir” deyişini getirdi hatırına. Durmuş Ali’nin ve Cuma’nın gün boyu süren tacizlerine aldırmadan bir karınca gibi çalışan, buna rağmen de üçte bir yevmiye alan bu Suriyeli; kara, zayıf bir örümceği andıran adamı gördüğü ilk andan itibaren sevmişti.
   Küçücük Ahmet’i ise hiç görmemişti. Haberini almıştı yalnızca. Kuşlar maviliklerden akıp gelip çocuğu anlatmıştı. Kırmızı ışıklarda koşturup duran minik ayaklarının nasıl üşüdüğünden, cebindeki mendilin beyazını boyunun yetmediği camlara nasıl buladığından, bir sonraki kırmızı ışığa kadar içinden hangi kavuniçi oyunları oynadığından, bilmediği bir dilde yalvarmanın minicik ruhuna kondurduğu küçük morluklardan bahsetmişlerdi. 
   Baskı makinesinin şalterini kaldırdığında binlerce beygirlik motordan tembel bir horultu şahlanıp hurdalığın dört bir yanına koşmaya başladı. Durmuş Ali’nin içlerini soba boruları, emaye eskileri ve artık hiçbir işe yaramamanın hüznüyle malul kap kacaklarla doldurduğu varilleri makinenin ağzına bir bir sürmeye başladı. Pompaya çöktüğünde makinenin tablası ağır ağır indi. Varil derin bir inilti çıkartarak kendi üstüne çöktü. Pompa basınçla karşı koymaya başlayınca bu sefer kolu yukarı kaldırdı. Yediği baskıyla bir bisiklet tekeri gibi incelen varili makineden çıkartıp kenara yuvarladı. Sonra varillere bakıp Nasır’ın anlattıklarını getirdi hatırına. “Bir varil bombası” demişti. Nemlenen gözlerini Bünyamin’in hiç görmediği coğrafyalara götürüp çöl rüzgârlarında kurutmuş ve devam etmişti. “Karım ve beş çocuğum öldü. Sadece Ahmet’i kurtarabildim.”
   Yeniden içleri hurda dolu varillere baktı Bünyamin. Başka bir coğrafyada bu teneke bidonların insan öldüren bir silah olarak kullanıldığını bilmek tüylerini bir kere daha ürpertti. Bir diğer varile uzanırken iki gün önceyi düşünüyordu. Şehrin içinde bir yerde, eski bir şantiyenin hurdalarını yüklüyorlardı. Öğle yemeği için yakındaki markete yaz helvası ve kola alamaya gittiğinde ansızın Şükran’la karşılaşmıştı. Yanında altın bir para gibi sapsarı bakan, incecik bir başka kız vardı. Neşeli kıkırtıları market raflarını teker teker yoklayıp çıktıkları yere, bembeyaz dişlerinin ucuna, değiyordu yeniden. Bir anda Şükran’la Bünyamin göz göze gelmişler ve Şükran kaçırıvermişti bakışlarını. Yanındaki altın kızı da sürükleyip başı önde, ivecen adımlarla terk etmişti marketi. Bünyamin şaşkın, içinde kahır çiçeklerinin tomurcuklanışını duyarak bir müddet arkasından bakakalmıştı. Ne köpeğin kayboluşu ne de küçücük Ahmet’in talihsiz ölümü iki gündür aklını kurcalayıp duran soru kadar tesir göstermiyordu ruhunda. Şükran neden utanmıştı? 
   Okul sıralarında ekmek arası patatesi, ayranı ve çocukça bir aşkı paylaşanlar onlar değil miydi? Kırmızı bir dudağın, ılık bir sesin çevrelediği ağzından tatlı sözler şakıyan o kız Şükran değil miydi? “Bu dünyada yapayalnız kalabilmek için sana ihtiyacım var” demişti upuzun teneffüslerden birinde. Sonra boynuna hatırladıkça hâlâ kanatları kıpırdayıp duran kelebekten bir öpücük kondurmuştu. Bünyamin doğduğu andan itibaren büyüttüğü eksikliğin eşiğinden atlayıp o büyülü öpücüğün dolaylarında tamam olmuştu. 
   Ya şimdi neden utanmıştı Şükran? Kirli giysilerinden belki. Kara ellerinden, kuruyan terinin gömleğinde bıraktığı tuz lekelerinden, küf kokusundan... Belki de her şeyden...
   Pompaya tekrar çöktüğünde gelecek zaman belirsizlikleri hücum etti aklına. Üniversiteyi kazanıp başka bir şehre gitmeyi düşledi. Şükran’la birlikte. Aynı şehir, aynı okul, aynı denizin kıyısı, aynı sokaklar, belki aynı vapur... 
   Hayal gücünü gelecek düşleriyle meşgul tutarken Cuma’nın iş eldivenleri takıldı gözüne. Yıpranmış parmak uçlarındaki küçük delikler devasa girdaplar doğurup yuttu Bünyamin’in düşlerini. Durmuş Ali’nin memnuniyetsiz sesi yankılanmaya başladı kulaklarında. 
   “Yemekte gene yeşil mercimek çıkmış. Bu namussuz patron şu iti bile daha iyi besliyor bizden.” 
   Köpeğin yokluğunun delili olan boş kulübeye dikti gözlerini Bünyamin. Bosi’nin önüne atılan tavuğu Cuma ve Durmuş Ali’nin düşman bakışlarından kaçırırcasına aceleyle çiğnediğini görür gibi oldu. Nasır yazıhanenin merdivenlerine çömelmiş poşusuyla boynunu kuruluyordu sanki. Henüz küçücük Ahmet bir halk otobüsünün tekerleklerinin altında bir sakız ambalajı gibi çiğnenmemişti. Patron gözlerini uzaklara çevirmiş, tozu dumana katarak gelecek bir atlıyı beklercesine uzak ve uzun bakıyor, kalın parmaklarıyla göbeğini kaşıyordu. Onları bir bir gördüğü seraba yerleştirdikçe, kendisini parça parça yok ediyordu Bünyamin. Kopan her bir parçası aynı soruyu soruyor ve cevapsız kum taneleri olup yele karışıyorlardı. Şükran neden utanmıştı?
   Bünyamin’den geriye yalnızca baskı makinesinin pompasına çöken eli kalmıştı. Varil makinenin muazzam gücüyle ezildikçe kemik çıtırtıları duyuluyor, tuhaf bir koku zuhur ediyor, varilin yırtılan gövdesinden kan sızıyordu. Bünyamin’in artık sırlara karışmış aklına Durmuş Ali ve Cuma’nın mercimeklerini kaşıklarken Bosi’ye yoğun bir kinle baktıkları geliyordu ansızın. Çıtırtılar çoğalıyor, kan gittikçe yoğunlaşıyor ve makinenin tablasından Bünyamin’in ayaklarının basması gereken boşluğa değin akıyordu. Bir köpek ölüsü diş diş sırıtarak buradayım diyordu.

Hektor Vartanyan - Haziran Hezeyanı

Masa Dergi, 7. Sayı



 Hudeyde'ye bir gemi yanaştı. Gözleri çapaklı, yapış yapış köylüler, ağızlarında küflü peksimet kokusu yalpalayarak iskeleye indiler. Çoğunun ayakları şişmişti. Çoğunun kundurası yoktu. Genç sayılmazlardı. Yaşlı sayılmazlardı. Kimi elmalar olgunlaşırken doğmuştu, kiminin doğduğu sene ambarlardan buğday taşmıştı, bazısı tütün dizmelerine, bazısı koza kaynatmalarına yetişmişti. Şimdi kuru dağlar ve tüten deniz yaşındaydılar. Kına yakılmamıştı onlara, arkalarından davul zurna çalınmamıştı. Merasim gereksiz, hepsinin malumu: Ölüm, kutlamalar için fazla hırıltılı, soğuk  ve kanlı. Cepheye bir kez gidenin dönmesi zor zor olmasına ama ikinci kez giden... Hele çöle, o çöle giden...
   Kırk günlük yolculuğun ardından cepheye ulaşmışlardı. Göğe bakamıyorlardı çünkü mavi, rediflerin gözlerini oymak istiyordu. Ölülerini göme göme gelmişlerdi. Külüstür vapurun ambarında iskorbütten sızlayan dişlerini sıkarak oturmuşlar, açlıktan yularlarını kemiren, birbirlerinin yelelerini, kuyruklarını yiyen hayvanların iniltilerine, Harameyn'e kasteden keferenin alnının çatına silahı dayadıkları ânı düşünerek sabretmişlerdi. Limanın rutubetli havasını içlerine çekerken hepsinin gözleri boğazlayacak düşman arıyordu. Fakat Şamiye Burcu'nun ardında sarı bir rüzgârdan başkası yoktu.
   Karargâha giden yolda ordu telef olmasın diye acele ediyordu komutan. Gizlenerek yürümek gerekiyordu. Güneş düşmandı. Yere basarken tozuyan kum düşman, nefes aldıkça adamın ciğerlerini paslandıran hava düşmandı. Sevk için gemiyi bekleyen hastaların ortasında koşuşturup duran tabip beyaz bir sinek gibi uçuşuyordu yaralıların üstünde. İçeriye sığmayan hastaların bir kısmı sedyelerle çadırlara taşınıyordu. Bir er kangrenli bacağını uzatmıştı. Kupkuruydu ağzı, sakallarına kumlar dolmuştu. Kafasını kaldırdı. Uzun uzun göğe bakıp, birdenbire silahını çekti. Bağıra çağıra sıktı güneşe: ''Sön köpoğlusu sön!''
   Sönmeyince kömürleşmiş bacağa boşalttı şarjörü. Yeni gelenler dönüp dönüp baktılar ona. Korkmak, ilk kez o zaman akıllarına geldi. Ölmemekten korkmak. Yine de birkaç gün sonra limandan hareket eden geminin ardından bakarken hepsi delice  yaşamak istiyordu. Yaşamak ve o gemiye tekrar binmek. Güvertedeki direklerinden, kocaman demir makaralara sarılmış zincirlerine kadar her zerresi bahtiyar o gemiye tekrar binmek. İlle de ölünecekse orada, memlekete dönen gemide ölmek. 

Demet Şahin - Uzun Kışın Suçlusu

Şule Yayınları, s.63-65



Bu masal bize, hayatın rutininden çıkarak kahraman olmaya cüret eden Bran'in, ne para kazanmak ne bir şeyi kanıtlamak ne de bir ödül almak için değil, sadece kalbi ona hayata dair daha fazla şeyler olduğunu söylediği ve oyuna atılmaya hazır olduğu için bu yolculuğa çıktığını anlattı. Bran, ilham dolu bir hayat yaşamaya hazırdı.
   Hayat fısıldayarak diyor ki: Siz de hayatın iliğini emmek istiyorsanız; evreni çağırmaya ve oyuna girmeye istekli olduğunuzu ona duyurmaya cesaret etmelisiniz. Ondan sonra işaretleri fark etmeniz, her şeyi bırakabilme ve yola çıkma cesaretini gösterebilmeniz gerek.
   Engelleri görmezden gel ve adaya ulaşana kadar devam et. Bunu bir kez yaptın mı artık geri dönüş yok. Hayatı bir macera gibi yaşamaya karar verip de tam amaçlarına  ulaşmak üzereyken, gene eski konfor alanına geri dönemezsin. Çünkü artık geride bıraktığın o alan yol olmuştur. Bir kez hayallerinin peşinden gitmeye kendini adadığında, önceden bulunduğun yere dönmen artık mümkün değildir. Kendi masalının kahramanı olmayı seçtin. Düşündüğünde başını döndüren o güzel fantezileri eyleme dönüştürmeye karar verdin. İlham dolu hayata hoş geldin! Bu macerada burada seninle olmayan insanları özlersen onlara maceranla ilgili bir şarkı söylemeye ne dersin? Onlarda da senin örneğini izleyip kendi yolculuklarına başlama isteği uyandıracak kadar ilham verici bir şarkı... İlhamla dolu bir hayata öncülük eden kişi, dünyada devasa bir değişim dalgası yaratır. Kendi müziğiyle dans eden, rüzgârlara tohumlar serpen, okyanus dalgalarının üzerinde kendi hayallerini takip eden insanlar ne kadar çoğalırsa, böyle şeyleri başarmak da o kadar kolaylaşacaktır. Hakiki yolunda yürüyen her kahraman, cesaretle yaşaması için sayısız insana ilham verir. Kalıpları kırmayı ve hayatlarını kutunun dışında yaşamayı seçmiş bazı insanlar bencil olmakla itham edilirler. Birinin hayatını tam yaşamaya cüret etmesi bencillik değil, toplumumuza verilebilecek en büyük hediyedir. Bu cesur insanlar, duvarlara, içinden hepimizin uçabileceği pencereler çizerler, başkaları için yollar açarlar. Başkaları adına kendini durdurma. Bil ki; seni sevenler senin özgürlüğünle özgürleşeceklerdir. Hayalini yaşa. Bu dünyaya verebileceğin en büyük hediye budur.

Judith Malika Liberman - Masallarla Yola Çık

Çevirmen: Sibel Subaşı Hill, Hep Kitap, s.253-254



   - Sana renkleri göstereceğim şimdi ama önce kapat gözlerini ve tut elimi.
   En mutlu olduğun andan az önceki anı hatırla. Habersiz... Heyecansız... Kan hâlâ gelmedi  yüzüne, bütün kokular güzel değil henüz. Ve herkes çok da insan değil aslında. İşte onun adı mavi... İster yüz içinde istersen uç... En çok da çek içine, nasıl iç açıyor değil mi? Ama sakın arkana bakma, kirlendikçe lacivert çünkü... 
   Güldükçe turkuaz...
   Kimseye söylemeyeceğine söz verdiğin sırlarını hatırla şimdi, yalnızca sana ait... Sonra dayanamayıp kendini alıp başrolden, bir başkasına anlattığın anı hatırla. Sevinç mi, utanç mı, ayıp mı? Adını sen koy, rengini ben... Kırmızı o... Öfke kırmızısı, utanç kırmızısı, aşk kırmızısı. 
   Boş ver, bilme kan kırmızısını...
   Bir gülüşü hatırla, her hayalin içine serpilişini bir rengin… Kendisi sever mi bu kadar kendini bilinmez; kız mı, erkek mi, her renk bir cinsiyet mi? Sorma, boş ver, sen şekere verdiğini hatırla, pamuk olduğunu aslında… İsimse yüzde tebessüm, dudakta gonca oluşunu… 
   İşte sana pembe, yazarken gülümseten, bir hayal olup açılmayı bekleyen…
   Bir bebeği ilk öptüğün, ilk kokladığın anı hatırla... Hani mis kokan boynu, buruşuk sıcak elleri… Islak ağzı, olmayan dişleri... O yumuşacık ağzıyla seni çenenden sevişini hatırla. Bırak ıslaklığı kalsın orada. İşte sana sarı, yumuşacık, umulmadık... Üzülme ama bil, sarı geçicidir. 
   Sarı zan rengidir...
   Şimdi suya ilk atıldığın anı hatırla. Suyun rengini sen seç. Dalmıştın. Ama derine... Yetmesin, aç gözlerini. Yansın canın, yakan tuz değil biliyorsun. Yok ki kanayan yaran. O alamadığın soluğun adı işte; yeşil... Gözlere yakışan, ayağının altına serilen yeşil... En çok onun altında olduğunu bildiğin yeşil... En güzel yeşil...
   Gözde aşk, tabutta ölüm yeşil...
   Gözlerin kapalıyken gördüğünü düşün şimdi... Elde kir derler, saçta yaş… Beyazda leke, denizde ev… Renk değil o, kandırdılar seni...  Kötü dediler, yas dediler, acı dediler. Onlar derler. Uykunda sana eşlik edendir o, nankörlük niye... Siyah adı ama renk değil... Çok daha fazlası...
   Karartma siyahını...
   Gör kuşağından aşağı düşmek gibi büyümek. Renkleri koyultmak gibi... Siyahın beyazına özlem, çocukluğun rengine, kaldı mı gör kuşağında rengin? Yağmurun yağmayışına mı öfken, yağdırmayan kendine mi? Renklerin aslı sende, sözcükler nafile…
   Şimdi çık buradan, durma aç gözlerini... Ama yine gel, özletme kendini... 
   - Sol elimin sağ elimde ne işi vardı? Hem karışınca bütün renkler beyazdı...

Ayşegül Erözyürek - Gör Kuşağı

Masa Dergi, 7. Sayı



  Papaz gülümsüyor: "Bazen böyle bir çöküşü bizzat Tanrı ister."
   "O zaman Kilise neden bir devletin toplumsal yapısı çöktüğünde zenginlerin tarafını tutar hep? Yani bizim zamanımızda, Kilise neden pencerelerde oturan çocukların değil de daima kereste fabrikasının hissedarlarının yanında yer alıyor?"
   "Çünkü zenginler daima kazanır."
   Kendimi tutamıyorum: "Ne harika bir ahlak!"
   Papaz sakinliğini koruyor: "Doğru düşünmek ahlakın ilkesidir." Bardağını yine boşaltıyor. "Evet, zenginler her zaman kazanacaktır, çünkü onlar daha acımasız, daha alçak ve daha    vicdansız olanlardır. Bir devenin iğne deliğinden geçmesi, bir zenginin cennete gitmesinden daha kolaydır diye Kutsal Kitap'ta bile yazılı."
   "Peki ya Kilise? Kilise iğne deliğinden geçebilecek mi?" 
   "Hayır," diyor Papaz ve yine gülümsüyor, "işin doğrusu bu pek mümkün değil. Çünkü Kilise iğe deliğinin kendisidir."
   Bu papaz muazzam derecede akıllı, diye düşünüyorum, ama yinede haksız. O haksız! Ve şöyle diyorum: "O halde Kilise zenginlere hizmet ediyor ve yoksullar için mücadele etmeyi düşünmüyor..."
   "Kilise yoksullar için de mücadele ediyor," diye sözümü kesiyor, " ama başka bir cephede."
   "Göksel bir cephe değil mi?"
   "İnsan orada da şehit düşebilir."
   "Kim mesela?"
   "İsa."
   "İyi ama o Tanrı'nın kendisiydi ya! Peki, sonra ne oldu?"
   Papaz kadehime şarap dolduruyor ve düşünceli bir şekilde önüne bakıyor. "Günümüzde birçok ülkede Kilise'nin durumunun kötü olması iyi," diyor alçak bir sesle. "Kilise için iyi."
   "Olabilir," diye kısa bir cevap veriyor ve heyecanlanmış olduğumu fark ediyorum. "Fakat yeniden penceredeki şu çocuklara dönelim! Sokaktan geçerken şöyle dediniz: 'Beni selamlamazlar, çünkü beyinleri yıkanmış.' Siz akıllı bir insansınız, çocukların beyinlerinin yıkanmamış olduğunu, aksine sadece zıkkımlanacakları bir lokma ekmekleri olmadığını bilmeniz gerekir!"
   Papaz kocaman gözlerle bana bakıyor. 
   "Onların kışkırtılmış olduklarını söyledim," dedi yavaşça, "çünkü Tanrı'ya artık inanmıyorlar."
   "Bunu onlardan nasıl bekleyebilirsiniz!"
   "Tanrı bütün sokaklardan geçer."
   "Nasıl olur da Tanrı o sokaktan geçer, o çocukları görür de, onlara yardım etmez?"
   Papaz susuyor. Yavaşça şarabını içip bitiriyor. Ardından bana yine kocaman gözlerle bakıyor: "Tanrı dünyadaki en korkunç şeydir."
   Ona bakakalıyorum. Doğru mu duymuştum? En korkuncu demek ha?
   Papaz ayağa kalkıp pencereye yaklaşıyor ve mezarlığa bakıyor. "Tanrı cezalandırır," dediğini duyuyorum papazın.
   Nasıl gaddar bir Tanrı'dır ki bu, diye düşünüyorum, biçare çocukları cezalandırıyor!
   Şimdi, papaz bir yukarı bir aşağı yürüyor. 
   "İnsan Tanrı'yı unutmamalı," diyor, her ne kadar bizi niçin cezalandırdığını bilmesek de. Ah, özgür bir irademiz hiçbir zaman olmasaydı keşke!"
   "Anladım, ilk günahı kastediyorsunuz!" 
   "Evet."
   "Ben buna inanmıyorum."
   Papaz önümde duruyor.
   "O zaman Tanrı'ya da inanmıyorsunuz."
   "Doğru. Tanrı'ya inanmıyorum." Sonra suskunluğu parçalıyorum "Dinleyin," diyerek, çünkü artık konuşmak zorundayım, "Ben tarih okutuyorum ve İsa doğmadan önce de bir dünyanın olduğunu çok iyi biliyorum, artık dünya, Yunan dünyası, ilk günahın olmadığı bir dünya..."

Ödön Von Horvath - Tanrısız Gençlik

Çevirmen: Oktay Değirmenci, s.61-63



  Kendime o kadar acıyorum ki çünkü senin bakışında bir insan olarak tanıtıldığıma üzülüyorum. Tanıtılmak başkadır, gerçek bambaşka. Evet sevdim sandım, insan gibiyim sandım. Sana burada kendim için değilim desem inanır mısın? Toprak bir iliğin çömleğidir; kendi içinde uyumludur. Sana gülerdim. İnce ruhlu güzel dışvarlık, neden hiç kimseyi sevmiyor derdim. Şimdi ise her gün dostluk, sevda, sonsuzluk, yani düşüncelerle seni kendimden üstün buluyorum. İnsan sevmelidir. Ama neyi sevmelidir? Kimi sevmelidir? Nasıl sevmelidir? Bunları sakin ruhsal bunalımlar sanma. Bilinçliyim. İç diye bir şey var. Kurtarılmayı bekleyen içler, kurtarılmayı bekleyen dışlar! Herkes, bütün evren bekliyor! Bizi. bilici değilim.
   Hatta düşündüm de, seninle bir gün kararlaştıralım, insan olmadığımızı îlan etmenin, ‘’kendinde insan’’ olmadığımızın bir kutlama günü, kırmızılardan bir kırmızı. Her şey söz’le mi başladı, sev’le mi, nur’la mı Jale? işte ölü insanlar olduğumuzu kabullenmenin günü bir kıyıya gideriz. Deniz kıyısına, kumsala, deniz yaratıklarının ufalanmasından oluşmuş antik kum. Orası bizim, ileride her nasılsa bir gün birbirimizi yitirirsek, ne de olsa yitireceğiz ölerek, artık düşünce, sevda toprak olur, meskenimiz olsun; anımsadığımız zaman, yalnız dahi olsak gidelim oraya, dünyadaki anılara, dostluğa, sonsuza bakmak, bir daha onları canlandırmak adına koşalım, her yıl o gün o saat varsak buluşalım, yoksak tek tek.
   Denizi ikimiz de severiz, ne dersin? Yıllar yıllar sonra da yağmur yağsa, gündelik kafalardan arınarak kim önce ölmüşse kalan onu ansın. O kutsal yerde orası bir tapınaktır artık, geçmişi de düşünmek için daha rahat bir vüsat bulabiliriz alnın aklığı gibi, alın kemiğine yapışık olan kutsal et! Çünkü kimi durumlar insanı düşünmekten de alıkoyuyor, örneğin evlerimiz. Biri yatan biri kalkan anne ve babalar. Şimdi bir icat çıkardılar, annem babamın bir seccade boyu gerisinde namaza duruyor! Buna gülümseyeceksin!
   Buluşmak için daha güzel yerler de düşünebiliriz. Çamlık gazinosu Küçük Yalı’da. Hani dallarını denize doğru ahtapotça uzatmıştır, yakalamak üzere güneşi, büyük adada da var; giderdik, Reha karşılardı bizi, Mez Gazinosu ya da Ayazma, o işsiz, yeşillik dolu kuytusu Arnavutköy’ün, cennet bahçesi?
   Doğanın kökleri de var, yokluğun bilinçsel bütünlüğü.

Leylâ Erbil - Mektup Aşkları

Türkiye İş Bankası Yayınları, s.35-36



 Kalp atışı Franz'ı yataktan kaldırdı, düzenli bir şekilde artan bir kütleme sesiydi bu. Bir süredir uyanır uyanmaz rüyalarını yazıya geçirme konusunda kendini eğitebilmeyi az da olsa başarmıştı. Hemen her gece kibriti eline alıyor ve titrek mum ışığında, yatağının altına sakladığı kareli kâğıtlara karışık bir kafadan çıktığı belli olan bir kaç kelime karalıyordu. Zahmetli bir işti bu ve başta hiç bir işe yaramamıştı. Aslında bunu sırf profesöre olan sevgisinden ve bunu yapmadığında kendini içten içe kötü hissettiği için yapmıştı. Diğer yandan, bu gece not alma işi son günlerde gerçekten de bir alışkanlığa dönüşmüştü. Zorlukları aşma becerisi açısından elinden geleni yaptığına dair hoş bir his bırakıyordu üzerinde. Veya belki de ufak bir rahatlama ve tatmin duygusu gibi bir şey. Franz bunun ne olduğunu tam olarak söyleyemiyordu ama aslında bu onun için çok da önemli değildi. Az önce rüyalarını not etmişti ve sonraki birkaç saati rüya görmeyeceği için huzur içinde uyuyarak geçirebiliridi. İşte bu, katlanmak zorunda olduğu bütün zahmetin tek faydalı yan etkisiydi. 
   Atter Gölü üzerinden bir uçuş, yazdı Franz, eğri büğrü çocuk yazısıyla, biri arkamdan bağırıyor, buharlı gemiler güzel, balıklar değil. Görünen o ki, profesör şapkasını kaybetmiş, annemse uzaklardan bir yerden el sallıyor. Kâğıtla kalemi yatağın altına yerleştirdi ve mumu üfleyerek söndürdü. Gözlerini kapattığında mum ışığı göz kapaklarının ardında titremeye devam etti. Ah, diye düşündü, belli ki sadece hatıra hışırtısı değil, hatıra titremesi diye bir şey de var. Kendini tutamayıp bir süre kıkırdayarak güldü. Salzkammergut'tan ayrıldığından bu yana, olabileceklerini tahmin bile edemeyeceği bazı düşünceler geliştirmişti. Muhtemelen bu düşüncelerin büyük çoğunluğu tam bir saçmalıktı. Ama yine de ilginçti. Yan tarafına döndü, gözlerini kapadı ve kendini kendinden uzaklaşma hissine bıraktı.

Robert Seethaler - Tütüncü Çırağı

Çevirmen: Oktay Değirmenci, Jaguar Kitap, s.127-128


 "İclâl gidiyor. İşte, Vediacığım, sevmesini bunlar biliyorlar. Susarak sevmesini. Erkek susar, kadın da. " Beni seviyor musun?"lar yok. "Daha az mı çok mu?"lar yok. Maziden ve istikbalden şüpheler yok . Emniyet yüzde yüz. Fedakârlık bitirmiş. "Ben seninim sen benimsin. "O kadar: "Sözlüyüm" diyorlar. Bitti. İki taraf da ölünceye kadar öteki için parçalanmayı göze alıyor. Sessiz. Aşk mektupları, sitemler ve tehditler yok. Mutfakta bir tıkırtı. İclâl, Mustafa'sının çorbasını pişiriyor. Hep onu düşünüyor. Yirmi sene, elli sene hep onu düşünecek. Mustafa eşikte görünüyor. Sessiz. Dil dökmüyor. Dil olmayan yerde yalan olur mu? Onun bir İclâl'i var. Dünya o. Mağrur, susuyor. Vazife saati. İcâl daha çorbayı pişirmedi. Ne ciddiyet!...
   "Sevmesini bunlar biliyorlar. Bunlar olmasa dünya ne kadar tenha ve hazin olur. Anladın mı Vedia Hanım? Günde on defa Chopin çalsan bunu onlar kadar anlayamazsın.
   "Bizim aşklarımız tam sevgi olmadığı için, mânilere rastladığı için, taşlara çarpan su gibi kabarıyor, sıçrıyor, dağılıyor, gideceği yere rahat gidemiyor. Bütün tereddütlerimiz, şüphelerimiz, korkularımız, itimatsızlıklarımız , küçük görüşlerimiz, kendimize göre güvenemeyişlerimiz, iç çekişmelerimiz, öfkelerimiz, isyanlarımız, hepsi, hepsi. aşkımızın tam olmamasından, yolunu bulamamasından. Bizimkisi aşk değil, aşk hastalığı; onlarınki aşk hastalığı değil, aşk."
   Orhan birdenbire defteri kapadı ve hastanın karyolasına baktı. Vedia uyuyordu. İniltileri azalmıştı.
   Onun yüzünü yakından görmek isteyen Orhan, yerinden kalktı, yatağa yaklaştı ve üstüne eğildi. Vedia'nın başı sol tarafa doğru kaymıştı. Saçlarının terden ıslanarak birbirine yapışmış telleri sağ yanağının üstüne doğru uzanıyor, ona bahçede ip atladığı için terlemiş ve hemen yatağına girerek uyumuş genç bir kız çocuğunun mâsum, hırçın ve samimi portresini veriyordu. Yalnız dudağının kenarından çenesine kadar uzanan keskin bir çizgi hastalıklara gösterdiği mukavemetleri hulâsa ederek yüzünün gençliğine ansızın hudut çiziyordu. Orhan dudaklarını Vedia'nın  hummalı yanağı üstüne koydu. ve bir müddet, öylece kaldı.
   Sonra doğruldu. Kızda hiçbir hareket yoktu. Orhan birdenbire onu uyandırmak, yatağın içinde oturarak kollarının arasına almak ve gözlerinin içine bakarak, bütün ruhunu bir kelime ile boşaltır gibi "Vedia!" diye bağırmak istiyordu. "Vedia! Kalk! Uyan, Vedia, uyan, kalk ruhum, biz de onlar gibi sevişeceğiz, kalk, onlar gibi sessiz, onlar gibi arızasız ve macerasız, onlar gibi romansız... Mustafa ile İclâl için yazdıklarını bütün ömrümde unutmayacağım, Vedia, o satırlarla aşkı sen keşfetmiş oluyorsun. Ruhum, on bin senedir bilinmeyen şeyi sen anlıyorsun. Bu bir keşiftir, Vedia, dünyanın keşfi kadar büyük bir keşiftir. Kalk. Bu keşfi yapan insan böyle yatıp kalmamalıdır. Sevilmeğe o herkesten fazla lâyıktır. Uyan, sevgilim, uyan, yoksa öleceğim.

Peyami Safa - Biz İnsanlar

Ötüken Neşriyat, s.396-398



Çok yakından tanımadığımız kalabalık bir ekiple kamp yapan hemen herkesin defalarca kez karşılaştığı, yaşadığı tüm olumsuzluklar hemen hemen aynıdır. Gecenin geç , uyku saatlerinde kamp alanında yüksek sesli müzik dinleyen, konuşan, kamp alanına gelişi güzel çöplerini atan, yakılabilir/yakılamaz olduğuna bakmaksızın uzanabildiği her ağaç dalını kesmeye, kırmaya, koparmaya çalışanlar vs.vs. bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kamp alanlarımızda bu benzeri tutum ve davranış sergileyen, kamp etiğine uymayan, kamp bilinci ve disiplinine sahip olmayan insanlardan rahatsızlık duyarız.

Emin olun siz duymasanız da mutlaka rahatsızlık duyacak biri mutlaka çıkacaktır. Böyle durumlar huzur bozucu ortamların oluşmasına sebebiyet verebilir ki;  bu doğada kamp yaparken isteyeceğiniz en son şeydir. Bu durumlardan kaçınmak, bilinçli, sorumluluk sahibi bir kampçı olmak için nelere dikkat etmeliyiz, gelin bunlara bir göz atalım:

Kampçılığın ilkeleri:
Tüm canlılara saygılı ol
Çantandan çıkarttığın her şeyi tekrar çantana koy.
Kamp alanını bulduğundan daha temiz bırak.
Kampın kurallarına tamamen uy.
Kuru olmayan hiçbir bitkiyi kesme, yakma
Su kaynaklarını kirletme
Sosyal çevreyle uyum halinde ol, insanlara rahatsızlık verme

İyi bir kampçı olmak için :
Kamplarda hem sonsuz özgürlük, hem de sonsuz sorumluluk vardır.
Kamplarda egolarınızı yok etmelisiniz.
Yardımlaşın, paylaşın, saygılı olun. Bencil olmayın.
Doğa bir savaş alanı değildir.
Yasalara ve kurallara uyun, gerekli izinleri alın. Gerektiğinde özel arazilerde mal sahibinden izin alın
Temel kampçılık eğitimi ve doğada yaşam terbiyesi almamış kişilerle kamp yapmayın
İster tek başınıza olun ister grup halinde kamp yapın çevrenizdeki doğa ile uyum sağlamalısınız.
Kendinizden önce diğerlerini düşünün, o zaman zaten her şey olabileceği kadar iyi gidecektir.
Kamplarda hava şartlarının değişimi genelde moralleri bozar. Deneyimli kamçılar hava koşullarının değişimini evlerindeymiş gibi karşılarlar. Onlar için bu çok doğal bir olaydır.
Doğaya ve çevresine zarar verenleri sonunda bir şey olmayacağını bilseniz bile şikayet edin

İyi bir kampçı her şartta hayatını idame ettirebilen – ilk yardımın temel becerilerini kazanmış – egolarını baskılamış – sakin – morali yüksek – tutarlı – paylaşımcı – doğaya ve canlılara saygılı olmalıdır.

Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

ABOUT ME

I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out.

POPULAR POSTS

  • "Narla İncire Gazel" - Bilge Karasu
    "Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne...
  • "Bile Bile Bilinmeze Gelmiş Olmak" - Şafak Akyazıcı
    Şu lanet olası göz kalemini altıncı defa yüzüme yayılmış şekilde görmeye tahammül edemiyorum. Üniversite sınavını bile ilk girişimde kazandı...
  • "Mezarımdan Yazıyorum" - Machado de Assis
      Bildiğim kadarıyla şimdiye dek kendi hezeyanlarını anlatan kimse yok. Bunu ben yapacağım, bilim dünyası da bana minnettar kalacak. Okur, p...
  • YEDİGÖLLERDE KAMP
    Batı Karadeniz Bölgesi’nin vazgeçilmezi Yedigöller, oldukça engebeli ve büyük bir arazi içerisinde oluşmuş. Sık ormanlarla çevrili Yedigölle...
  • "Bahar İsyancıdır" - Onat Kutlar
     Bu özelliğimi ilk kez, çocukken fark ettim. Evimizin avluya bakan ikinci kat odasının penceresi önünde oturmuş, garip bir olayı izliyordum....
  • "Ağaçtaki Kız" - Şebnem İşigüzel
    Sen Buralarda Yokken    Bu bir özgürlük ve aşk hikâyesidir. İki hasta gencin hikâyesi. Birisi benim.    O gece, bundan böyle üzerinde yaşaya...
  • "Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak" - Selim İleri
     Gözlerin doldu dolacak, orada, bahçede ve şimdi, ıssız oturma odasında.     Orada, bahçede ve şimdi.    Ayhan'ı görüyorsun, annesine so...
  • INTERRAİL’DA NASIL SEYAHAT EDİLİR?
    Adından da anladığımız üzere interrail bizim Avrupa boyunca tren ile yaptığımız bir seyahat şeklidir.Genel olarak interrail’a başlamayı düşü...
  • "Cezayir Menekşesi" - Burcu Büyükyıldız
    ,    Toz ve toprak. Eteğinin ucunda yedi renk. Atlas dağlarının temiz havası toprağı havalandırıyor. Çöllerden, uzak iklimlerden, seyyahları...
  • "Belki Bu Defa, Belki Şimdi" - Alois Hotschnig
    Her Şeyin Başlangıcı    Mektubun pulları hâlâ ıslaktı, bu sırada pulların başka bir ülkeye ait olduğunu da fark ettim, pencereye çıktığımda ...

Advertisement

Follow us on Facebook

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

EREN ARDA GÜLER. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Featured Post (Slider)

Kötüye Kullanım Bildir

Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan ( 44 )
    • ►  Mart ( 17 )
    • ►  Şubat ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım ( 43 )
    • ►  Ekim ( 43 )
    • ►  Eylül ( 53 )
    • ►  Ağustos ( 6 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 9 )
    • ►  Mayıs ( 16 )
    • ►  Nisan ( 56 )
    • ►  Mart ( 15 )
    • ►  Şubat ( 7 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık ( 7 )
    • ►  Kasım ( 8 )
    • ►  Ekim ( 7 )
    • ►  Eylül ( 3 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 3 )
    • ►  Mayıs ( 1 )
    • ►  Nisan ( 4 )
    • ►  Mart ( 3 )
    • ►  Şubat ( 5 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık ( 1 )
    • ►  Ekim ( 10 )

Bu Blogda Ara

Blog Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs 2020 ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan 2020 ( 44 )
    • ►  Mart 2020 ( 17 )
    • ►  Şubat 2020 ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım 2019 ( 43 )
    • ►  Ekim 2019 ( 43 )
    • ►  Eylül 2019 ( 53 )
    • ►  Ağustos 2019 ( 6 )
    • ►  Temmuz 2019 ( 2 )
    • ►  Haziran 2019 ( 9 )
    • ►  Mayıs 2019 ( 16 )
    • ►  Nisan 2019 ( 56 )
    • ►  Mart 2019 ( 15 )
    • ►  Şubat 2019 ( 7 )
    • ►  Ocak 2019 ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık 2018 ( 7 )
    • ►  Kasım 2018 ( 8 )
    • ►  Ekim 2018 ( 7 )
    • ►  Eylül 2018 ( 3 )
    • ►  Temmuz 2018 ( 2 )
    • ►  Haziran 2018 ( 3 )
    • ►  Mayıs 2018 ( 1 )
    • ►  Nisan 2018 ( 4 )
    • ►  Mart 2018 ( 3 )
    • ►  Şubat 2018 ( 5 )
    • ►  Ocak 2018 ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık 2017 ( 1 )
    • ►  Ekim 2017 ( 10 )

Combine

Horizontal

Vertical1

Vertical2

Gallery

Portfolio

  • Home
  • Features
  • _Multi DropDown
  • __DropDown 1
  • __DropDown 2
  • __DropDown 3
  • _ShortCodes
  • _SiteMap
  • _Error Page
  • Learn Blogging
  • Documentation
  • _Web Documentation
  • _Video Documentation
  • Download This Template

Footer Menu Widget

  • Home
  • About
  • Contact Us

Social Plugin

Contact us

About

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Categories

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

PGA Head Teaching Professional

Fotoğrafım
erenardaguler
Profilimin tamamını görüntüle

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Subscribe To Sarah Bennett Blog

Kayıtlar
Atom
Kayıtlar
Tüm Yorumlar
Atom
Tüm Yorumlar

Slider Widget

5/recent/slider

CATEGORIES

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Advertisement

Main Ad

Trend Tags

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Pages

  • EV
  • EV
  • EV

Most Trending

  • "Babam Beni Şah Damarımdan Öptü" - Ozan Önen
       İnsan, babası hayattayken, sanki tüm babalar hayattaymış gibi bir yanılgıya; babası öldüğündeyse sanki sadece kendi babası ölmüş gibi bir...
  • "Kadın Yok Savaşın Yüzünde" - Svetlana Aleksiyeviç
     İnsan savaştan büyük...     Büyük olduğu sahneler akılda kalan. Savaşta insanı yönlendiren bir şey var ki tarihten bile güçlü. Daha derinde...
  • "İpekli Mendil" - Sait Faik Abasıyanık
    Vakit geçiyor. Gün akşama, akşam geceye dönüyor ve bütün bunlara kuşlar şahit, gök şahit, insan şahit. Yaşlanıyoruz. Sait Faik nasıl anlatıy...
  • Tolstoy - Polikuşka
     Tam da o sırada Yegor Mihayloviç konağın kapısında gözüktü. Şapkalar art arda başlardan alındı, kâhya yaklaştıkça ortasından, önünden dazla...
  • Rebecca Solnit - Karanlıktaki Umut
      Neden-sonuç ilişkisi tarihin ileri doğru hareket ettiğini varsayar ama tarih bir orduya benzemez. Tarih, yanlamasına seğirten bir yengeç, ...
  • UKRAYNA'YA GİTMEK
    ARABA İLE GİTMEK… Mail kutuma yoğun bir şekilde gelen bir diğer soru, Ukrayna’ya araba ile gitmek. Her ne kadar Ukrayna’ya araba ile yolculu...
  • "Pan" - Knut Hamsun
     Üçüncü Demir Gece; olanca gerginlik içinde bir gece. Hiç değilse biraz don olsaydı! Don yerine gündüzün güneşinden kalma bir sıcaklık; ılık...
  • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
    Ulaşım Düzce merkezine, İstanbul yada Ankara'dan otoban yoluyla ulaşmak mümkün. İstanbul - Düzce otoban çıkışı 210 km. Merkeze ulaştığın...
  • KAMP MATI NEDİR VE NASIL SEÇİLİR?
    Özellikle uzun süre yürüyerek seyahat ederken yaptığım doğa kampları sırasında karşılaştığım en keyif bozucu durum kamp çadırını kuracak uyg...
  • "Şizodüş" - Merve Sevde Selvi
    Akşam oluyor. Şehrin üstüne karanlık inerken daralan göğsümü, dünyanın muhtelif yerlerindeki gün doğumlarını düşünerek geniş tutuyorum. Masa...

Featured Posts

About Me


I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out. Great things in business are never done by one person. They’re done by a team of people.

Popular Posts

  • "Narla İncire Gazel" - Bilge Karasu
  • "Bile Bile Bilinmeze Gelmiş Olmak" - Şafak Akyazıcı
  • "Mezarımdan Yazıyorum" - Machado de Assis

Advertisement

Designed By OddThemes | Distributed By Blogger Templates