DENEME BLOGU
  • Home
  • Download
  • Social
  • Features
    • Lifestyle
    • Sports Group
      • Category 1
      • Category 2
      • Category 3
      • Category 4
      • Category 5
    • Sub Menu 3
    • Sub Menu 4
  • Contact Us

Adatepe Köyü / Çanakkale
Adatepe, 1980′ li yıllarda kaderine terk edilmiş, izbe halde bırakılmış yerlerden biriymiş. Bir grup arkadaş burayı keşfedip kendi bütçeleri ile köyü evleri alıp restore etmişler.

Pırıl sokaklarında tarihin izlerini gözlemleyebilir, otlu dondurma yiyebilir, Zeus Atlarının benzersiz manzarasını seyredebilirsiniz. Tüm bunları yaparken sakin bir hafta sonu içinde buralara gelmişseniz, köyde bulunan pansiyonlarda kalabilirsiniz.

Kaz dağları’ nın tertemiz, bol oksijenli havasını ve antik çağlardan günümüze uzanan tarihi ile Adatepe Köyü bizi bekliyor.


 2. Mardin
Mezopotamya topraklarının masalı diyarı Mardin. Her sokağı ayrı bir hikaye barındırıyor. Kendinizi bir masalın içinde hissedeceksiniz gezerken. Öyle ki ayrılırken tekrar gelmek için sözleşeceksiniz. Bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış kadim şehir Mardin. Tavsiyem buralara kadar gelmişken 2 günüzü buraya ayırmanız olur. Mutlaka Dara Antik Kenti’ni görmeden dönmeyin.


3.  Behramkale
Assos Antik Liman‘ın hemen yukarısında Behramkale Köyü. Assos kendine güneşe doğru çevirmişken Osmanlı zamanında yerleşim ters tarafa olmuş ve köy bu şekilde kurulmuş. Bu güzel köyün sokaklarını görmek lazım. Hem güzel manzaraları, hem de yol kenarına dizdikleri tezgahlarda dokumaydı, hediyelik eşyaydı satan Yörükleri görmelisiniz. Behramkale’yi gezdikten sonra gün batmadan hemen bitişiğindeki Antik Şehir ve Athena Tapınağı’nı da gezmeden dönmemelisiniz.


 4.  Efes Antik Kenti
Antik dünyanın en önemli uygarlık, kültür, bilim ve sanat merkezlerinden biri olan Efes Antik Kenti İzmir’in Selçuk ilçesi sınırlarında yer alıyor. Türkiye’nin en güzel antik şehirleri arasında yer alan Efes Antik Kenti’nde kazılar 100 yılı aşkın süredir devam ediyor. Her biri görkemli mimari şaheser olan Celcus Kütüphanesi, Yamaç Evler, Antik Tiyatro, Kral Yolu ve çok sayıda arkeolojik eseri Efes’te en çekici yapılar.

2015 yılında Unesco Dünya Mirası Listesi’ne girmesi ile yerli yabancı bir çok turisti kendine çekiyor.


 5.  Pamukkale / Denizli
Kışın son günleri demişken bu aralar yapılması makbul olan diğer bir turizm etkinliği de termal tatil. Bu yılki termal tatilinize biraz da tarih eşlik etsin diyorsanız Hierapolis Antik Kenti’nin bulunduğu topraklara kısa bir yolculuk yapabilirsiniz. Buradaki termal oteller arasından hem konaklama zevkinize hem de bütçenize göre bir tesis bulabilir ve yılın son keyifli termal tatilini yapabilirsiniz. Travertenler üzerinde yürürken ayağınızın altından akıp giden sıcak suya ve gördüğünüz beyaz örtüye kendinizi bırakın.


6.  Mağusa
Yavru vatan Kuzey Kıbrıs’ın bana kalırsa en şirin şehri Mağusa, tarih kalıntıları arasında yer alan Othello Kalesi, Lala Paşa Cami, Namık Kemal Zindanı ve Salamis Harabeleri ile tarihe ve güneşe doyacağınızı garanti edebilirim. Mart ayında ortalama sıcaklık 19-20 derece aralığında oluyor. deniz ve tarih tatilini birlikte yapmak isterseniz Mayıs ayında gelmenizi tavsiye ederim. Kıbrıs’a kimlik ile seyahat etme imkanınız bulunuyor.


 7.  Birgi / İzmir
Bozdağlar’ın serin yamaçlarında yemyeşil bir coğrafya içerisinde gizlenmiş Birgi, asırlık çınar ve ceviz ağaçlarının arasından görülebilen yüksek taş duvarlı, alaturka kiremitli, ahşap pencereli evleri ile gidilesi, şirin bir köy.

İzmir‘e 110 km uzaklıktaki Ödemiş’e bağlı bir köy olan Birgi, yemyeşil dokusuyla saklı kalmış tarihi ve kültürel bir hazine gibi. 3000 nüfuslu küçük bir köy olan Birgi’nin tarihi Milattan Önce iki binli yıllara kadar uzanıyor. Frigler, Persler, Bergama Krallığı, Bizanslılar, Romalılar, Aydınoğulları ve daha sonrasında ise Osmanlılar’a bağlı olarak günümüze kadar gelmiş Birgi’ye her medeniyet kendinden izler bırakmış.


Buraya nasıl gidilir derseniz Basmane – Ödemiş arası çalışan trenle Ödemiş’e geçip buradan da Birgi’ye kalkan minibüslerle ulaşım sağlayabilirsiniz.   mart rotaları

    8.  Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri
Diyarbakır’ın Sur ilçesinin merkezinde yükselen Diyarbakır Surları, iç ve dış olmak üzere iki bölümden meydana geliyor. Yaklaşık 7 bin yıllık bir geçmişe sahip olan bu tarihsel hazine, Çin Seddi’nden sonra dünyadaki en eski surlar olarak biliniyor. Uzunluklarıyla Çin Seddi, Antakya ve İstanbul surlarından sonra gelseler bile diğerlerinin hiçbiri kitabeleri, burçları ve bezemeleriyle bu kadar görkemli değil.


Dicle Nehri kıyısında, Diyarbakır Kalesi ile nehir vadisi arasından yer alan Hevsel Bahçeleri ise 30’dan fazla uygarlık ve kültürlerin izlerini taşıyan bir bölgede bulunuyor. Üstelik binlerce yıldır bahçe olarak var olmasıyla, tarımsal değerinin dışında, kültürel ve tarihi olarak eşsiz bir yere sahip.

       9.  Sultan Sazlığı / Kayseri
Sultan Sazlığı Koruma Alanı, İç Anadolu Bölgesinde yer alan Kayseri iline bağlı Develi ve Yeşilhisar ilçelerinin sınırları içerisinde kalıyor. Dört tarafı dağlarla çevrili Develi, kapalı havzasının en alçak kesimlerinde yer alıyor. Kuzeyinde Erciyes Dağı, doğusunda Develi Dağı, güneyinde Aladağlar ve batısında Karadağ ile Hodul Dağı bulunuyor. 1. Derece Doğal Sit Alanı, Ramsar Alanı ve Milli Park olma özelliklerini taşıması açısından koruma altına alınmış.


Sazlıkların arasında bulunan 1km’lik yürüyüş parkurunda yürürken Erciyes Dağı manzaralı harika kareler çekebilirsiniz. Fotoğrafçıların uğrak yerlerinden biri olan Sultan Sazlığı’na Kayseri merkezden kalkan minibüslerle ulaşmak mümkün.

      10.  Gökçeada
Yavaş yavaş yazın geldiği bu günlerde artık yaz tatilinizi geçirebileceğiniz bir yer hakkında bir şeyler yazmak doğru olur diye düşünüyorum. Bunun için ilk Gökçeada’dan başlamak istedim. Eski adı ile İmroz. Burası Türkiye’nin en büyük adası olmakla birlikte güneşin en son battığı İnce Burun’da burada bulunuyor. 


Bir zamanlar Rumlara ev sahipliği yapan ada da halen Rumların bulunduğu Zeytinli ve Bademli köylerini mutlaka görmelisiniz. Halen nasıl bozulmadan kalabilmişler bilmiyorum ama sizde gidip kendi gözlerinizle görün. Taştan yapılma minik evler, çiçeklerle renklenmiş sokaklar, arnavut kaldırımları. Zeytinliköyü’nde Madamın Dibek Kahvesi’ne de  çok güzel bir dibek kahvesi içebilirsiniz. 

Sokak karanlık. Kaldırımlar boyunca, bir trenin ardı arkası kesilmeyen vagonları gibi uzayıp giden birbirinin eşi bina cephelerinin hiçbirinde ışık yok; hepsi de kör birer kuyuymuşçasına içine çekiyor insanı. Ölü gözü gibi de olsa tek tük yanan sokak lambaları, bu gece tümüyle sönmüş. Gökteki dolunayın sana yolunu gösteren donuk ışıltısında, alışık adımların seni oturduğun binanın kapısına götürüyor. Saat geceyarısını çoktan geçmiş olduğu için, sokak kapısı kilitli. Pantolonunun cebinden anahtar destesini çıkarıp kapıyı açıyorsun. Adımını eşikten içeri atarken, o tanıdık nem ve yemek kokusu karışımı ağır hava karşılıyor seni. Elin duvarın pürtüklü yüzeyinde hol otomatiğini arıyor. Düğmeye dokunuyorsun ve cılız, kızılımsı bir ışıkla aydınlanıyor apartman holü. Asansöre yöneliyorsun. Çağırma düğmesine basınca, uzaklarda bir yerde köhne bir mekanizma aksıra tıksıra devreye giriyor; birtakım çarklar isteksizce, zahmetle, ağır ağır ve yakını dolu gıcırtılarla dönmeye başlıyor; derinden derine gelen bir uğultu, homurtu işitiliyor. Ayaklarının altındaki karo mozaik döşemenin hafifçe sarsıldığını hissediyorsun. Bu eski taş binanın merdiven evinin ortasındaki boşluğa sonradan ilave edilmiş, apartman holünden yalnızca baklava motifli tel örgülerle ayrılan asansör şaftının içindeki yağlı ve kalın çelik teller, enli kösele kayışlar bir gerilip bir boşalıyor, titriyor, kimisi aşağı kimisi yukarı hareket ediyor. Kararmış altın külçeleri andıran dökme demir ağırlıklar yavaşça yükseliyor. Yukarıdan inmekte olan asansör kabininin simsiyah tabanı gitgide yaklaşıyor, gitgide büyüyor, görüşünü kapatıyor. Kabin katta durunca, motor tıpkı az önce çalışmaya başlarken olduğu gibi, bıçakla kesilmişçesine apansızın duruveriyor ve yüksek tavanlı hol kısa süre için eski sağır sessizliğine kavuşuyor. Asansörün kapısını açıp içeri adımını atıyorsun. Kabini tel örgüden ayıran iki küçük kanadı kapattığın sırada, apartman holündeki otomatik ve kabin ışığı aynı anda sönüyor. Kontrol tablosunda el yordamıyla yoklayarak kendi katının düğmesi olduğunu düşündüğün bir düğmeye basıyorsun. Uzaktaki o köhne mekanizma, yine aynı evrelerden geçerek, aynı derecede zahmetli ve ağır, ama sanki dağdan çığ yuvarlanırmışçasına gitgide güçlenip hızlanarak çalışmaya başlıyor. Motorun çalışmasıyla birlikte, kabin ışığı da yine yanıyor. O anda şaşkınlıkla, asansörün yukarı, senin dairenin bulunduğu kata değil, aşağı doğru hareket ettiğini görüyorsun. Karanlıkta yanlış düğmeye basmış olmalısın. "Dur" ve "İmdat" düğmelerini birkaç kez deniyorsun, ancak asansör inişine devam ediyor. İster istemez bodrum kata inmek, asansör orada durunca yine kendi katının düğmesine basmak zorundasın. Kabin ağır ağır inerken bekliyorsun. Zemin kat döşemesi, gözlerinin önünden kaçıp yukarı doğru uzaklaşıyor. Kabin, bodrum kat hizasına geldiğinde, küçük kanatları açmaya davranıyorsun, ancak asansör durmuyor; ikinci bodruma, oradan üçüncü bodruma iniyor ve inişini sanki gitgide artan bir hızla aşağılara doğru sürdürüyor. Bunca yıldır oturduğun bu binanın bu denli çok bodrum katı olduğunu farketmemişsin bile...


Uzaktaki boz ormanın taze yeşil, neşeli bir parıltısı var birkaç günden beri; bugün tahta köprünün orada yarı yarıya açmış ilk çuhaçiçeğini gördüm; nemli ve berrak gökyüzünde düş kuruyor yumuşak nisan bulutları ve henüz sürülmemiş geniş tarlalar öyle parlak kahverengi ki, ılık havaya öyle istekli uzanıyorlar ki, döllenmeye, filizlenmeye, suskun güçlerini binlerce yeşil tohumla, boy atan otlarla göstermeye, hissetmeye ve bahşetmeye can atıyorlar sanki. Her şey beklemede, her şey hazırlık içinde, her şey ince ince, şefkatle dürten bir oluş heyecanıyla düş kurmakta, filizlenmekte tohum güneşe, bulut tarlaya, körpe otlar havaya doğru. Yıllardır bu vakitlerde, sanki özel bir anda yeniden doğuşun mucizesini keşfedecekmişim gibi, sanki bir kere de ben, bir saat boyunca, gücün ve güzelliğin doğuşunu kendi gözlerimle görüp kavrayacakmışım gibi, hayatın topraktan nasıl gülerek fışkırdığına, genç iri gözlerini ışığa nasıl açtığına bizzat tanık olacakmışım gibi sabırsızlık ve özlemle pusuda beklerim. Yıllardır kokularıyla, sesleriyle yanımdan geçip gider mucize, sevilerek, tapınılarak ve de anlaşılmadan; oradaydı işte, ama geldiğini görmedim, tohumun kabuğunu çatlattığını, ilk ince kaynağın ışıkta titreştiğini görmedim. Birdenbire çiçeklenir her yer, parlak yapraklarla ya da köpüksü beyaz püsküllerle ışıldar ağaçlar, kuşlar sevinç içinde güzel kavisler çizer sıcak mavilikte. Ben görmemiş olsam da mucize gerçekleşmiştir, ormanlar kubbelenir, uzak doruklar çağırır, zamanı gelmiştir artık çizme ve çanta, olta ve kürekle donanmanın, gençliğin tüm duyularıyla sevinmenin bu seferinde daha da hızla geçip gider zaman... Eskiden, henüz oğlan çocuğuyken ben, ne kadar da uzundu, sonsuzca uzundu ilkbahar!
   Ve vakit elverirse, keyfim de yerindeyse, nemli çayıra uzanırım ya da ilk bulduğum sağlam ağaca tırmanırım, dallarda sallanır, tomurcukların rayihasını, taze reçinenin kokusunu içime çekerim, tepemdeki dalların ağını, yeşilin ve mavinin birbirine karıştığını görür, uyurgezer gibi sessizce adım atarım çocukluğumun kutsal bahçesine. Oraya bir kez daha girivermek, ilk gençliğin berrak sabah havasını solumak ve bir kez daha, kısa bir an, dünyayı Tanrı'nın elinden çıktığı gibi, gücün ve güzelliğin mucizesinin bizzat bizde gerçekleştiği çocukluğumuzdaki gibi görmek öyle nadir, öyle enfes bir duygudur ki.
   O zamanlar apaçlar neşeyle, inatla yükselirdi havaya, o zamanlar bahçede nergisler ve sümbüller ışıl ışıl bir güzellikle açardı ki henüz pek tanımadığımız insanlar bize nezaketle, şefkatle yaklaşırdı, çünkü pürüzsüz alınlarımızda, bizim hiç bilmediğimiz ve büyümenin telaşıyla istemeden, farkına varmadan yitirdiğimiz tanrısallığın soluğunu hissederlerdi hala. Nasıl da yaramaz, nasıl da ele avuca sığmaz bir oğlandım ben, küçüklüğümden beri ne çok kaygılandı babam benim için, anam ne korktu, ne çok göğüs geçirdi benim yüzümden! Yine de, benim alnımda da vardı Tanrı'nın parıltısı, baktığım her şey güzel ve canlıydı, düşüncelerimde ve düşlerimde, hiç de dindarca olmasalar da, melekler, mucizeler ve masallar kol kola gezerdi.


Kontrollü ölüme yakın son deneyimimde William Shakespeare'le röportaj yaptım. Pek uyuşmadık. Konuştuğum dilin duyduğu en çirkin İngilizce lehçesi olduğunu söyledi; "cem-i cümlenin kulağını pare pare etmeye müsait"miş. Bir adı var mı lehçenin diye sordu, "Indianapolis" dedim. 

 Aşık Shakespeare filminin kazandığı tüm Oscarlar için onu tebrik ettim çünkü filmin odağında oyunu Romeo ve Juliet vardı.

 Hem Oscarlar hem de filmin kendisi için "Bir aptalın anlattığı bir masal bu; sırf gürültü, patırtı; bir anlama geldiği de yok," dedi.

 O kadar itibar kazanmasına yardımcı olan bütün o oyunları ve şiirleri gerçekten kendisinin yazıp yazmadığını pattadanak soruverdim. "Güle gül demesek yine güzel kokmaz mıydı o çiçek?" dedi. "Aziz Peter'e sor!" dedi. Soracaktım.

 WYNC dinleyicisinin bu konuyu açıklığa kavuşturmaya ne kadar meraklı olduğunu bildiğimden, erkeklerle de kadınlarla olan türden ilişkiler kurup kurmadığını sordum. Gelgelelim, hayvan türleri arasındaki yakınlığı öven cinsten bir cevap verdi:

 "Güneşte zıplayıp oynayan ikiz kuzular gibiydik, birbirimize meleyip atırşırdık. Masumluğu masumlukla değiştirirdik." "Değiştirdik" derken, "değiş tokuş ederdik" demek istiyordu. "Masumluğu masumlukla değiş tokuş ederdik." Hayatımda duyduğum en yumuşak pornografik laf bu olsa gerek.

 İşi bitmişti benle. Esasen muhabir bendenize siktirip gitmesini söyledi. "Git, kendini bir manastıra kapat!" dedi ve çekip gitti.

 Mavi tünelden geri dönerken kendimi tam bir aptal gibi hissediyordum. Aslında, gelmiş geçmiş en büyük yazara sorabileceğim sorulara verilebilecek gayet tatmin edici cevapları Bartlett'in Bilindik Alıntıları kitabında da bulmak mümkün. Masumluğu değiş tokuş etmekle alakalı o nadide sözler Kış Masalı'ndandı mesela.

 En azından Aziz Peter'e Shakespeare eserlerini gerçekten de Shakespeare'in mi yazmış olduğunu sormayı unutmadım. Henüz Cennet'e ki zaten Cehennem diye bir şey yok, o eserlerin kendisine ait olduğunu iddia eden birinin gelmediğini söyledi. Aziz Peter şöyle ekledi: "Hiç kimse derken, benim yalan testime girmeye istekli hiç kimse gelmedi."

 Dili bağlanmış, aşağılanmış, kendinden nefret eder hale gelmiş, yarı cahil, Indianalı ihtiyar beygir Kurt Vonnegut, kaydı günün meselesiyle bitiriyor: "Olmak ya da olmamak."


Yaşam nedir ki aslında? Yoğunlukla hissedilen, derken sonra hiç hissedilmeyen bir şey, görünüşe göre hep aynı ama sonra tamamen bambaşka, ara ara ziyadesiyle değişken, sonra yine safi alışkanlık. Hazlar ve mutluluk da getirir, acılar ve mutsuzluk da, bir yaşamın ikisi arasında nasıl bölüneceğini de kimse bilemez. İnsanları temas ve ilişki aramaya sevk eder, sonra kaçırtır bundan; zihinlerini vermelerini talep eder, sonra yine kafaları dağılmış, oradan oraya sürüklenirler. Yaşamın temel esaslarından biri kutupsallıktır: Hayat sevinç ve üzüntü, korku ve umut, özlem ve hayal kırıklığı gibi zıt kutuplar arasında atan bir nabızdır. Keza olmakla yitmek arasında atan bir nabız – ki tarihin uzun bir döneminde değiştirilemeyecek bir kader olarak kabullenilmiştir bu. Durmadan bir şeyler olur ve bir şeyler yiter. Her oluş bir yitişle, her yitiş bir oluşla bir aradadır – yaşlanmak da öyle. Modern çağda, yaşamın temel esaslarından birini oluşturan kutupsallıkla birlikte yaşamak sorgulanır hale geldi. Onunla sakin bir ilişki kurabilmeyi yeniden öğrenmenin yolu ne olabilir?

  Her birinin hakkını verebilmek için, yaşamın değişik mevsimlerini göz önüne getirmek yararlı olabilir. Günün akışına benzetebiliriz galiba: Sabahları bazısı yataktan zıpkın gibi fırlarken, bazısı kalkmakta zorluk çeker. Ama peşinden, taze günün heyecanı çok defa yüksektir: Sonsuz zaman vardır elde, birçok olanak önünüzde seriliyordur, tüm kuvvetiniz yerindeyken bunları gerçekleştirmek için çalışacağınıza sevinirsiniz, gündelik işler arada hallediliverir, derken hiç farkına varmadan öğle arası gelip çatar. Sonsuz uzayabilecek bir öğleden sonra uzanır bunun ardında. Rehavet basar, tembellik eklemleri uyuşturur, beklenmedik bir şekilde, esneyen bir boşluk meydana gelir, nasıl başa çıkacağınızı bilemezsiniz. Günün sona erdiğinin, oysa yapacak o kadar çok şey kaldığının aniden idrakiyle, gündelik hayatın sıfır noktası gelip çatar. Paniğe gerek yok, akşam yemeğinden sonra günün geri kalanı emre amadedir. Ne var ki akşamları aile içinde, dost ve ahbaplarla sohbet etme ihtiyacı daha acildir, sonunda yorgunluk çöker ve kendini uykuya teslim etmekten başka bir şey kalmaz yapacak.

  Her ne kadar bireysel olarak farklılaşsa, tasnifini hem değişik hem daha ince yapmak gerekse de, yaşamın mevsimleriyle ilgili vaziyet de buna benzerdir. Zaten ne olursa olsun kendi alacakları süreyi onlara tanımak, sükûnet yolunda atacağınız ilk adımdır. Yaşamın ilk çeyreği, sabahın erken saatlerine tekabül eder. İlk kalkış zahmetli olsa bile, yaşamlarının ilk yıllarında ve on yıllarında genç insanların önünde sayısız olanak uzanır: Her şey olabilir kişi. Olanakların oynayarak, deneyerek ve eğitim yoluyla kullanabileceği sonsuz uzamında kendini ölümsüz hissedebilir. Ufkun açık olduğu hissiyle dolu bir yaşamdır bu, yapabilme imkânının mevsimidir. “Bunu yapabilirim” demek, isteseydim yapabilirdim, anlamına gelir bu mevsimde.

  Bu arada yaşamın başlangıcından itibaren işleyen bir yaşlanma vardır, çok defa farkına varılmayacak kadar yavaştır, sonra, aniden sökün ettikleri oranda hemencecik başa çıkılamayan ataklar gelir. Hepimiz hiç fark etmeden daha anne karnında yaşlanmaya başlarız, üç yaşındaki bir çocuk hemen altı, altı yaşındaki hemen on iki, on iki yaşındaki bir an evvel on sekiz olmak ister. Ergenliğin şaşkınlıkları, yaşlanmaya geride kalan yıllardakinden bambaşka hatlar kazandırır. Çocuklar için zaman hep yavaş geçerken, genç erişkinler için fazla hızlıdır, sükûnete pek yer kalmaz. Bazısı ne istediğini gayet iyi biliyor, süratle ilerlemek istiyordur oraya, başkası hâlâ arayıştadır ve tam o noktada geri dönesi vardır: Yirmi yaşında bir genç “Yaşlanmaktan endişe ediyorum,” demişti bana. Bazen ergenlikten fasılasız büyük bir yaşam bunalımına geçilir, olanakların gerçekleştirileceği ilişkilerdeki ve faaliyetlerdeki ilk hayal kırıklıkları belki de bir Quarterlifecrisis’e* yol açar.

  *(Abby Wilner ve Alexandra Robbins, 2001)


 Ve işte özgürlük, uzamın egemenliği, eylem, devinim, düzen ve düzensizlik yaratma olanağı. Bu sırada evren açılır, yıldızlar giderek uzaklaşırlar, bilardo topları gibi kenarlara doğru koşarlar. Bütün bunları yapan biri var mıydı, yoksa her şey bir çığın gücüyle kendiliğinden mi oldu?
  Şöyle deniyor: Maddenin kendi yasaları vardı, o ısıda, o koşullarda, evren bundan başkasını oluşturamazdı. Evren ve içinde asılı duran çiçekli bahçesi dünyayla minicik galaksisi. Bizim gezegenimizi ötekilerden farklı kılmak için yüz kadar bitki ve hayvan türü yeter de artardı bile. Oysa her farklı yaşam biçiminden onlarca ve onlarca milyar var ve hiçbir insan, bir yaşamı süresince bunların hepsini öğrenemez. Bu bir savurganlık mı, vasıllık mı? Maddenin yasaları varsa, bu yasaları kim yaptı? Düzeni kim var etti? Hiç kimse mi? Bir ışık tanrısı mı? Yoksa bir gölge tanrısı mı? Hangi ruh kimi besliyor, bir şeyi tasarımlıyor ve sonra onun yok oluşunu tasarımlıyor? Ve sonra... Bunun ne önemi olabilir ki? Biz, iki ilke arasında sürekli sıkışık biçimde duruyoruz. Kaçamak bir düzen biçimi bu, hücreler bedenimize, yüzümüze yapışıyorlar. Yüzümüzün bir adı var, adın da bir yazgısı. Yolun sonu herkes için aynı, düzen seyreliyor, düzensizliğe dönüşüyor. Kendi düzenleriyle yola çıkan enzimler, sonunda kendilerini kabul edecek hiç kimseyi bulamıyorlar. Onlar artık hiçbir yerde varolmayan bir ordunun ulakları. Çevrede, ölümün şaşkınlığını yaşayan sessizlik var.
  Düzen, düzensizlik, yaşam, ölüm, ışık, gölge. Varlığımın bilincine vardığım andan başlayarak bunu düşünmekten başka bir şey gelmemişti elimden, hiç kimsenin yanıtlayamayacağı sorulara yoruyordum kafamı. Belki de bilgelik budur, hiç soru sormamak. Ben bilge değilim, hiçbir zaman da olmadım. Benim elementim quartz değil, cıva. Yerinde duramayan, hareketli, ateşli bir madde. Yazgısı, her zaman düzensizlik içerisinde sürekli devinmek olan canlı gümüş.
  Düzen de vardı, düzensizlik de. Bu iki durum arasında ve belirsizlik içinde asılı, günlük yaşam vardı. Bir tarafı seçmek gerekiyordu, ama hangisini? Kımıldamadan durmak en iyi çözüm olabilirdi. Yerinde duran yanlış yapmaz. Ama yerinde duran ölmüş de sayılır. O zaman kımıldamalı: Nereye? Nasıl? Doğru yön hangisiydi? Her devinimin arkasında ilk anın kararsızlığı vardı: Neden doğmuştu her şey? Kaynağı bilmeden şu ya da bu taraf hakkında karar vermek olanaksızdı. Devinim mi dinginlik mi?
  Başlangıç, boşluktu. Sonra boşluk büzülmüş, bir toplu iğnenin başından daha da küçülmüştü. Bu onun istediği miydi, yoksa bir şey onu buna zorlamış mıydı? Bilmiyorum, isyan etmişti işte. Aşırı baskı altında kalan sonunda patlar. Öfkeyle, kızgınlıkla, çevresinde olan her şeyi parçalayıp yutmak arzusuyla patlar. Boşluktan dayanılmaz bir ışıltı doğdu ve uzaya yayıldı. Artık yukarıda karanlık yoktu, ışık vardı ve geri kalan her şey ışıktan türedi. Dışı çabucak soğudu ve içi ateş kaldı. İşte madde, bu yetebilirdi, ama gene de yetmiyor, aminoasit molekülleri değişiyorlar, dönüşüyorlar ve işte yaşam doğuyor. Hiç de karmaşık değil. Tek hücreli mikroskobik varlıkların solumak için bir bakteriye gereksinimleri var. İşte oradan, o ilk su birikintilerinden bir düzen ve düzensizlik devinimiyle, geri kalan her şey doğdu. Derin okyanusların büyük balinagilleri ve kelebekler, kelebekler ve onların kurtçuklarını konuk eden çiçekler. Ve dört ayak üstünde yürümektense iki ayak üzerinde yürüyen insan. Dörtten ikiye, her şey değişir, gökyüzü daha yakındır, eller serbesttir.


Irmağın En Mavi Yeri

 En basit yiyeceklerin bile tehlikeler, tuzaklar, hileler içerdiği bir dönemdi. Gazetelerin çarşılarda, pazarlarda ele geçirilen tüyler ürpertici şeylerden söz etmedikleri gün olmuyordu; peynirler plastikten, tereyağı stearinli mumlardan yapılıyordu, meyvelerde sebzelerde böcek öldürücülerden kalan arsenik yüzdesi vitaminlerin yüzdesinden daha yüksekti, tavukları yağlandırmak için verilen kimi haplar, tavuğun bir budunu yiyenleri tavuğa dönüştürecek nitelikteydi. Taze balıklar geçen yıl İzlanda'da avlanmış, dün tutuldukları izlenimini uyandırmak için gözleriyle oynanmıştı. Kimi süt şişelerinden ölü mü diri mi oldukları bilinmeyen fareler çıkmıştı, zeytinyağı şişelerinden ise altın renkli zeytin özü yerine, bu amaçla damıtılmış, yaşlı katır yağı akıyordu.
 İşyerinde, kahvede Marcovaldo bunların anlatıldığına tanık oluyor, her seferinde midesinde sanki bir katır çiftesi ya da yemek borusunda bir farenin koşmasını duyumsuyordu. Evde karısı Domitilla alışverişten döndüğünde, eskiden kerevizlerle, patlıcanlarla, bakkalın, mezecinin gözenekli, kalın kağıtlarına sarılı paketlerle kendisini sevince boğan file, şimdi evin duvarları arasına düşmanlar girmiş gibi kaygı uyandırıyordu.
 "Bütün çabamı, aileme vurguncuların hain ellerinin değmemiş olduğu besinler bulmaya yöneltmeliyim," diye söz verdi kendisine. Sabahları işe giderken oltaları, lastik çizmeleriyle ırmak boyuna inen insanlara rastladığı olurdu. "Çözüm yolu buldum," dedi Marcovaldo. Ama kentin lağımlarının, çöp artıklarının döküldüğü ırmağa derin bir tiksinti duyuyordu. Kendş kendine: "Suyun gerçekten balık olduğu yeri aramalı, orada avlanmalı," dedi.
 Günler uzamaya başlamıştı. İş çıkışında, Marcovaldo motorlu bisikletiyle, ırmağın kentten önceki bölümünü, ırmağa katılan küçük kolları inceliyordu. Özellikle, suyun asfalta daha uzaktan geçtiği yerler ilgisini çekiyordu. Söğütler arasındaki keçiyollarında, gidebildiği kadar motorlu bisikletiyle gidiyor, sonra -motorlu bisikleti bir çalılığa bırakıp- su kenarına varıncaya kadar yürüyerek devam ediyordu. Bir keresinde yolunu şaşırdı. Çalılık, sarp yamaçlarda dolanıp duruyor, ne bir keçiyolu bulabiliyordu, ne de artık ırmağın hangi tarafta olduğunu biliyordu; bir ara, bir iki dalı itince birkaç kol boyu aşağıda sessiz, dağ gölü izlenimi uyandıran mavilikte suyu gördü, ırmağın bir girintisiydi, dingin küçük bir havuz gibiydi.
 Heyecanı aşağıyı, akıntının ufak dalgalanmalarının arasını incelemesini engellemedi. Sabrı ödüllendirilmişti! Akıntının en güçlü olduğu yerde bir yüzgecin kendine özgü kıpırdayışını, devinimini gördü, sonra bir tane daha,bir tane daha, gözlerine inanmıyor, mutluluktan uçuyordu; burası bütün ırmağın balıklarının biriktiği yerdi, balıkçılar cennetiydi, kendisi dışında belki daha bilen yoktu. Dönüşte (hava kararmaya başlamıştı), bir dahaki sefere yolu bulabilmek için ağaçların kabuklarına işaretler kazıdı, bazı yerlere taşlar yığdı.
 Artık iş gerekli malzemeyi edinmesine kalmıştı. Aslında buna başlamıştı bile; apartmandaki komşularla işyerinde çalışanlar arasında, ona yakın amatör balık avcısı belirlemişti. Yalnız kendisinin bildiği sazan dolu bu yer konusunda, durum kesinlik kazanır kazanmaz bilgi vermeyi vaat eden kırık dökük sözcüklerle, anıştırmalarla, biraz birinden, biraz başkasından ödünç aldıklarıyla eşi görülmemiş bir balıkçı donanımı sağladı. 
 Artık hiçbir eksiği yoktu: Kamış, misina, iğne, yem, ağ, çizme, torba hazırdı, güzel bir sabah, işe gitmeden önce iki saat -altıdan sekize- yeterdi ırmaktaki sazanlara... Tutamaz mıydı? Tutardı: Oltayı atmak, tutmaya yetiyordu: Hiçbir şeyden kuşkulanmayan sazanlar takılıveriyorlardı. Oltayla tutmanın böyle kolay olduğunu görünce ağla denedi: Sazanlar hazırdılar, baş aşağı ağa koştular.
 Dönme zamanı geldiğinde sepeti dolmuştu bile. Irmaktan yukarı tırmanarak bir yol araladı.
 "Baksanıza bana!" Kıyının kıvrıldığı yerde, kavaklar arasında dikilmiş, başında bekçi şapkası bir adam ters ters bakıyordu.
 "Ben mi? Ne var?" dedi, sazanlara yönelik belirsiz bir tehlike sezerek.
 "Nereden buldunuz bunları, bu balıkları?" dedi bekçi.
 "Niye? Ne olmuş?" Marcovaldu'nun yüreği ağzına gelmişti.
 "Aşağıda avladıysanız hemen suya atın, yukarıdaki fabrikayı görmediniz mi?" Eliyle gösterdiği uzun, alçak yapı, ırmağın kıvrımını dönünce, havaya duman, ırmağa da koyu maviyle mor arası inanılmaz bir renkte yoğun bir bulut salarak çıkıyordu ortaya. "Suyun rengini görmüşsünüzdür hiç değilse! Boya fabrikası; bu mavi ırmağı da zehirliyor, balıkları da. Hemen atın balıkları, yoksa elinizden alacağım!"
 Marcovaldo şimdi, sanki sadece kokuları bile zehirlemeye yeterliymiş gibi, balıkları hemen atmak, onlardan kurtulmak istiyordu. Ama bekçinin önünde yediremiyordu kendine. "Ya daha daha yukarıda tutmuş olsaydım?"
 "O zaman durum değişirdi. Hem balıklara el koyar, hem de ceza keserdim. Fabrikanın gerisinde balık avlama yasağı var. Tabelayı görmediniz mi?"
 "Aslında," dedi Marcovaldo aceleyle, "oltayı laf olsun diye, arkadaşları kandırmak için alıyorum yanıma, balıkları şu köyün balıkçısından aldım."
 "O zaman bir şey diyemem. Yalnız kente götürebilmek için giriş vergisi ödeyeceksiniz. Burası il sınırları dışında kalıyor."
 Marcovaldo sepeti açmış, içindekileri ırmağa dökmeye başlamıştı bile. Sazanlardan biri anlaşılan hala canlıydı, çünkü büyük bir sevinçle süzülüp gitti.


Hapishanenin diğer tarafında ölçeklendirilmiş yaşamların sürdüğünü biliyordum, kendimi o yaşamdan çekip çıkarma gücünü bulduğumda, yalnızca o gücü bulmak için, tüm varoluşun bileşenlerini o güce yöneltmem gerektiğini biliyordum. Kopma anına dek sürecek olan bir gücün toparlanması ve zamanı geldiğinde artık elimden kayıp gitmekte olan dizginleri bırakmam gerekiyordu çünkü güç toparlayan kişi artık korkunun sınırlarına varmıştır, ağırlığı artmış, devinimleri yavaşlamış ve korunaklı bir yeri olmadığı durumlarda -ki çoğunlukla böyledir- kolay hedef haline gelmiştir. Evet, o dizginler bir an önce bırakılmalıdır çünkü düşünmek korku vermeye başlar, düşünüyor oluşunun fark edilmesi, kişinin ölümünün başlangıcıdır. Dizginler bırakıldığında ortaya çıkan hafiflik onun başıboş bir eylemler zincirine sürüklenmesine neden olur. Sürgüne gitme fikri vardı kafamda. İyileşme umudu olmayan, hiçbir umudun kalmadığı, yaşam boyu süren ve yaşamı çekip alan bir hastalık. Bu düşüncelerle salıverildikten bir hafta sonra, olanı biteni konuşmak için avukatımın ofisine gittim. Gerçekten bu işin bitip bitmediğini sordum ona. O da bitti, dedi. Ofisinden çıkar çıkmaz bir taksiye bindim ve şehrin anacaddelerinden geçerek cezaevinin bulunduğu semte geldim. Google Earth'e girdim ve kuşbakışı avluyu izledim bir süre. Binaların çatılarını, onların muazzam simetrisini ve yalnızca girişe dikilmiş birkaç ağacı. Belki bir mahkum görürüm umuduyla beton avlunun görüntüsünü sonuna kadar yakınlaştırdım. Taksi girişe yaklaştığında sanki bir yakınımı görmek için burada bulunduğuma kendimi inandırdım. Duvarları süzdüm, hava daha da ısınmış gibi geldi. Birkaç seyyar satıcı vardı. Bir limonatacı, simitçi. Hiçbir şey olmamış gibi binadan uzaklaştım. Arkama bakmadan, elindeki limonatayı hızlıca yudumlayarak. Şimdi de ziyaretini tamamlamış bir kadın olduğuma kendimi inandırmıştım.
Ağaçların arasından bir yokuş tırmandım. Geniş bahçesi olan, demir parmaklıklarla çevrelenmiş bir bahçeye geldim. Uzakta pijamalarıyla dolaşan hastaları gördüm. Patikadan hızla yürüyordum ki, bir süre sonra ana girişteki tabelayı görünce nerede olduğumu anladım. Akıl hastanesine paralel bir şekilde yürüyordum. Hastaların bazıları beni izliyordu. Bir tanesi laf attı, ama ne dediğini anlamadım. İki yıl boyunca içine tıkıldığım binanın arka duvarı akıl hastanesine açılıyormuş meğer. İşte o anda bana bir şeyler söyleyen adama döndüm ve onun gülüşüne eşlik ettim. Bir yarım zikzaklar çizerek ilerliyor. Eski yüzyıllardan kalma bir baron ikiye bölünüyor. Kendimin yarısı ayağa kalkıyor, diğer yarısı oturuyor. Kendimi Potemkin'e hapsedebildiğimi düşündüm, zırhlı bir hayvanın mucizesini hissetmek için. Her şey bir kamaşma. Sözcükler çarpışıyor, bir çukura dökülüyorlar ve kendi derilerinden sıyrılınca, etleri kemiklerinden ayrılıncaya kadar kavruluyorlar. Işığı, evet var olan ve olduğunu hissettiğim ışığı gözümden içeri alarak, oradan yansıyıp dünyayı anlamlı kılmasına izin veriyordum. Başımı aşağı indiriyor ve önümde uzanan, uzadıkça ilerideki sokaklar arasında yitip giden, kuytulara saklanan ve sonunda karanlığın kuytularında bütünüyle yok olan ışığı izliyordum. Başımı göğe çeviriyor, aklımda taşıdığım anıları sahnelere bölüyordum, unutmamak için yazma fikrini her zaman saçma bulduğumu kendime yineliyordum ve anılarımı, aslında olduğu gibi değil de, hep hatırlamak istediğim gibi aydınlatıyordum zihnimde. Bunu yaparken artık dünyayı görmez oluyordum. Sokakları, sokakların başka sokaklara açılan kesişme noktalarını, o sokaklardan yayılan kokuları, adımlarını sokakların içine çeviren insanları, sokakların dışına taşınan insanları, evlerin duvarlarını, bahçelerini, o bahçelerdeki çiçekleri, sanki bir bahçıvanın elinden çıkmışçasına düzenli, renkli ve boy boy yükselen ve insanın önünde durup saygı göstereceği bahçeleri izliyordum. Eski evlerin pencerelerine bakıyordum. Yaşamanın bir yolunu bulmak. Beklemenin kendisine dönüştüm, beklemek benim gerçeğim oldu. Günlerin tuzuna bulanmadan, geri dönmeyi bekliyordum. Anakaradayken beklemek. Yaşadığım şey buydu. Beklemek, ama benim olan toprakların yavaş yavaş ayaklarımın altında ufalanmalarını görmek, yavaşça çekildiklerini seyretmek. Bir kabile yerlisi gibi ait olduğum bir gerçeğin olmasını istiyordum. Aynı ritüelin bin yıllık parçası olmayı: flint taşından sivri ok uçları yapmayı, kayaları şekillendirmeyi... Bambulardan ok yaparak görkemli toprakların bir parçası olabilirim, diye düşünüyordum. Benim gerçeğim ölüler ordusunun bir parçası.


İhtiyar karanlık inene kadar çukurun başında çömeldi.
Ay ortaya çıktığında güldü, yavaş yavaş parçalanan ince bir buz tabakası gibi konuşmaya başladı. Ayağa kalktı, ay ışığı altında süzülen dumanlı gölgelere bakıp, onu yemen iyi olmuş, dedi, madem yedin, o zaman sana şunu söyleyeyim, eninde sonunda bir gün beni de yiyecek ve sonunda mısır sapıyla birlikte yaşamaya başlayacaksın ya da ben seni yer, mısır sapıyla birlikte ben yaşarım. Kör, işte sonunda bunu sana söyleyebildim, diye düşündü ihtiyar, kaç gündür bunu söylemenin fırsatını kolluyordum. İhtiyar orada bıraktığı su kovalarını almak için sırtın başına gitti, bacaklarında derman kalmadığından yavaş yavaş yürüyordu, kovaları alıp barakaya doğru yürüdü.
Kör köpek barakanın altında uzanıyordu. İhtiyarın ayak ni duyar duymaz ayağa kalktı, onun yanına gitmek istiyor gibi görünüyordu ama sessizce birkaç adım gerileyip çitin yanına uzandı. Pırıl pırıl parlayan ayın etrafı bir gaz bulutuyla çevriliymiş gibi duruyordu. İhtiyar, kovaları fıçının yanına koydu, su seviyesini kontrol etmek için fıçının üzerindeki hasırı kaldırdı, ayakkabılarını çıkarıp içine dolan toprağı sallayarak dışarı çıkardı, bir süre barakanın direklerinden birinde asılı olan kırbaca baktı, sonra öksürüp yumuşak bir ses tonuyla, Kör, buraya gelsene, diye köpeği yanına çağırdı.
Kör köpek, ihtiyarın sesini kaç gündür ilk kez duyuyordu. Ay ışığı altında zar zor ayağa kalktı, çekinerek öne doğru dönüp durdu, sırtındaki seyrek tüyler şöyle bir titredi, ihtiyar uzaklara bakıp, Kör diye seslendi, korkmana gerek yok, yediysen yedin, o bizim son yiyeceğimizdi, benim hakkımı da yediğin için suçlamıyorum seni. Sonra başını ona doğru çevirip, Kör, sana söylemem gereken bir şey daha var, dedi, bu koskoca dağ silsilesinde ne bir tahıl ne de bir sıçan kaldı artık, üç gün içindeöyle bir aç kalacağız ki ağazımızdan tek bir kelime bile çıkarabilecek dermanımız kalmayacak, işte o zaman hayatta kalmak istiyorsan beni parçalara ayırarak yemek zorundasın, sonra da bu mısır sapını korumalısın, köylüler geri dönünce onlara yerini göster de mısır koçanını alsınlar; şu dört-beş aydır seni beslediğim için bana minnettarlığını göstermek ve benim şu dünyada yaşamaya devam etmemi istiyorsan seni yememe izin vermelisin, böylece hasat zamanına kadar yaşayabilirim. Kör kararını ver, diye devam etti sonra ihtiyar konuşmasına, eğer yaşamak istiyorsan, bu gece buradan ayrılıp bir yerlerde saklanmalısın, ben üç beş gün içinde açlıktan ölürüm nasılsa. İhtiyar bunları söyledikten sonra, iki elini yüzüne kapatıp gözyaşlarını sildi, yanaklarından süzülen iki sıra gözyaşı avuç içlerini ıslattı.


lkemizde çok fazla müze bulunmaktadır. Millet olarak müzeleri gezmeyi çok severiz. Müzeler tarihsel geçmişimiz konusunda bize çok fazla bilgi verirler. Peki Dünyanın en tuhaf müzeleri diye bir şey duydunuz mu? Evet tuhaf müzeler. Merak ettiyseniz yazımızı okumaya koyulabilirsiniz. 🙂

Dünyanın En Tuhaf Müzeleri Listesi

1. Plastinarium, Guben, Almanya


Plastinarium’u gezen ziyaretçiler, anatomide bir tarih dersi alıyor, plastinasyonun grafik sürecine tanık oluyor ve yaratıcı pozlarda insanların ve hayvanların sergisini izleyebiliyorlar.

2. Momofuku Ando Instant Ramen Müzesi, Osaka, Japonya


Momofuku Ando’nun keşfettiği Japon kültürünün bir parçası olan dünyanın ilk hazır makarnası ve dünya genelindeki diğer hazır makarnalar burada sergilenmektedir.

3. Seks Müzesi, New York, ABD


Seks Müzesi, insan cinselliği tarihini, evrimini ve kültürel önemini korumak amacıyla 2002 yılında açılmıştır. Müze, geçici sergilere ev sahipliği yapmanın yanı sıra 15.000’in üzerinde eser, fotoğraf, kostüm ve tarihsel hatıralara kalıcı ev sahipliği yapıyor.

4. Uluslararası Casusluk Müzesi, Washington, DC, ABD


Uluslararası Casusluk Müzesi, şimdiye kadar ki en büyük halka açık koleksiyonu olan dünyanın en gizli mesleklerinden birisi sayılan casusluk eserlerine ışık tutmaktadır. Mini kameralar, taklit paralar, gizlenmiş silahlar ve şifreleme makineleri tarih boyunca insan istihbaratının ve casusların rolünü ortaya koyuyor.

5. Mumya Müzesi, Guanajuato, Meksika


19. yüzyılın ortalarında küçük madencilik kasabası Guanajuato’da yüzlerce ceset Santa Paula Panteon kilisesinin bodrumuna gömüldü. Eğer aileler kasaba tarafından uygulanan define bedelini ödeyemezlerse, cesetler çıkarılırdı. O zamanlar, bölgenin eşsiz iklim faktörleri nedeniyle cesetlerin doğal bir süreçle mumyalanmış olduklarını fark ettiler. Onların cesetleri (bebekler de dahil olmak üzere) günümüzde Guanajuato’daki Mumya Müzesinde sergilenmektedir.

6. Cancún Sualtı Müzesi, Cancún, Meksika


2009’da inşa edilen Cancún Sualtı Müzesinde deniz tabanına sabitlenmiş 500’den fazla heykele sahiptir. Ziyaretçiler müzeyi altı cam olan tekne, şnorkel veya tüplü dalışla keşfedebilirler.

7. İzlanda Falloloji Müzesi, Reykjavík, İzlanda


Falloloji araştırmalarına adanan bu müzede 215 çeşit kara ve deniz memelilerinin penisleri sergileniyor.

8. Sulabh Uluslararası Tuvalet Müzesi, Delhi, Hindistan


Sulabh Uluslararası Tuvalet Müzesi M.Ö. 2500 yılından günümüze kadar ki sürede hijyen ve sağlık önlemleri tarihini ayrıntılarıyla anlatıyor. Roma İmparatorlarının altın kaplamalı tuvaletlerinden, orta çağ iskemle tuvaletlere kadar, müze çağlar boyunca tuvaletin evrimini belgeliyor.

9. İşkence Müzesi, Amsterdam, Hollanda


İşkence Müzesi ziyaretçileri, Avrupa’nın işlediği karanlık geçmişi, işkencenin ve idamın sıradan olduğu zamanları geri getiriyor.

10. Vent Haven Müzesi, Fort Mitchell, Kentucky, ABD


1910 yılında William Shakespeare Berger ilk kuklası Tommy Baloney’i satın aldı. 1947 yılına gelindiğinde koleksiyonu o kadar büyüdü ki garajını yenilemek zorunda kaldı ve 1962 yılında kuklaları için ikinci bir bina inşa etmesi gerekti. Günümüzde türünün tek örneği olan Vent Haven Müzesi, Berger’in koleksiyonundaki 800’den fazla kukla, fotoğraf, oyun tahtası ve tarihi kitapları sergiliyor.



Dünyada en belirgin simge yapılar nedir sizce desem mutlaka ilk cevaplarınızdan biri Eyfel kulesi olacaktır. Benim de uzun süredir seyahat etmeyi planladığım, görmeyi arzu ettiğim bu devasal yapıyı görme planım vardı. Sonunda gerçekleşti. Paris’e gitmeden önce uzun uzun araştırdım burayı ve hem çok şaşırdığım hem de hüzünlendiğim hikayeler öğrendim. Hadi biraz bu demir yığınından bahsedeyim.

Efendim işin hikayesi şöyle. Fransız İhtilalinin 100. yılına özel bir proje yarışması yapılıyor. Bu yarışmaya 700 proje katılıyor. 700 proje içerisinde yok yok. 300 metrelik granit bir taş bile var. O eserler arasından Gustavo Eiffel’in eseri 1. seçiliyor ve 2 yıl 2 ay 5 gün süren çalışma sonrasında Eiffel ortaya çıkıyor. Bu arada şunuda söylemek gerekiyor yapımında maliyet 8 milyon Frank tutmuş. Bu paranın da sadece %20’sini Fransız devleti karşılamış. Geri kalan kısım mimara yani isim babası Eiffel’e kalmış. Gustavo Eiffel bu projeye gerçekten herşeyini koymuş. Maliyetin %80’ini aldığı yetmiyor gibi projesinin sadece 20 sene kalacağını öğrenmiş. Yine de vazgeçmemiş. Evet Eiffel ilk etapta sadece 20 yıl kalacak sonra yıkılacak diye düşünülmüş.

Bu arada Gustavo Eiffel bize de tanıdık. İzmir’de Konak Pierre’in de mimarı.

İlk senelerde ciddi tepkiler görmüş burası. İlk yapıldığında 300 metre olan bu kule sonra eklentisiyle 324 oluyor. Fakat ilk 300 metrenin her 1 metresi için 1 önemli sanatçının imzası toplanmış. İşin özeti, kimse istememiş burayı. Hatta yazarlardan birisi şehrin her tarafından gözüküyor. Eiffel’i görmediğim tek yer onun altı. Bu yüzden orada çalışacağım artık demiş. İmza kampanyalarının başladığı, demir yığını, fabrika bacası gibi benzetmelerin yapıldığı Eiffel her zaman ayakta durmuş.

Eiffel hakkında kısa kısa maddelerle bilgiler vereyim..

Kule 324 metre yükseklikte.
Yapımında 10.100 Ton demir kullanılmış. 2 yılda yapılmış.
1 ve 2. Kademe yürüyerek çıkılıyor. 1.kat yerden 57 metre, 2.kat yerden 115 metre, 3.kat yerden 276 metre yükseklikte. 1.katta cam bir tavan, hediyelik eşya dükkanları ve bir restoran bulunuyor. 2.katta yine bir hediyelik eşya dükkanı ve 1.kattan daha güzel olduğunu düşündüğüm bir restoran daha var. 3.katta ise artık daha da dar tabi. Gustavo Eiffel’in bir odası ve bir bar bulunuyor.
Açık havalarda 72 km uzağı görüyorsunuz burada.
Yılda 7 milyon kişi kuleye çıkarmış. Karda kışta bile hep kuyruk var.
İlk senelerinde çok intihar olmuş, sonra intiharlar yerini maceraperestlere bırakmış. Kaçak olarak paraşütle atlayanlar vs çoğalınca devlet kafesler, korkuluklar yapmakta bulmuş çareyi.
18 milyon demir var.
80 katlı bir bina yüksekliğinde.
Paris‘te Frenz Reichelt isimli bir terzi pelerin tasarlamış. Ve o pelerin ile Eyfel’den atlayabileceğini söylemiş herkese. Kimse inanmamış. İkna da edememişler adamı, denemiş ve maalesef vefat etmiş. Videousunu da buraya tıklayarak izleyebilirsiniz.
31 Mart 1889 tarihinde tamamlandığından bu yana Eyfel Kulesi’ni dünyanın her yanından milyonlarca turist ziyaret etti. Hatta 2002 yılında ziyaretçi turist sayısı 200 milyona kadar ulaştı. Ama tüm bu turistlerin; bu metal yığını hakkında ne kadar şey bildiği muamma.
Her 7 yılda bir; 60 ton boya kullanılarak yeniden boyanır.
1905 yılında; Fransız spor gazetesi L’Equipe; bir yarışma düzenledi ve kule’nin birinci katına 3 dakika 12 saniyede ulaşan şampiyon; bisiklet kazandı.
Pilot Léon Collot; Eyfel Kulesi’nin altında uçmaya kalkışınca, güneş ışığında görüşünü kaybedip antenlere çarparak yaptığı kazada can verdi.
1. Dünya Savaşı’nın ilk Marne Muharebesi’nde, 1914 yılında Alman ilerleyişini, radyo dalgalarını engelleyerek Fransa ordusu için mükemmel bir iletişim aracı olan Eyfel Kulesi Fransa’ya büyük bir zafer kazandırdı.
75. yılı şerefine; dağcıların Kule’ye tırmanışı televizyonda yayınlandı.
1925-1934 yılları arasında, Fransız otomobil üreticisi Citroen; Eyfel Kulesi’ni kullanarak dünyanın en geniş reklam panosunun kullanıldığı reklam rekorunu elde etti.
Mühendis Gustave Eiffel’in, Kule’nin üçüncü katında kendine özel bir dairesi varmış.
1665 basamak var.
Victor Lustig ismi artık benim için çok önemli bir saygı ibaresi. Bu  beyefendi koca Eiffel’i iki defa pazarlayıp satmış hurdacılara. Sonrasında tutuklanıyor. Kimine göre soyguncu kimine göre dahi.
1984 yılında, iki Birleşik Krallık vatandaşı Eyfel Kulesi’nden paraşütle izinsiz atlamış.
Ünlü ip cambazı Philipe Petit, 100. yılı şerefine Challiot Sarayı’ndan Eyfel Kulesi’ne kadar çektiği, yaklaşık 700 metrelik ip üzerinde yürümüş.
2002 yılında; Hugues Richard dağ bisikletiyle Eyfel Kulesi’ne tırmanarak; kendi 1998 tarihli rekorunu kırdı.
Eyfel Kulesi geceleri 20.000 farklı ampulle ışıklandırılıyor.


Honore de Balzac, Frederic Chopin, George Bizet, Auguste Blanqui, Maria Callas, Auguste Comte, Edith Piaf, Oscar Wilde, Apollinaire, Marcel Proust,,Jim Morrison, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya.. Hepsi bir arada ziyaretini bekliyor..

Paris’te turistler tarafından en çok gezilen on yerden biri Le Pere Lachaise  Mezarlığı. Türkiye’den sürgünde vefat eden iki ünlü sanatçı, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya da burada yatıyor. İki değerimizin burada yatmasından dolayı da Türkler tarafından da çok ziyaret edilen bir nokta haline dönüşmüş. Eskiden Huzurevi bahçesi olan bu noktada sadece müziği, edebiyatı, resmiyle ölümsüzlük mertebesine erişmiş ünlüleri yüzünden özel değil. Mezarlık devasa heykelleriyle bir açık hava müzesini andırıyor.

Napolyon tarafından kurulan mezarlığın mimarı Alexandre Théodore Brongniart’di. Le Pere Lachaise, 18 Mayıs 1804’te küçük bir kızın gömüldüğü bir törenle açılsa da, şehrin biraz dışında kaldığı için ilk zamanlar pek ilgi görmemiş. Taa ki, mezarlığın yöneticileri ünlü Fransız şair ve yazar La Fontaine ve ünlü oyun yazarı Molière’in mezarlarını buraya taşıyınca Le Pere Lachaise turistik oluyor. “Mezarlığın turistiği mi olur ya Seymen?” demeyin. Şu anda 300 binden fazla mezar ve bir o kadar kişinin de külleri burada duruyor ve yılda 2 milyon kişi burayı ziyaret ediyor. Paris’te artık nereler gezilmeli listesine girmiş bir mezarlık anlayacağınız.

Le Père Lachaise’de 29 abide yer alıyor. Bunlardan 1871 Paris Komünü’nde kurşuna dizilenlerin anısına dikilen Federeler Duvarı, Fransız savaşlarında ölen Ermeniler ve Auschwitz’te ölen Yahudiler için yapılan anıtmezarlar insanlık tarihinde utancın eksik olmadığını gösteriyor.



Mezarlıkta Kimler Var..

Yılmaz Güney

İzinli ayrıldığı Isparta yarı açık cezaevinden firar ederek Paris’e giden ve üç yıl sonra -1984’te- burada vefat eden Yılmaz Güney de burada yatıyor. Şanslıysanız Le Pere Lachaise’de Türkiye’den geldiğinizi anlayıp sizi kolunuzdan tutup Çirkin Kral’ın 62 no’lu alandaki mezarına götüren rehberlerden birine rastlayabilirsiniz.

Ünlü sinemacının mezarında çelik ayaklarının yüzlerine ziyaretçileri tarafından kazınmış isimler ve mesajlar yer alıyor. Her yıl ölüm yıldönümü olan 9 Eylül’de hayranları burada toplanıyor, marşlar söyleyip “Devrimci sanatçı Yılmaz Güney ölümsüzdür” diye slogan atıyor.

Allan Kardec

En popüler mezarlardan biri spiritüalist filozof Allen Kardec’e ait. Asıl adı Hippolyte Leon Rivail olan Kardec 1804-1869 yıllarında yaşamış. Hayatının ilk yarısını pozitif bilimlerle, ikinci yarısını gizemcilikle uğraşarak geçirmiş. Kardec’in Stonehenge’e benzeyen mezarının çevresi her daim dolu. Taşın üstündeki “Mum yakmayınız, hayvan kesmeyiniz, yasalara aykırıdır. Allan Kardec bir büyücü değildir” yazısı burasının nasıl görüldüğü hakkında size ipucu verecektir. Etrafta mezartaşına dokunup ağlayanları, kendinden geçenleri görürseniz şaşırmayın.

Jim Morisson

The Doors’un solisti Jim Morrison 27 yaşında hayatını kaybettiğinde çoktan efsaneye dönüşmüştü. Morrison’un ebedi istirahat yeri de bunun kanıtı gibi.Burası Le Pere Lachaise’in en çok ziyaret edilen mezarlarından. Mumunu, gitarını, içkisini kapan soluğu, üstünde Kata Ton Daimona Eaytoy (Eski Yunanca “Kendi ruhuna sadık”) yazan bu mezarda alıyor. Ziyaret imkânı bulursanız yanınızda bitiveren bekçiyi garipsemeyin. Geçmişte Morrison fanatiklerinin haylazlıkları yüzünden yetkililer mezarın çevresini temizleyip başına bekçi koymuşlar.

Oscar Wilde

İrlandalı oyun yazarı, şair ve öykücü Oscar Wilde’ın mezarı Le Pere Lachaise’in en fazla rağbet gören bir başka noktası. 1900 yılında Paris’te bir otelde yoksulluk içinde hayata veda eden Wilde’ın mezarı İrlanda hükümeti tarafından 2011’de temizlendi ve camla kaplandı. Çünkü modernist heykeltıraş Jacob Epstein tarafından tasarlanan mezar öpücüklerle doluydu. Yanlış okumadınız. Her köşesi Wilde hayranlarının dudak izleriyle kaplı mezar için bu kadar önlem de yetmiyor. Sevenleri şimdi de mezarın etrafındaki cama ve ağaca rengârenk öpücükler konduruyor.

Victor Noir

Gazeteci Victor Noir’ın kabri, Le Pere Lachaise’in popüler noktalarından bir diğeri. 1870’de III. Napolyon’un akrabası Pierre Bonaparte’ın tabanca ile vurup öldürdüğü genç adam çapkınlığıyla ünlüymüş. Noir’ın Bonaparte ailesinden bir kadınla basılıp öldürüldüğü dedikodusu hâlâ fısıldanıyor. Bu yüzden de mezar üreme sembolüne dönüşmüş. Noir’ın kendi boyutundaki heykelinde kabarık cinsel organı, çocuğu olmayan kadınların ilgisini çekiyor. Bazısı cinsel organa dokunmakla yetinirken Noir’ın ölü heykeli üstünde özel ayinler yapıldığı da rivayetler arasında. Öyle ki bronz heykelin ağzı, burnu, pabuçlarının ucu ve cinsel organı garip biçimde aşınmış. Türbe gibi olmuş artık çığrından çıkmış.

Maria Callas

Paris’te 1977’de hayatını kaybeden Maria Callas’ın sembolik mezarı da burada yer alıyor. Ünlü sopranonun cenazesi bir Ortodoks kilisesinde yapılan dini törenden sonra buradaki Gaston Krematoryumu’nda yakıldı ve külleri Le Pere Lachaise’deki yerine kondu. Kısa süre sonra içinde küllerin bulunduğu kupa bir hayranı tarafından çalındı. Devreye Yunan hükümetinin girmesiyle bulunan küller, 1979’da bir savaş gemisinin güvertesinden Ege’nin serin sularına serpildi. Callas’ın küllerinden bir avucun Yunanistan’a verilmeyip hâlâ Le Père Lachaise’de saklandığı rivayet edilir.

Edith Piaf

Kaldırımda doğduğu için Kaldırım Serçesi diye anılan Édith Piaf’ın kabri buranın ilgi çekici noktalarından. Fransız şansonlarının kraliçesi 10 Ekim 1963’te vefat ettiğinde Katolik kilisesi Paris Başpiskoposu sürdüğü hayat yüzünden cenaze töreni yapmayı reddetti. Ama ünlü sanatçının tabutu Le Père Lachaise’e götürülürken hayranları korteje katıldı ve mezarlıktaki törende hazır bulunanların sayısı 100 bini geçti. Çocukken bir randevuevinde hayat kadınları tarafından büyütülen, romantik şarkıları kadar yaşadığı aşklarıyla da ünlenen Piaf’ın mezarının üstünü son şarkısı Je Ne Regrette Rien’in (Pişman Değilim) sözleri süslüyor.

Frederic Chopin

1849’da henüz 39 yaşındayken Paris’te vefat eden Frederic Chopin burada ebedi uykusunda. Cenazesinde vasiyeti üzerine kendi bestelediği Marche Funébre (Cenaze Marşı) yerine Mozart’ın Requiem’inin çalınmasını isteyen ünlü müzisyenin mezarı kendi büstüyle süslü. Sanatçının isteği üzerine vefatından sonra kalbi çıkarılarak ablası Ludvika tarafından bir kutuya konup Polonya’ya götürülmüş ve Varşova’daki Kutsal Haç Kilisesi’nin sütunlarından biri oyularak içine yerleştirilmiş.

Ahmet Kaya

2000’de ülkesinden uzakta Paris’te sürgündeyken vefat eden Ahmet Kaya’nın mezarı 71. kısımda yer alıyor. Ünlü sanatçının 2003’te yapılan anıtmezarı “Ahmet Kaya’nın evi” diye anılıyor.

Kaya’nın portresi kazınan mezarın mermerleri kardelenlerle işli ve üst kısmında “Hoşça kal sevgili ülkem” yazıyor.
Güneş, nazar boncuğu, selvi ağacı, İstanbul silueti gibi detaylarla süslü mezarda Kaya’nın ülkesine özlemi şu satırlarla kazılı:

“Tarifi imkânsız
Acılar içindeyim
Gurbette
Akşam oldu yine
Rüzgâr peşindeyim
Yurdumdan uzak
Yağmurlar içindeyim
Akşam oldu



Nasıl Giderim ?

Mezarlığa ulaşmak için 2 metro istasyonu var. Bu metro istasyonlarına göre bulunduğunuz noktada direkt veya aktarmalı ulaşım sağlayabilirsiniz. Bu metro istasyonları, Philippe Auguste  ve Gembetta. Mezarlığa geldiğinizde kim nerede yatıyor tabelalar var. Kolaylıklla ulaşabilirsiniz.


Hacivat Karagöz ile büyümüş bir nesil olamadık. Gerçi o nesille büyüyenler de, kukla sanatını günümüze kadar maalesef getirememiş. Maalesef diyorum. Çünkü, günümüze kadar getirilemedi kukla gösterileri. Geçmişte içilen bir boza, Kız Kulesine bakılan bir tabure muamelesi yapıldı hep. Eskiden buralar dutluktu dercesine, eskiden kukla gösterileri vardı sokaklarda dedik.

Çekya Halkı bu konuda oldukça başarılı ilerlemiş, günümüze kadar getirmişler kuklalarını. Birbirinden farklı karakterde bir çok kuklası var Çeklerin. Sokaklarda yürürken, hediyelik eşyacılarda en çok kuklaya denk gelirsiniz. Sadece kukla için açılmış dükkanlar, parasını burdan kazanan insanlar hala var dünyada. Bitti mi ? Tabi ki hayır. Klasiklerden Mozart’ın Don Giovanni eserini kukla şovlarıyla izleyebileceğin National Marionette Theatre gibi yerler bile var. Anlayacağın, kukla bir eğlence aracı değil. Kültür Çekya’da.

15 Euro ödeyerek akşamları kukla tiyatrolarına gidebilirsin Prag’da. Oldukça eğlenceli. Küçük salonlarda yapılıyor gösteriler. Max. 50 kişilik kapasitesi vardır sanırım. Ama bizim Karagöz Hacivat gibi arka fon siyah bir alan yok. Bildiğin tiyatro sahnesi. Dekorasyon, mobilyalar vs vs. Sanki kukla değil tiyatro sanatçıları vardı..

Kukla mağazalarında kukla fiyatları da, 20 Euro’dan başlar 500 600 Euro’ya kadar gidenleri var. Belki daha fazlası da vardır ben denk gelmedim. İlla ki vardır ama, el emeği göz nuru bir kültür sonuçta.


Peki bu kuklanın hikayesi nedir ? Nereden geliyor ?

Kuklacılık tarihi binlerce yıl öncesine dayanıyor ama kesin başlangıç tarihini bilen maalesef yok. İlk gölge kuklalarının Yunan felsefesinden geldiğini söyleyen de var ilk kez Çin’de ortaya çıktığını söyleyen de. Ama sanırım Yunanlılar gölge oyunlarına pek meraklı olduğu için daha hakimdir diye düşünüyorum konuya. Dünyaynın çeşitli bir çok noktasında dini seramonilerde de kuklalar yer alıyordu. Bu başlı başına bir hikaye konusu aslında.. Yani demem o ki, kuklacılık dünya mirasıdır bizlere..

1357 yılından günümüze gelmiş bir eser.. Köprü demek ayıp olur sanırım.

Gelelim Prag simgesine..

Karl Köprüsü

Charles Bridge

Kaluv Most

Hepsi farklı yazılsa da, aynı anlamla yüklü hepsi. Prag’ın en ünlü anıtından bahsedeceğim biraz. Yazıyı yazmadan önce şöyle bir düşündüm de, köprü olmasa Prag’ı yine sever miydim ? zor..

Köprü 1741 yılına kadar Vltava üzerindeki tek geçiş noktasıydı. 520 mt uzunluğundaki köprü harca yumurta karıştırılarak güçlendirildiği söylenen kumtaşı bloklarından yapılmış. 1683 yılında yerleştirilen ilk heykel Aziz Jan Nepomucky’dir. Bu heykelin ellerine dokunursanız Prag’a yeniden yolunuz düşer derler. Ben 2012’de gittiğimde dokunmuştum. 2016’da tesadüfen yeniden yolum düştü. Bundan dolayı mıdır bilmem tabi.

Eski şehiri küçük mahalleye bağlayan günümüzde trafiğe kapalı olsa da, bir zamanlar köprüden yanyana dört atlı arabanın geçebildiği köprüden bahsedeceğim biraz.  Yıpranmış heykellerin çoğu asıllarının kopyaları. Orijinalleri ulusal müzede sergileniyor. Kendi türünün ayakta kalmış en iyi örneklerinden Karluv.

Köprüde 16 tane heykel ve bir kule var.

Heykellerden bazılarını anlatmak istiyorum.

Aziz Adalbert : Prag Başpiskoposu 991’de Petrin Tepesi’nde Aziz Laurentius Kilisesini kurmuş.
Aziz Jean de Matha : Hristiyanların özgürlüğünü, heykelin alt kısmında betimlenen inançsızlardan satın almak için para toplamak üzere kutsal üçleme tarikatını kurmuş.
Aziz Vincent Ferref : Aziz Vincent’in Yahuduieri Hristiyanlaştırmasına üzülen bir baba gözüküyor. Bohemyanın kurucularındandır.
Aziz Luitgard : Köprüdeki en güçlü sanatsal çalışmalardan birisi. Matthias Braun 26 yaşında yapmış bu sanatı. Kör Cistercium rahibesinin İsa’yı görüp onun yaralarına dokunduğu ünlü düşü anlatmış.
Aziz Francesco : İki doğulu ve vaftiz olmayı bekleyen bir pağan prens taşır.
17.Yüzyıl Çarmıhı : Çarmıh, 200 yıl boyunca köprüde durmuştur. Yaldızlı İsa Heykeli, 1629 yılından kalmadır. Kutsal Tanrı yazıyor üzerinde. Tanrı’ya küfreden bir yahdiye ödetilmiştir.


Köprünün bir de tarihi bir özelliği var. Meşhur otuz yıl savaşları vardır belki duymuşsunuzdur. İsveçlilerin elinden savaşın son saatlerinde kurtarılmış burası. Vestfalya Barışı 1648 yılında bu köprünün ortasında imzalanmış.


Bu köprünün bir de kulesi vardır. Kuleye çıkmanızı öneririm etkileyici bir manzara yakalarsınız. Peter Parler’ın tasarladığı bu muhteşem kule 14. yüz yılın sonunda inşa edilmiş. Eski şehir istihkamlarının da bir parçasını oluşturan bu kuleler 1648 yılında ağır hasar almış. Kulenin batı tarafından hala izleri görebilirsiniz. Kulenin ilk katında manzara galerisi yer alıyor. Prag kalesi ile küçük mahalleinin manzaralarını burada gözlemleyebilirsiniz. Kuleye çıkış 90 CZK.

Günümüzde ise, tamamen trafiğe kapalı olan bu köprüde sokak sanatçıları ve sanatçılar yer almaktadır. Kimi müzik yapar kimisi fırçasını konuşturur karikatürünüzü çizer. 15 dakikada 20 Euro’ya el emeği göz nuru karikatürünüzü alabilirsiniz.

Ayrıca, kale tarafına doğru yürürken sol tarafta küçük bir balkon göreceksiniz. Bu balkonda bir Meryem ana fotoğrafı ve mum var. Mum sönerse, şehre kötülüklerin geleceğine inanılıyor.

Prag gerçekten farklı bir yer..

Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

ABOUT ME

I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out.

POPULAR POSTS

  • Stuart Dybek - Chicago Kıyıları
    Otuz yedinci kattaki bir otel odasında aynı anda uyuyorlar. İkisi de saatin kaç olduğunundan emin değil, hâlâ biraz sarhoşlar, aralarında bü...
  • "Kızgın Ova" - Juan Rulfo
       Güneydeki dağların en yüksek, en kayalık olanı Luvina'dır. Luvina kireç yapımında kullanılan o boz taşla kaplıdır, ama o taştan ne ki...
  • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
    Ulaşım Venedik Mestre tren istasyonunun tam önündeki otobüs durağından saatte bir kalkan 11 numaralı otobüsün son durağı Fusina Camping. Yol...
  • "Gezinti" - Robert Walser
     Bisiklete binmiş bir montajcı, 134/III. milis taburundan bir arkadaşım, geçerken sesleniyor bana: "Gördüğüm kadarıyla, yine aylak ayla...
  • AMERİKA YAZ KAMPLARI
    Amerika Yaz Kampı Nedir? Kamplara katılmış olan belli bir yaş aralığındaki çocuklarla ilgilenen, onların kamp süresince katıldıkları aktivit...
  • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
    Ulaşım Muğla'nın merkezine 30km mesafede olan Akyaka'ya Muğla Otogarından sezonda her yarım saate bir dolmuş kalkıyor. Akyaka'ya...
  • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
    Ulaşım Dalyan'a ulaşmak için Muğla'nın Ortaca İlçesindeki otogardan sık sık kalkan minibüsleri kullanabilirsiniz. Dalyan Merkez'...
  • "Tuhaf Şeyler Oluyor Bay Tarantino" - Neslihan Önderoğlu
      "Sen de bundan nefret etmiyor musun?" dedi aniden.     "Neyden nefret etmiyor muyum?"    "Rahatsız eden sessizlik...

Advertisement

Follow us on Facebook

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

EREN ARDA GÜLER. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Featured Post (Slider)

Kötüye Kullanım Bildir

Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan ( 44 )
    • ►  Mart ( 17 )
    • ►  Şubat ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım ( 43 )
    • ►  Ekim ( 43 )
    • ►  Eylül ( 53 )
    • ►  Ağustos ( 6 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 9 )
    • ►  Mayıs ( 16 )
    • ►  Nisan ( 56 )
    • ►  Mart ( 15 )
    • ►  Şubat ( 7 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık ( 7 )
    • ►  Kasım ( 8 )
    • ►  Ekim ( 7 )
    • ►  Eylül ( 3 )
    • ►  Temmuz ( 2 )
    • ►  Haziran ( 3 )
    • ►  Mayıs ( 1 )
    • ►  Nisan ( 4 )
    • ►  Mart ( 3 )
    • ►  Şubat ( 5 )
    • ►  Ocak ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık ( 1 )
    • ►  Ekim ( 10 )

Bu Blogda Ara

Blog Archive

  • ▼  2020 ( 184 )
    • ▼  Mayıs 2020 ( 50 )
      • Osman Şahin - Mahşer
      • Robert Seethaler - Toprak
      • Oya Baydar - Elveda Alyoşa
      • Zygmunt Bauman - Akışkan Aşk
      • Drago Jancar - Kehanet
      • B. Nihan Eren - Hayat Otel
      • Yücel Balku - Sükût Ayyuka Çıkar
      • Robert Musil - Hayalperestler
      • Andre Gide - Pastoral Senfoni
      • Karl Polanyi - Büyük Dönüşüm
      • Bilge Karasu - Gece
      • Stefan Zweig - Bir Çöküşün Romanı
      • Özcan Karabulut - Baştan Sona Yalnızlık
      • Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar
      • Melisa Yılmaz - Üflenmemiş Rüzgârlar
      • Kazuo İshiguro - Gömülü Dev
      • Jean-Christophe Grangé - Son Av
      • Nezihe Altuğ - Seviname
      • Jeanette Winterson - Tek Meyve Portakal Değildir
      • B. Nihan Eren - Kör Pencerede Uyuyan
      • Selçuk Baran - Bozkır Çiçekleri
      • Hakan Bıçakcı - Aramızdaki En Kısa Mesafe
      • DARIDERE KAMP ALANI
      • MEDUSA CAFE BAR CAMPING
      • CAN MOCAMP
      • CAMP İSTANBUL
      • KAŞ CAMPING
      • CAMPING ADRİAKE
      • HİNDİBA DOĞA EVİ / PANSİYON
      • KABATEPE ORMAN KAMPI
      • KARAASLAN CAMPING TESİSLERİ
      • BOLU ALADAĞ KAMP EĞİTİM MERKEZİ (ALADAĞ GENÇLİK İZ...
      • KAMP ALANI: TARIK'IN YERİ
      • TEZEL CAMPING
      • GÜNBATMADAN KAMP ALANI
      • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
      • KAMP ALANI: CAMPING VILLAGE ROMA
      • KAMP ALANI: CAMPING HOTEL CITTA Dİ BOLOGNA
      • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE
      • KAMP ALANI: DALYAN CAMPING MUĞLA
      • KAMP ALANI: GÖKOVA AKKAYA ORMAN KAMPI
      • KAMP ALANI: ANT CAMPING BALIKESİR
      • KAMP ALANI: GÜZELDERE ŞELALESİ DÜZCE
      • KAMP ALANI: ADA PANSİYON ANTALYA
      • GAZİANTEP'İN ÇIRAĞANI: HIŞVAHAN HAN
      • ZEUGMA
      • MEDENİYETİN BAŞLANGICI: GÖBEKLİTEPE
      • BULUTLAR ÜLKESİ: POKUT YAYLASI
      • ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ
      • GAZİANTEP BEY MAHALLESİ
    • ►  Nisan 2020 ( 44 )
    • ►  Mart 2020 ( 17 )
    • ►  Şubat 2020 ( 73 )
  • ►  2019 ( 258 )
    • ►  Kasım 2019 ( 43 )
    • ►  Ekim 2019 ( 43 )
    • ►  Eylül 2019 ( 53 )
    • ►  Ağustos 2019 ( 6 )
    • ►  Temmuz 2019 ( 2 )
    • ►  Haziran 2019 ( 9 )
    • ►  Mayıs 2019 ( 16 )
    • ►  Nisan 2019 ( 56 )
    • ►  Mart 2019 ( 15 )
    • ►  Şubat 2019 ( 7 )
    • ►  Ocak 2019 ( 8 )
  • ►  2018 ( 51 )
    • ►  Aralık 2018 ( 7 )
    • ►  Kasım 2018 ( 8 )
    • ►  Ekim 2018 ( 7 )
    • ►  Eylül 2018 ( 3 )
    • ►  Temmuz 2018 ( 2 )
    • ►  Haziran 2018 ( 3 )
    • ►  Mayıs 2018 ( 1 )
    • ►  Nisan 2018 ( 4 )
    • ►  Mart 2018 ( 3 )
    • ►  Şubat 2018 ( 5 )
    • ►  Ocak 2018 ( 8 )
  • ►  2017 ( 11 )
    • ►  Aralık 2017 ( 1 )
    • ►  Ekim 2017 ( 10 )

Combine

Horizontal

Vertical1

Vertical2

Gallery

Portfolio

  • Home
  • Features
  • _Multi DropDown
  • __DropDown 1
  • __DropDown 2
  • __DropDown 3
  • _ShortCodes
  • _SiteMap
  • _Error Page
  • Learn Blogging
  • Documentation
  • _Web Documentation
  • _Video Documentation
  • Download This Template

Footer Menu Widget

  • Home
  • About
  • Contact Us

Social Plugin

Contact us

About

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Categories

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

PGA Head Teaching Professional

Fotoğrafım
erenardaguler
Profilimin tamamını görüntüle

Channels

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Subscribe To Sarah Bennett Blog

Kayıtlar
Atom
Kayıtlar
Tüm Yorumlar
Atom
Tüm Yorumlar

Slider Widget

5/recent/slider

CATEGORIES

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Advertisement

Main Ad

Trend Tags

  • abd
  • adana
  • afrika
  • afyon
  • ağva kilimli koyu
  • airport
  • almanya
  • amerika
  • andorra
  • anı harabeleri
  • ankara
  • antalya
  • apostil
  • app
  • araç
  • arkadaş
  • asya
  • Atatürk
  • avrupa
  • avusturya
  • ayder yaylası
  • balıkesir
  • balkanlar
  • bandırma
  • banka
  • bebek
  • belarus
  • bisiklet
  • bisikletli kamp
  • blog
  • blogger
  • bolu
  • bosna hersek
  • bursa
  • card
  • couchsurfing
  • çadır
  • çadır kurulumu
  • çalışmak
  • çıldır gölü
  • çin
  • çin seddi
  • çipli pasaport
  • denizli
  • doğa
  • doğu ekspresi
  • dolar
  • dost
  • dünya
  • e-pasaport
  • elazığ
  • en iyi bölgeler
  • erciyes ekspresi
  • erzurum
  • eskişehir
  • etik
  • euro
  • evcil
  • everest
  • festival
  • fırat ekspresi
  • fotoğrafçılık
  • galata kulesi
  • gecelemek
  • gezi
  • glamping
  • gümüşhane
  • güney kurtalan ekspresi
  • gürcistan
  • güvenilir
  • güvenlik
  • harcama
  • hava durumu
  • havaalanı
  • havalimanı
  • hayvan
  • hindistan
  • hostel
  • ısparta
  • iç anadolu
  • ingiltere
  • interrail
  • isic card
  • istanbul
  • iş
  • izmir
  • jet lag
  • kahvaltı
  • kamp
  • kamp alanı
  • kamp amerika
  • kamp eczanesi
  • kamp ekipman
  • kamp matı
  • kamp mutfağı
  • kanada
  • karadağ
  • karadeniz
  • karavan
  • karavan kampı
  • karesi ekspresi
  • karester yaylası
  • kars
  • kars kalesi
  • kart
  • kasım
  • kastamonu
  • kayak
  • kayak merkezleri
  • kayseri
  • kıbrıs
  • kış
  • kızılcahamam
  • kira
  • kocaeli
  • konaklama
  • kosova
  • kredi kartı
  • kutlama
  • küba
  • kültür
  • kütahya
  • macera
  • makedonya
  • malatya
  • maliyet
  • manzara
  • marmara
  • mil
  • miras
  • moldova
  • osmaniye
  • otel
  • outdoor
  • oyun
  • öğrenci
  • pamukkale
  • para
  • pasaport
  • rehber
  • rize
  • rota
  • rüzgar
  • sabahlamak
  • seyahat
  • sırbistan
  • sırt çantası
  • singapur
  • şile
  • tarih
  • tatil
  • tax free
  • tcdd
  • telefon
  • temizlik
  • tırmanma
  • travel
  • tren
  • türk lirası
  • türkiye
  • ucuz
  • uçak
  • ukrayna
  • uluslararası
  • uygulama
  • uyku tulumu
  • uyumak
  • uzungöl
  • ülke
  • üniversite
  • vanlife
  • vatandaşlık
  • verçenik yaylası
  • vergi
  • vietnam
  • visa
  • vize
  • vizesiz ülkeler
  • wordpress
  • work
  • work and travel
  • world
  • yapıt
  • yaz
  • yedigöller
  • yemek
  • yeşil pasaport
  • yeşillik
  • yurtdışı

Pages

  • EV
  • EV
  • EV

Most Trending

  • "Babam Beni Şah Damarımdan Öptü" - Ozan Önen
       İnsan, babası hayattayken, sanki tüm babalar hayattaymış gibi bir yanılgıya; babası öldüğündeyse sanki sadece kendi babası ölmüş gibi bir...
  • "Kadın Yok Savaşın Yüzünde" - Svetlana Aleksiyeviç
     İnsan savaştan büyük...     Büyük olduğu sahneler akılda kalan. Savaşta insanı yönlendiren bir şey var ki tarihten bile güçlü. Daha derinde...
  • Tolstoy - Polikuşka
     Tam da o sırada Yegor Mihayloviç konağın kapısında gözüktü. Şapkalar art arda başlardan alındı, kâhya yaklaştıkça ortasından, önünden dazla...
  • Rebecca Solnit - Karanlıktaki Umut
      Neden-sonuç ilişkisi tarihin ileri doğru hareket ettiğini varsayar ama tarih bir orduya benzemez. Tarih, yanlamasına seğirten bir yengeç, ...
  • "İpekli Mendil" - Sait Faik Abasıyanık
    Vakit geçiyor. Gün akşama, akşam geceye dönüyor ve bütün bunlara kuşlar şahit, gök şahit, insan şahit. Yaşlanıyoruz. Sait Faik nasıl anlatıy...
  • UKRAYNA'YA GİTMEK
    ARABA İLE GİTMEK… Mail kutuma yoğun bir şekilde gelen bir diğer soru, Ukrayna’ya araba ile gitmek. Her ne kadar Ukrayna’ya araba ile yolculu...
  • "Pan" - Knut Hamsun
     Üçüncü Demir Gece; olanca gerginlik içinde bir gece. Hiç değilse biraz don olsaydı! Don yerine gündüzün güneşinden kalma bir sıcaklık; ılık...
  • ŞİMŞİRLİK KAMP ALANI VE ALABALIK TESİSLERİ
    Ulaşım Düzce merkezine, İstanbul yada Ankara'dan otoban yoluyla ulaşmak mümkün. İstanbul - Düzce otoban çıkışı 210 km. Merkeze ulaştığın...
  • KAMP MATI NEDİR VE NASIL SEÇİLİR?
    Özellikle uzun süre yürüyerek seyahat ederken yaptığım doğa kampları sırasında karşılaştığım en keyif bozucu durum kamp çadırını kuracak uyg...
  • "Şizodüş" - Merve Sevde Selvi
    Akşam oluyor. Şehrin üstüne karanlık inerken daralan göğsümü, dünyanın muhtelif yerlerindeki gün doğumlarını düşünerek geniş tutuyorum. Masa...

Featured Posts

About Me


I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out. Great things in business are never done by one person. They’re done by a team of people.

Popular Posts

  • Stuart Dybek - Chicago Kıyıları
  • "Kızgın Ova" - Juan Rulfo
  • KAMP ALANI: CAMPING FUSİNA TOURIST VILLAGE

Advertisement

Designed By OddThemes | Distributed By Blogger Templates