Bu asırda tanışmak kolay, tanımak zor. Yıllar geçiyor, zaman dahi haksız çıkıyor bazen. İnsan ne tuhaf. Odysseia'yı hatırlayın: "Ne yazık! Ne yazık! Senin gönlün yüzün gibi değilmiş!" Belki de bu mesele, asrın değil insanın meselesi.
💮
Adamın biri, sırtına dengesini sağlamak için gemi küreği almış, göz alıcı mavilikte dipsiz bir uçurumun üzerine gerili çelik halatın üzerinde yavaş yavaş ilerliyor. Halat rüzgârda belli belirsiz gıcırdıyor ve inliyor. O kadar ince ki adam düşününce ayağını nasıl basabildiğine şaşıyor. Kilometrelerce önünde uzanan ufukta parlak bulutlar öbeklenmiş. Arkasındaki manzara da aynen böyle olabilir ama arkasına bakmış değil. Halat anca saatler ya da günler içerisinde ayırt edilebilecek hafiflikte bel veriyor: Alçalmakta.
Başının üzerinde (bunu ancak göz ucuyla görüyor, yukarı bakmak ölümcül olabilir) dağ izlenimi veren yamuk hatlı kara bir kütle var. Göl yahut şehir olabilecek ışıltılı lekeler mevcut. Aşağıda apaçık bir gökyüzü, açıktan koyuya tonlarıyla dümdüz, derin bir mavilik duruyor. Üzerine bir bitkinlik çöküyor, dinlenmek için durup çömeliyor ve küreği omuzunda dengeleyip ayakları ve elleriyle halata tutunarak aşağıya, huzur verici bulduğu boşluğa gözünü dikiyor.
Uzun süredir dengede durmaya çalışarak yürüyor ve aklı gidip geliyor. Düşünceleri çoğunlukla boş ya da bu sonsuz açıklığa mahkûmiyetinin koşullarını defalarca yinelemekten ibaret. Bir düşünce billurlaştığında, beliren şu oluyor: Bir yerlerde bir hüküm verilmekte. Şu anda bile avukatlar uçuşan cüppeleriyle kasvetli koridorları arşınlayarak hâkimin önünde davayı savunacakları salona gidiyorlar. Hâkimin adı dilinin ucunda: Minos ya da belki Yama. Bu, çorak ve boş zihninde bir şeyleri canlandırıyor: Davayı kendi savunmak istiyor.
Dava aleyhinde sonuçlanırsa batı tarafından rüzgâr esmeye başlayacağını, beyaz bir kütle halinde akın edip yarım küreyi silip süpürerek üzerine geleceğini ve halatı sürükleyip götüreceğini biliyor. Böyle bir duruma karşı taktikler geliştirmeye çalışıyor: Halatın iki ucu da görünür olmasa da, ya rüzgâra doğru dönüp halatın rüzgârın estiği yönüne yürümek ya da fırtına çıktığını gördüğü an, tereddütlü adımda aniden kayıp düşebileceği riskini bile bile, gözünü karartıp koşmaya başlamak. Bu planların beyhudeliğinin farkındaysa da onları kurmaktan kendini alamıyor.
Halat daha da inceliyor olabilir. Bacakları kuvvetten düşüyor olabilir. Havada bir hareket hissediyor olabilir. Gözleri kapalı, tereddüde düşüyor ve düşmenin getireceği rehaveti düşlüyor. Kendini boş yere halata tutunmaya çalışırken ve elinden kaçırırken görüyor. Ne kadar çabuk gözden yiteceğini ve sonunda düşerek uzaklaştığı dünyaya bakma lüksünü nasıl yakalayacağını, ne olursa olsun bundan kötüsünün olamayacağını bilmenin rahatlığını düşünüyor. Dengesini bulup bir adım daha atıyor.
Her nesilde bir, bahar dalgaları Troya'nın yıkık surlarına erişir ve o zaman izin verilir bir zamanlar Odysseus olduğunu hatırlamasına.
Öyle şeyler yaşanıyor ki artık; gözlerimize, kulaklarımıza, ellerimiz ve en sevdiklerimiz ve en güvendiklerimize bile inanamıyoruz. "Batan Güneş"teki şu bölümü hatırlıyoruz: "'Anne', dedim. 'Bugüne kadar dünyayı hiç tanımamışım.'" Sanırım hiç tanıyamayacağız sevgili okur. Kitaplar da olmasa...
💮
Ben sefil insanları severim, özellikle bu yaftayı taşıyanları. Ben de sefalete dalmak istiyorum. Benim için başka yaşam biçimleri olabileceğini hissediyorum. Siz Japonya’da, yaftalı bir serserinin en belirgin örneğisiniz. Naoji, pek çok kişinin sizin hakkınızda böyle düşündüğünü, sizden nefret edildiğini ve çoğu kez size saldırıldığını söyledi. Tüm bu hikâyeler, sizi daha çok sevmeme neden oluyor. Ne olduğunuzu düşünürken pek çok kız arkadaşınız olduğu sonucuna varıyorum. Ama bundan sonra, yavaş yavaş, sadece beni sever olacaksınız. Böyle düşünmekten kendimi alamıyorum. Benimle yaşamaya başlayınca, mutluluk içinde çalışacaksınız. Çocukken benimle birlikte yaşamanın mutluluk verdiği tekrarlanıp dururdu. Beğenilmemenin anlamını bilmem. Beni her zaman çok hoş bulmuşlardır. Bu yüzden sizin de hoşunuza gideceğimden eminim.
Görüşsek ne güzel olurdu! Artık sizden bir yanıt ya da buna benzer şeyler beklemiyorum. Sizi görmek istiyorum. Bence en basiti, benim sizi görmeye Tokyo’ya gelmem olur. Ama Anne’nin hastabakıcısı ve hizmetçisi oldum. Onu gerçekten bırakamam. Lütfen buraya gelin. Sizi görmek istiyorum. Bir kerecik de olsa. O zaman her şeyi anlardınız. Ağzımın iki kenarında oluşan çizgileri görürdünüz. Yüzyılın mutsuzluk çizgilerini. Bundan eminim.
İlk mektubumda, göğsümde varolan bir gökkuşağından söz etmiştim. Bu gökkuşağı, yıldızların ince parlaklığına sahip değil. Öylesine hafif, öylesine uzak olsaydı, böyle acı çekmezdim ve zamanla sizi unutabilirsin. Göğsümdeki gökkuşağı bir alev köprüsü. Öylesine güçlü ki içim yanıyor. Uyuşturucudan yoksun kalmış bir bağımlı bu kadar acı duyamaz. Yanılmadığımdan eminim, sapıklık göstermiyorum; tamamıyla bilinçli olduğum halde, arasıra delilik yaptığım düşüncesiyle ürperiyorum. Deliriyor muyum, diye düşündüğüm oluyor. Oysa kendi başıma, kendime hakim olarak plan yapma gücüm var. Lütfen, bir kez olsun gelin. Hangi gün olursa olsun. Dışarıya hiç çıkmayıp sadece sizi bekleyeceğim. Lütfen bana inanın.
10-11 Mayıs 1996 tarihinde Everest’te meydana gelen ve 8 dağcının ölümü ile sonuçlanan facia, belki de en çok bilinen dağcılık facialarından biridir. Çünkü Outside Magazine adına bu ekspedisyona katılan ve sağ olarak kurtulan Jon Krakauer‘in yazdığı ”İnto Thin Air” adlı kitap, hem çok satmış, hem de filme alınmıştır. 2014 yılı içerisinde yeni bir film versiyonu daha vizyona girecektir.
Jon Krakauer
Bu faciadan sonra, tüm dünyada ticari dağcılık ekspedisyonları da ciddi anlamda sorgulanmaya başlamıştır. Çünkü bu trajedinin kurbanları, aynı anda Everest’e çıkan ve aralarında rekabet olan iki farklı ticari ekspediyonun üyeleridir. Katılan dağcıların yeterli deneyimleri yoktur. (John Krakauer kitabında, aralarında krampon bağlamayı bile bilmeyenler olduğunu yazmış. Fakat üyelerin deneyimlerine bakınca, 1-2 kişi hariç hepsinin oldukça deneyimli olduğu görülüyor. O nedenle olsa olsa 8.000 metrelik deneyimleri yok denebilir.)
*********
Bu facianın temel nedenini, iki ticari ekspedisyonun rekabeti oluşturmuştur. Çünkü aynı anda yola çıkan firmalardan biri müşterilerine zirve yaptırıp, diğeri yaptıramazsa, sonuç yaptıramayan firma açısından bir felaket olacak ve gelecek sezon müşteri bulamayacaktır. Bu nedenle de, liderleri deneyimli dağcılar olmasına ve geri dönüş kararı vermelerini gerektirecek tüm şartlar oluşmasına rağmen, iki lider de zirveye devam kararı vermiştir.
**********
Gelelim olayların detaylarına..
Aslında özel hayatlarında çok iyi iki arkadaş, ama iş hayatlarında rakip olan iki dağcı, Yeni Zelandalı Rob Hall ve Amerikalı Scott Fisher, farklı iki ticari ekspedisyonun lideridir. Rob Hall, ”Adventure Consultants”, Scott Fisher ise ”Mountain Madness” adlı ekspedisyona liderlik etmektedir.
Robb Hall
Scott Fisher
*********
Adventure Consultants ekibi toplam 17 kişi olup, üyeleri şunlardı.
REHBERLER (3 Kişi):
Rob Hall (Lider),
Mike Groom,
Andy Harris
MÜŞTERİLER (7 Kişi):
Frank Fischbeck (53 yaşında, 3 kez Everest’e tırmanmayı denemiş 1994’de güney zirvesine ulaşmış)
Doug Hansen (46 yaşında, 95 yılında Rob Hall ile Everest’e tırmanmış)
Stuart Hutchison (34 yaşında, daha önce K2 kış ve Everest ekspedisyonlarına katılmış,
Lou Kasischke (53 yaşında, 7 kıtadaki en yüksek zirvenin 6 sına tırmanmış, bir tek Everest kalmış)
Jon Krakauer (41 yaşında, gazeteci, kaya tırmanıcılığı var ancak yüksek irtifa dağcılığı tecrübesi yok)
Yasuka Namba (47 yaşında, 7 kıtadaki en yüksek zirvenin 6 sına tırmanmış, bir tek Everest kalmış)
Beck Wearhers (49 yaşında, 10 yıl kaya tırmanıcılığı yapmış, dünyanın 7 kıtasındaki 7 zirveye tırmanma hazırlığında)
ŞERPALAR (7 Kişi):
Sirdar Ang Dorje Sherpa
Arita Sherpa
Chuldum Sherpa
Lhakpa Chhiri Sherpa
Kami Sherpa
Ngawang Norbu Sherpa
Tenzing Sherpa
*********
Mountain Madness ekibi ise toplamda 19 olmak üzere şu kişilerden oluşuyordu.
REHBERLER ( 3 Kişi):
Scott Fisher (Lider)
Neal Beidleman
Antoli Boukreev
MÜŞTERİLER (8 Kişi):
Martin Adams (47 yaşında Aconcagua, Denali ve Kilimanjaro’ya tırmanmış)
Charlotte Fox (38 yaşında, Colorado’daki 53 zirveye de tırmanmış ayrıca Gasherbrum II ve Cho Oyu olmak üzere 2 8.000’lik zirvesi var.)
Lene Gammelgaard (35 yaşında, Danimarkalı dağcı ve 1998 yılında ”1996 Everest Disaster” adlı kitabı yazdı)
Dale Kruse (45 yaşında, Scott Fisher’in arkaşı ve ilk dağcılık deneyimi)
Tim Madsen (33 yaşında Colorado ve Kanada Rocky dağlarına tırmanmış, 8.000 lik tecrübesi yok)
Sandy Hill Pittman (41 yaşında, 7 kıtadaki en yüksek zirvenin 6 sına tırmanmış, bir tek Everest kalmış)
Klev Schoening (38 yaşında dağ kayakçısı, 8.000 metre deneyimi yok)
Pete Schoening (68 yaşında, 1958 yılında Gasherbrum I’in ilk başarılı çıkışını yapmış, Antartikada ki Viscon dağına tırmanmış, 1953 ‘te Amerikan K2 ekspedisyonuna katılmış deneyimli bir dağcı)
ŞERPALAR (8 Kişi)
Sirdar Lopsang Jangbu Sherpa
“Big” Pemba Sherpa
Ngawang Dorje Sherpa
Ngawang Sya Kya Sherpa
Ngawang Tendi Sherpa
Ngawang Topche Sherpa
Tashi Tshering Sherpa
Tendi Sherpa
*********
9 Mayıs’ta her 2 ekip te IV. kampa geldi. Kampta bir de 13 üyeli Tayvan ekibi vardı. Yani IV. Kamp ana baba günü idi…
Zaman darlığı nedeniyle iki ticari ekip birlikte hareket etmeye ve zirveye ulaşmak için son zamanın 14.00 olması gerektiğine karar verdiler. Çünkü daha sonra zirve yapıldığı takdirde güvenli bir iniş mümkün olmayabilirdi. Saat 14.00’e kadar zirveye ulaşamayanlar IV. Kampa geri dönecekti.
10 Mayıs günü, gece yarısından biraz sonra , 7900 metredeki IV. kamptan ilk olarak Adventure Consultants ekibi zirveye doğru yola çıktı. Onları Mountain Madness ekibi takip etti. (Ancak bu ekipteki müşteri sayısı 6 ya inmişti. Çünkü Pete Schoening yüksek irtifa hastalığına yakalanmış ve Dale Kruse refakatinde ana kampa inmişti.) Son olarakta Tayvan ekibi zirveye doğru yola çıktı.
İlk gecikme 8.350 metrede ki balkona gelindiğinde başladı. Sabit halatlar yoktu ve rehberlerin döşemesi gerekti. Bu da onlara 1 saatlik bir gecikmeye mal oldu.
Ekipler, 8760 metrede ki Hillary Step’e geldiklerinde burada da sabit hatların olmadığını gördüler. Sabit hatların döşenmesi ciddi bir zaman kaybına neden oldu. Ayrıca bir sorunları daha vardı. 33 dağcı, tek bir sabit halat üstünde, daracık Hillary Step’te sıkışmış ve birbirlerini bekliyorlardı. Bu da ciddi bir gecikme yarattı.
*********
Zirveye ilk olarak 13.07’de Mountain Madness rehberi Antoli Boukreev ulaştı. Tırmanışını oksijen desteği olmadan yapan Antoli Boukreev, buna rağmen diğerlerine yardım etmek için yaklaşık 1.5 saati zirvede geçirdi ve 14.30 da Kamp IV.’e doğru inişe başladı. Bu zamana kadar zirveye sadece Mountain Madness ekibinden Martin Adams ve Klev Schoening ulaşmıştı.
Antoli Boukreev
14.30’dan sonra Adventure Consultants ekibinden Sirdar ve Ang Dorje Sherpa ile diğer ekibin Sherpaları ulaştı ve onlarda 15.00 de dönüşe geçtiler. Jon Krakauer, saat 15.00 de kar yağmaya başladığını ve saat 15.10’da kötü bir havanın geldiğinin artık iyice anlaşıldığını yazmış..
Ang Dorje, aşağı inişte Hillary Step‘in hemen üstünde Doug Hansen ile karşılaştı ve ona tırmanmayı bırakıp aşağıya inmesi gerektiğini söyledi. Ancak Hansen hiç cevap vermedi. Bu esnada Rob Hall olay yerine geldi ve Sherpaları aşağıdaki müşterilere yardıma gönderdi ve Doug Hansen‘e olduğu yerde beklemesini söyledi ve zirveye devam etti.
Doug Hansen
Scott Fisher, saat 15.45’de hala zirveye ulaşamamıştı. Bitkin ve perişan bir haldeydi, ancak tırmanmaya devam ediyordu. Onun saat kaçta zirve yaptığı bilinmiyor.
Antoli Boukreev saat 17.00’de IV. kampa ulaştı. Onun rehber olmasına rağmen, diğer dağcılara yardım etmemesi ve bunun nedenin de, ölüm bölgesinde uzun saatler geçireceğini bilmesine rağmen oksijensiz yola çıkması büyük eleştiri konusu oldu.
*********
Kötüleşen hava şartları, inişte olan dağcıların işlerini zorlaştırdı. Sabit halatlar kar altında kalmıştı ve görüş çok düşüktü. Hava da hızla soğuyordu.
Lopsang Jangbu Sherpa, 8.350 metrede Scott Fisher ile karşılaştı. Fisher iyi durumda değildi ve aşağıya inemiyordu. Bu esnada Taiwan ekibi de bölgeye geldi ve kendi ekiplerinden, inişte zorlanan Makalu Gau‘yu Fisher ve Lopsang ile bırakarak inmeye devam ettiler. Ancak Fisher, Lapsang‘ı, yanına Gau‘yu da alarak inişe devam etmeye ikna etti.
Makalu Gau
Saat 17.30 da Rob Hall, telsiz ile Doug Hansen‘in düştüğünü, bilincinin kapalı olduğunu, ancak hala yaşadığını söyleyerek yardım istedi. Bunun üzerine ekipte yedek oksijen taşıyan rehber Andy Harris, hala Hillary Step üstünde olanRob Hall ve Doug Hansen‘e yardım için gerisin geriye, tek başına tırmanmaya başladı.
Krakauer rüzgarın hızının saatte 70 kilometre civarında olduğunu, Antoli Boukreev‘de kar fırtınasının saat 18.00 de başladığını söylemektedir.
Mountain Madness ekibinden; Neil Beidleman, Klev Schoening, Charlotte Fox, Tim Madsen, Sandy Hill Pittman, ve Lene Gammelgaard, Adventure Consultants ekibinden ise Mike Groom, Beck Weathers ve Yasuko Namba, kar fırtınası içinde kaybolmuş bir vaziyette gece yarısına kadar gezinip durdular. Gece yarısı Everestin doğu yüzünde, yürüyemeyecek hale gelip, yığılıp kaldılar.
Neil Beidleman
Gece yarısı, hafifleyen kar fırtınası, 200 metre ötelerindeki Kamp IV’ ü kısa bir süre de olsa görmelerine imkan verdi. Beidleman, Groom, Schoening, ve Gammelgaard yardım getirmek için hemen yola çıktılar. Charlotte Fox ve Tim Madsen, gelecek kurtarma ekibine bağırarak yerlerini belli edebilmek için diğerleri ile kaldılar.
Antoli Boukreev, diğer dağcıları kurtarmak üzere gitti ve Sandy Hill Pittman, Charlotte Fox, and Tim Madsen‘i tek tek kampa getirdi. Ancak bitkin düştü ve dördüncü kez gidemedi. Antoli Boukreev, Japon Yasuka Namba‘nın ölüme yakın gözüktüğünü, Beck Weathers‘ı ise görmediğini söyledi.
*********
11 Mayıs günü saat 04.43’de, Rob Hall telsizle Harris‘in kendilerine ulaştığını, ancak Hansen‘in o ulaşmadan önce öldüğünü, Harris‘in de kayıp olduğunu söyledi. Ayrıca oksijen tüpününde donduğunu ve kullanamadığını belirtti. Öğlene doğru Rob Hall telsizle eşine bağlanmak istedi. Ona ”İyi uykular sevgilim, Çok fazla üzülme” dedikten sonra bir daha telsiz iritbatı kurulamadı. Cesedi 23 Mayısta bulundu. Doug Hansen ve Andy Harris‘in cesetleri ise bulunamadı.
Rob Hall’un takımında olan ancak 10 Mayıs günü zirve yapmaktan vazgeçen Stuart Hutchison, ikinci bir kurtarma başlattı. Yasuka Namba ve Beck Weathers‘i buldular. İkisi de tamamen donmuş bir halde idiler ve bilinçleri yerinde değildi, ancak daha ölmemişlerdi. Bunun üzerine, yaşama şanslarının olmadıklarını düşündükleri için onları doğada bırakmaya karar verdiler. Çünkü onları IV. Kampa taşımak zordu ve IV. Kampın da yaralılar nedeniyle tahliye zordu. Ancak inanılmaz bir şey oldu. Beck Weathers, bir şekilde tekrar ayağa kalkarak Kamp IV. kadar yürüdü.
Beck Weathers
11 Mayıs günü saat 19.00’da Scott Fisher‘e ve Makalu Gau‘ya ulaşıldı. Fisher ölmüştü, ancak Gau helikopterle tahliye edildi.
Beck Weathers‘in çadırı o gece fırtınada uçunca, tekrar donma noktasına geldi. 12 Mayıs sabahı yapılan tüm ilk yardım çabalarına rağmen hayat belirtisi göstermeyince, az daha da tekrar bırakılıyordu. Gazeteci Jon Krakauer yaşadığını farkedince II. Kampa indirildi ve oradan helikopterle tahliye edildi.
Bu felaket, dağlarla oyun oynanamayacağının iyi bir örneğidir. Şayet, kendi koydukları kurala, yani ”14.00’e kadar zirveye ulşılamadıysa geri dönme” kararına uysalardı, belki hepsi yaşıyor olacaktı. Ticari kaygılar ve zirve hırsı, büyük bir dağcılık faciasına neden oldu..
Hayatımızı bizden başka herkes ve her şey şekillendiriyor. Beklentiler, aman ne derler, öyle olsa üzülürler, böyle olsa sevinirler, vesaireler. "Ruhi Mücerret"te Murat Menteş şöyle der: "Senden bekleneni, sana emredileni ya da seni kurtaracak olanı değil; kalbinin derinliklerinde tasdikleneni yap. İyiliği içselleştir." Kendimize gelelim sevgili okur. Deneyelim en azından.
Kambur pompuruğun sırtından çekilen bıçak, titrek cadalozun suratına saplanıyor!
İhtiyar bir kadın sendeleyerek, uzun ak sakallarından kavradığı bir kelleyi sürüklüyor! Vınk! Gaipten bir ok! Teyzeciğin çürük karpuz kafasını yarıyor!
Afrikalı büyükelçi, İngiliz rockstar’ın göğsüne baltayı indiriyor!
Japon işadamı, 1965 Venezuela güzellik kraliçesinin şahdamarını hırsla ısırıp koparıyor!
Şeyh, kılıçla, mösyönün boynunu vuruyor!
Nobelli akademisyen, Hollywood jönünü sopalıyor! Kont, leydinin ince belini orakla biçiyor!
Uzunluğu 7 bin metreyi bulan koridorlara gürül gürül dolan kan, ter, salya, kusmuk, sümük, yağ, idrar... kokteyli hızla yükseliyor!
Hercümerç içindeki “son nefes” korosunun dehşetengiz vokali, hercai geceye mentollü bir duman gibi yayılıyor.
Pili zayıflamış Barbie bebek misali ayaklarını sürüyen Jojo Jaguar, köprü üstünde ağlayarak aranıyor: “Marcooooooo!” Elindeki şarap kadehi, solgun bir feneri andırıyor: “Marcooooooo!” Savrulan kılıçlar, fırlayan oklar, inip kalkan baltalar arasında... Sırılsıklam, mecalsiz bir sarhoşluğun içinden sesleniyor: “Marcooooooo!” GüMMM! Karamel saçların çevrelediği kalp şeklinde sütlü dondurmaya benzeyen yüzü, bir balyoz darbesiyle ezilip dağılıyor!
İç organlarımın naylon gibi büzüştüğünü hissediyorum. Kalbimin kırmızı kablosu kesiliyor, beynimden bir conta fırlıyor!
Titanik, granüllü bir adrenalin medcezirinde su yatağı misali savruluyor, korku girdabında bir ölüm döşeği gibi fırıl fırıl dönüyor!
Yerden göğe yağıyor kan. Tüm fıskiyeler sonuna kadar açılmış. Lazer şovunu andıran; titrek, dalgalı, kızılötesi kan. Festival konfetisi, havai fişek, buz tozları, ham petrol gibi fışkıran, saçılan, desenleşen, yanardöner kan. Yağlı parıltılarla fokurdayıp köpüren, yalazlanarak devriye gezen, lanetli bir hazine gibi ışıl ışıl kan. Titanik’in kendi kanı; art arda patlayan borularından püsküren, pervanelerini döndüren, benzin gibi tutuşup alev alan kan. Kamaralara şırıl şırıl sızıyor, lombozlarda yalpalanıyor, hipnoz helezonları gibi vızıldayıp halkalanıyor! Sel basmış zindan bodrumunun kırmızı alarmı!..
Ben delireli çok olmuştu. şimdi ise divaneliğin ötesinde, adı konmamış bir evredeyim. Cinnetin artçı şokları, ruhumu meşum bir ayazla yakıyordu. Can çekişirken, şeytan tarafından gıdıklanmak mı desem? Kuyumcu terazisinde tartılmış bir paradoks? Zor sorulardan ibaret bir alınyazısı?..
Televizyonu açık bırakıp kendimi balkona attım. Bir sigara yaktım. Geceleyin gökyüzü deli kızın çeyizi gibi karmakarışıktı. İstanbul’un üzerine ışık kırıntıları saçılmıştı. Gökte yüzen ince dumanın içinde UFO’lar, yarasaları ürkütmüştü.
Kimileri tehlikeyi sever; ben onlardan değilim. Fakat bu, peşimdeki profesyoneller için bir anlam taşımıyordu. Alnımdaki soru işareti çengelinin altına noktayı koyacaklardı.
Cayır cayır yanan okyanus şöminesi Titanik’e atılan son odun ben olacaktım.
Kıçımı kurtaranlar, kellemi koparacaktı...
💮
Murat Menteş - Antika Titanik
April Yayıncılık, s.16-20
İyi hissetmediğimiz bütün günlerin sorumlusu gri şehirlerdir belki de. Kalabalıklar, binalar, upuzun caddeler... Turganyev, "Zaman bazen kuş gibi uçar bazen de solucan gibi sürünerek geçer; ama insan en çok zamanın ağır mı yoksa çabuk mu geçtiğini fark etmediği vakit kendini iyi hisseder." der. Yemyeşil ormanlar, çağlayan ırmaklar yahut bir göl kenarı, belki de uzun bir kıyı ve deniz, sevgili okur. Öyle yerler düşlüyor ki insan, ne günlerin önemi vardır orada ne saatlerin.
💮
Ekim ayının ortasında, benim Martin Petroviç’le görüşmemden üç hafta sonra, evimizin ikinci katında olan odamın penceresinin kıyısında oturuyordum; hiçbir şey düşünmeden, avluyu ve ona uzanan yolu seyrediyordum. Hava beş gündür kötüydü; avı düşünmek bile olanaksızdı. Canlı her şey gözden kaybolmuştu; serçeler bile susmuş, kargalar çoktan gitmişti. Rüzgâr boğuk bir sesle uluyor, kesik kesik ıslık çalıyordu; basık, ışıksız gök tatsız bir beyaz renkten uğursuz, kurşuni bir renge dönmüştü ve yağan, acımasızca ve durmaksızın yağan yağmur birden daha da güçlenmiş, daha da keskinleşmiş ve kırbaç gibi camlara vuruyordu. Ağaçlar tümüyle soyunmuştu ve gri bir renk almışlardı; artık onlardan alınacak bir şey yoktu, ama rüzgar hayır-hayır diyerek yine de saldırıyordu onlara. Her yerde ölü yapraklarla kaplanmış su birikintileri vardı; sürekli patlayan ve tekrar toplanan iri baloncuklar gezinip üzerlerlerini ışıldatıyordu. Yollardaki çamur aşılmaz bir hal almıştı. Soğuk odalara, elbiselerin altına, hatta kemiklere kadar sızıyordu; ister istemez bir ürperti sarıyordu insanın bedenini ve ruh nasıl da kötü bir haldeydi! Tam anlamıyla kötü, hüzünlü değil. Sanki yeryüzünde bir daha ne güneş, ne ışıltı, ne renk olacaktı, sanki sonsuza dek bu ıslaklık ve çamur, gri balçık ve nemli sis olacaktı ve rüzgâr sonsuza dek esip üfürecekti! İşte pencerenin kıyısında böyle düşüncelerle oturuyordum ve hatırlıyorum: Karanlık birdenbire çöktü, mavimsi bir karanlık, saatler daha on ikiyi gösterdiği halde. Birden avlumuzu geçerek, kapıdan verandaya doğru bir ayının yaklaştığını gördüm! Doğrusu, dört ayağı üzerinde değildi, ama onu iki ayağı üzerine kalkmış olarak tasvir ettikleri gibiydi. Gözlerime inanamadım. Eğer gördüğüm şey bir ayı değilse, her koşulda devasa, kara, tüylü bir şeydi… Ne olabileceğini anlayamamıştım, aşağıda kapı çalındı. Sanki hiç beklenmedik, korkunç bir şey evimize doğru geliyordu. Bir kargaşa, bir koşuşturma başladı…
Hemen merdivenlere yöneldim, salona indim…
Salonun kapısında, yüzü bana dönük olarak, olduğu yere çivilenmiş gibi annem duruyordu; arkasında birtakım korkmuş kadın yüzleri vardı; kahyası, iki uşak ve ağzını hayretten ardına dek açmış çocuk, girişteki kapıya toplanmışlardı; salonun ortasında duran, çamurla kaplı, karman çorman, yırtık pırtık, ıslak -o kadar ıslak ki üzerinden buhar çıkıyor ve yere sular akıyordu-, dizlerinin üstüne çökmüş, yavaş yavaş sallanan ve kıpırtısız kalan şeyi benim avluyu geçerken gördüğüm canavarın ta kendisiydi! Peki kim olabilirdi bu canavar? Harlov! Yanına geçip baktım, yüzüne değil, iki eliyle tuttuğu karman çorman saçla kaplı başına. Ağıt ağır, kesik kesik nefes alıyordu; sanki göğsünde bir şey hırıldıyordu ve bütün bu sırılsıklam karanlık kütlede açık seçik görünen şey, küçücük gözlerin vahşice dolanan beyazıydı. Korkunçtu! Aklıma bir zamanlar onu bir mastodonla karşılaştırdığı için perişan ettiği bahçıvan geldi. Ancak, ebedi düşmanı olan daha güçlü bir vahşi hayvandan kurtulmuş tarihöncesi bir hayvan tam olarak böyle görünebilirdi.
“Martin Petroviç!” diye haykırdı sonunda annem ve kollarını uzattı. “Bu sen misin? Tanrım, yüce Tanrım!”
💮
Ivan Sergeyeviç Turgenyev - Bozkırda Bir Kral Lear
Çevirmen: Sabri Gürses, Kırmızı Kedi Yayınları, s.81-83
Tren kalkış günleri: Her gün
17 Eylül Express (İzmir Balıkesir tren hattı) bilet fiyatları;
İzmir (Basmane) -Bandırma rotası için bilet fiyatları:
Standart koltuk: 23 TL / kişi
GENEL İNDİRİMLER
TCDD Taşımacılık, hızlı tren ve ana hat trenlerinde aşağıdaki indirimleri sunmaktadır.
Çift yönlü biletlerde% 20
7-12 yaş arası yolcular için% 50
13-26 yaş arası yolcular için% 20
60 yaş ve üzeri yolcular için% 20
65 yaş ve üzeri yolcu için% 50
En az 12 kişilik gruplar için% 20
Türkiye Basın Ofisi tarafından verilen basın kartı sahipleri için% 20
Aşağıdaki yolcular ücretsiz seyahat edebilirler:
0-6 yaş arası yolculara ayrı bir koltuk talebinde bulunulmadı.
Engelli yolcular, TCDD tarafından talep edilen özel bir belgeye sahip olduklarını belirtmişlerdir.
SEYAHAT BİLGİLERİ
Treni hangi operatör işletiyor? TCDD Taşımacılık
Nasıl bir trenle seyahat edeceğim? Dizel lokomotifin çektiği vagon dizisi
Seyahat seçeneklerim neler? Pulman
Trende yiyecek/içecek var mı? Yiyecek/içecek servisi/satışı yok
Kütahya ile Balıkesir arası mesafe ne kadar? 230 km
Kütahya ile Balıkesir arası seyahat ne kadar sürer? 5:30 saat
Bileti nereden alabilirim? Sadece istasyon gişesinden
İnternetten bilet alabilir miyim? İnternet satışı yok
Biletini ne zaman alabilirim? Sadece sefer günü
ANA DURAKLAR
·Kütahya tren garı
·Balıkesir tren garı
TREN SAATLERİ
FAYDALI BİLGİLER
Biletler numarasız. Koltuk rezervasyonu yok. Ayakta yolculuk yapmak mümkün. Alternatif olarak İzmir Mavi kullanılabilir. Balıkesir ‘den Bandırma ve İzmir’e tren seferleri var. Kütahya’dan Eskişehir, Denizli ve Afyon’a trenler bulunmakta.
Ne kadar büyüdü her şey. Dertler büyük, yollar büyük, binalar, binalar bile büyük. Dertler de büyük, kalabalıklar da, öfkeler büyük sonra. Her şey o kadar çok o kadar büyük ki, küçülmek istiyor insan. Sıradanlığı, basitliği, küçücük şeyleri özlüyor. Ferhat Uludere, "Büyük şehrin büyük düşleri ve bu düşlere yetişme telaşı..." derken bunu anlatmak istiyor.
💮
Öfkeli taraftarların Puşkaş Sami'nin yedi ceddine söven tezahüratları soyunma odasının rutubetli duvarlarından geçip eski tahta bir sedirde oturan futbolculara kadar ulaşıyordu. Kaybedilmiş bir maçın sersemliği vardı futbolcuların üzerinde; oysa takım daha sahaya bile çıkmamıştı. Sersemdiler çünkü hepsi biliyordu; sahaya çıksalar da bir şey değişmeyecekti. Şimdi sadece teknik direktörlerine küfür eden bu kalabalık, sahaya çıktıklarında onları hedef alacaktı. Analarından başlayarak en sunturlu küfürleri arka arkaya sıralayacaklardı. Ana, baba, aile, hısım akraba, gelmiş geçmiş, soy sop her şey ortaya dökülecek ve yüzlerce adam defalarca ırzına geçecekti her şeyin. Taraftar dediğin biraz da böyleydi işte; hem sever hem de döverdi. Sevgisinde arsız, kızgınlığında hadsizdi. Lakin futbolcu dediğin de etten kemikten bir garip âdemoğluydu.
Soyunma odasında oturup maç saatini bekleyenlerin bazıları daha çocuk denecek yaştaydı. Koskoca adamlar, top peşinde koşturmak isteyen bu çocuklara davullar, zurnalar, alkışlar ve marşlar eşliğinde küfür ediyordu.
Soyunma odasındaki matem havasına son vermek için ayağa kalktı Puşkaş Sami. "Hadi çocuklar" dedi. "Bakmayın onların bağırdığına. Son maçımız, küme düştük zaten. Sizden tek bir isteğim var. Son kez kulağınızı kapatın bu adamların söylediklerine... Ve çıkıp futbol oynayın!"
"Babam" dedi kaleci Göksel korkmuş ve ağlamaklı bir sesle, "Babam da orada..."
"Daha iyi ya... En azından sana baban küfrediyor."
Sonra hepsine döndü Sami. "Aldırmayın çocuklar" dedi. "Başımızı dik tutacağız ve sahaya çıkacağız. Maçı kazanırız kazanmayız önemli değil. Önce sahaya çıkmalıyız."
Soyunma odasındaki karatahtaya yaklaştı ve tebeşirle maçın kadrosunu yazmaya başladı. Başladı başlamasına ama eli gitmiyordu tebeşiri karatahtaya sürtmeye. Adı gibi biliyordu, bu çocukların hiçbiri bugün o sahaya çıkmak istemiyordu. Adı gibi biliyordu, bir süredir ilk on bire giremeyen Tazı Vedat bile sevinmeyecekti bu hafta bulacağı şansa.
Capsalgine kokusu içinde oturan çocukların ismi defalarca yazıldı bu tahtalara. İlkokulda, teneffüste yaramazlık yaptıkları günden beri adları yazılıp siliniyordu. Bazıları sırf tahtaya adı yazıldı diye dayak yedi öğretmenlerinden. Bazıları, hiçbir şey yapmadıkları halde sırf sınıf başkanına itiraz edemediği için yazıldı o tahtaya. Bazıları bir arkadaşının sırrını ele vermemek için kendini feda etti o karatahtanın kapkara uçurumunda. Ama Puşkaş Sami çok iyi biliyordu ki bugün buraya yazılan isimler bir daha silinmeyecekti. Seneye yeni gelen teknik direktör bu tahtayı silecekti ama bu çocukların ruhundan bugünü çıkaramayacaktı. Yazamıyordu bir türlü Göksel'in adını. Ama Göksel biliyordu sahaya çıkacağını. Eldivenlerini giymişti bile.
Puşkaş Sami, "Aldırmayın" dese de dışarıdan gelen uğultuya aldırmamak mümkün değildi. Çocukları birazdan aslanların önüne atacaktı. İçi el vermiyordu ama yapmak zorundaydı. Aslında kendisinin de sahaya çıkmaya cesareti yoktu. Topluca edilen küfürlerin arasında bazı sesleri tanıyordu, Akşam rakı içtiği arkadaşları küfür ediyordu ona. Ağabeyi, kardeşi, bacanağı, eniştesi, komşusu, çocukluk arkadaşları, beraber top oynadığı futbolcu eskileri, kiracısı küfür ediyordu. Bütün bir kasaba hep bir ağızdan salyalar akıtarak küfür ediyordu Puşkaş Sami'ye. Ona "Puşkaş" lakabını takanlar küfür ediyordu. Attığı gollerle sevindirdiği taraftar küfür ediyordu. Kurduğu küçücük hayattan onu koparıp yeniden bu kasabaya getirenler, ayağına kapanıp "kurtar bizi" diye yalvaran yöneticiler, davul zurna eşliğinde küfür ediyorlardı Sami'ye. bunlar aklına geldikçe o da sahaya çıkmak istemiyordu.
Taraftar olmak ikiyüzlü olmaktı! Puşkaş Sami çocuk denecek yaşta öğrenmişte ve artık çok iyi biliyordu bunu. Maç bitecek, buradan çıkacak ve evine gidecekti. Şimdi ona küfür eden komşusu akşam teselliye gelecekti. Meyhaneye gidecek, şimdi küfür eden garson büyük bir saygıyla onu selamlayacak, sonra, "Sami Abime bir otuz beşlik çek" diye seslenecekti mutfağa. Sami'nin meyhaneye gelmiş olması şerefine kadeh kaldıracak, takımın haline birlikte üzüleceklerdi. Bu küçük stadın kapısından çıkan herkes Sami'yi yeniden sevmeye, yeniden ona saygı duymaya başlayacaktı ama stadyumun içi ne meyhaneye, ne komşuya ne de sokağa benziyordu. Stadyumun içi cehennemdi ve tribündeki kalabalık Sami'yi linç etmek istiyordu.
💮
Ferhat Uludere - Son 11
Doğan Kitap
İnsanı yok etmeyi beceremedi insan. Belki de bu yüzden büyük savaşlar çıkarmak yerine yeni yöntemler deniyor artık. Kimse kimseye güvenmiyor kimse kimseye acımıyor. Vicdanlar kör: Herkese şüpheyle yaklaşıyoruz ve her geçen gün yüreklerimiz kararıyor. Yuri Oleşa bir başka kitabında, "...bana göre bir dizi insani duygu imha ediliyor." diyor. O zamandan bu zamana değişen bir şey yok sevgili okur. Biz duyguları yaşatan taraftayız.
💮
Gece. Çalışıyor. Kanepede oturuyorum. Aramızda bir lamba var. Abajur (benim bakış açımdan) onun yüzünün üst kısmını gizliyor, o kısım yok. Abajurun altında yüzünün alt yarı küresi asılı duruyor. Bütün olarak boyalı bir kil kumbaraya benziyor.
"Benim gençliğim bu çağın gençliğiyle çakıştı," diyorum. Dinlemiyor. Bana karşı olan kayıtsızlığı incitici.
"Sık sık bu asrı düşünüyorum. Şanlı asrımızı. Ve bu ikisinin, asrın gençliğiyle birinin gençliğinin çakışması, ne harika, değil mi?"
Kulakları uyağa tepki veriyor. Uyak - ciddi bir insana gülünç geliyor.
"Asrın - insanın!" diye yineliyor. (Ama ona az önce iki sözcük duyup yineIediğini söyleseniz, inanmaz.)
"Avrupa'da yetenekli insana şan şöhret elde etmesi için büyük olanak sağlanıyor. Orada başkasının şan şöhretini severler. Rica ederim, dikkat çekici bir şey yap ve seni şan yoluna çıkarsınlar... Bizde bireysel başarı elde etmek için bir yol yok. Doğru değil mi?"
Sanki, kendi kendimle konuşuyorum. Birtakım sözcükler, sesler dile getiriyorum. Ve benim şakımam onu rahatsız etmiyor.
"Ülkemizde şan yolu parmaklıklarla sınırlanmış... Yetenekli insan ya sönüp gidecek ya da büyük bir skandal koparıp parmaklığı devirmenin yolunu bulacak. Örneğin, ben tartışmak istiyorum. Kişiliğimin gücünü göstermek istiyorum. Kendi şanımı istiyorum. Bizde insana ilgi göstermekten korkuluyor, ben aşırı ilgi istiyorum. Küçük bir Fransız kasabasında doğmak, hayallerle büyümek, kendime yüksek bir hedef koymak ve harikulade bir gün kasabadan çıkıp yürüyerek başkente gitmek, orada fanatik bir şekilde çalışarak hedefime ulaşmak isterdim. Ama Batı'da doğmadım. Şimdi bana şöyle diyorlar: Sen, yani en harikulade kişilik, bir hiçsin sadece. Ben de zaman içinde, karşı çıkabileceğim bu hakikate alışmaya başlıyorum. Hatta şöyle düşünüyorum: Yani, müzisyen, yazar, komutan olarak, Niagara Şelalesi'nin üzerinden bir halatın tepesinde geçerek ün kazanabilirim işte... Bunlar şan şöhret elde etmek için mubah yollar, burada kişilik kendini göstermek için acı çekiyor... Ama bir düşünün, bizde ne zaman bir amaca yönelmişlikten, yararlılıktan bahsedilecek olsa, insandan nesne ve olaylara yönelik ciddi, gerçekçi bir yaklaşım beklenecek olsa, hemen bir hemen bir onay alıp aptalca olduğu besbelli bir şey yaratması, dâhiyane bir rezalet çıkarması ve sonra da, 'İşte siz öylesiniz, ben de böyleyim,' demesi bekleniyor. Sokağa çıkması, seninle bir şey yapması ve etrafı şöyle bir selamlaması bekleniyor: 'Yaşadım, ne istersem yaptım.'"
Hiçbir şey duymuyor.
"Hatta kalkıp kendi işini bitirmen bekleniyor. Nedensizce kendini öldürmen. Rezalet çıksın diye. Herkesin hayatına son verme hakkının olduğunu göstermek için. Şimdi bile. Sizin eşiğe kendinizi asmanız.
"En iyisi Varvara Meydanı'na, şimdi Hogina denen yere asın kendinizi. Yüksek Halk Ekonomisi Sovyeti'nin eşiğine asmalı insan kendini. Orada kocaman bir kemer var. Görmüş müydünüz? Orada oldukça etkili olur."
💮
Yuri Oleşa - Kıskançlık
Çevirmen: Sabri Gürses, Kırmızı Kedi Yayınları, s.28-30